Ağlarken gülen adam: Bediüzzaman!

YORUM | CEMİL TOKPINAR

Bir dava adamı düşünün ki, çekmediği cefa, görmediği eza kalmıyor, ancak insanların yüzde doksanından ziyade zevklerden hissesini aldığını söylüyor. Hem çile ve işkenceden kıvranıyor, hem de “Bir cihette ağlarken memnun oluyorum” diyor.

Neler mi çekiyor?

Ömrünün son 35 yılı farklı şehirlerde sürgünde geçiyor. Bu süre içinde beş mahkeme, toplam 40 ay süren üç hapis, 21 zehirlenme, sayısız suikast, işkence, hastalık ve sürekli takibat var. 

Bunları hep yolun kaderi olarak görüyor, asla şikâyet etmediği gibi, şükür ve memnuniyetle karşılıyor. Hatta “Hizmet-i Kur’aniyede bulunana, ya dünya ona küsmeli veya o dünyaya küsmeli. Tâ ihlas ile ciddiyet ile hizmet-i Kur’aniyede bulunsun” tesbitini yapıyor. Hem de bazı sıkıntıları olan talebesi Hulusi Yahyagil’e, “Cenab-ı Hak bir abdini severse, dünyayı ona küstürür, çirkin gösterir. İnşallah sen de o sevgililerin sınıfındansın” müjdesini veriyor.

Asrın çilekeşi Bediüzzaman Hazretlerinden bahsediyorum. Acı ve ıztırabın sürekli hikmet yönüne bakıyor:

“Şahsıma tahkir ve ihanet ve çürütmek ve işkence, ceza gibi ne gelse; -Risale-i Nur’a ve şakirtlerine benim yüzümden zarar gelmemek şartıyla, şimdiki mesleğim itibariyle- kabule karar vermişim. Bunda da ahiretim için bir sevap var. Ve nefs-i emmarenin şerrinden kurtulmama bir vesiledir diye bir cihette ağlarken memnun oluyorum.”

Bütün engellere rağmen başlatmış olduğu tarihin en büyük iman hareketlerinden birisini gerçekleştirirken “Onu tanıyan ve itaat eden zindanda dahi olsa bahtiyardır. Onu unutan saraylarda da olsa zindandadır, bedbahttır” gerçeğine öylesine inanmış ki, “Onu bulan her şeyi bulur; Onu bulmayan hiçbir şey bulmaz, bulsa da başına bela bulur” hükmüne inanmakla memnun ve mesrur.

“Ecel birdir, değişmez”

Şehir şehir sürgün edilirken hiç üzülmüyor, tasalanmıyor. “Madem her yer misafirhanedir; eğer misafirhane sahibinin rahmeti yâr ise, herkes yârdır, her yer yarar. Eğer yâr değilse, her yer kalbe bârdır ve herkes düşmandır” prensibiyle hareket ediyor.

Tüm suikast ve zehirlenmelere karşı aldırmadan, pervasızca, sadece Rabbine sığınarak hizmetine devam ediyor. Bu hâle şaşıranlara söylediği tek şey üç kelimeden ibaret: “Ecel birdir, değişmez!”

Kendisi ve talebelerinin çektiği çile ve ıztırapları çok görmüyor, şikâyet etmiyor, aldırmıyor. Yapılan hizmetin yanında pek de önemsemiyor. Tam bir teslimiyet ve tevekkül içinde talebelerine sesleniyor:

“Şimdiye kadar, Risale-i Nur şakirtleri gibi çok kudsî hizmette çok az zahmet çekenler olmamış. Evet, Cennet ucuz değil. İki hayatı imha eden küfr-ü mutlaktan kurtarmak, bu zamanda pek çok ehemmiyetlidir. Bir parça meşakkat olsa da, şevk ve şükür ve sabırla karşılamalı. Madem bizi çalıştıran Hâlikımız Rahîm ve Hakîm’dir; başa gelen her şeyi rıza ile sevinç ile rahmetine, hikmetine itimad ile karşılamalıyız.”

Davasına âşık olan bu zat, aynı zamanda nefsiyle münazaraya girişiyor ve onun itirazlarına karşı susturucu cevaplar veriyor. Kendisine hitaben yazdığı beş maddelik bir yazıyı başının yanına asıyor. Bakın, sanki bugünler için yazılmış:

Çok tatlı neticeler var

1- Ey nefsim! Yetmiş üç sene, yüzde doksan adamdan ziyade zevklerden hisseni almışsın. Daha hakkın kalmadı.

2- Sen, âni ve fâni zevklerin bekasını arıyorsun; onun için onun zevaliyle ağlamağa başlıyorsun. Kör hissiyatınla bu yanlışının tam tokadını yersin. Bir dakika gülmeye bedel, on saat ağlıyorsun.

3- Senin başına gelen zulümler ve musibetlerin altında kaderin adaleti var. İnsanlar, senin yapmadığın bir işle sana zulüm ediyorlar. Fakat kader senin gizli hatalarına binaen, o musibet eliyle seni hem terbiye, hem hatana keffaret ediyor.

4- Hem yüzer tecrübenle, ey sabırsız nefsim! Kat’î kanaatin gelmiş ki; zahirî musibetler altında ve neticesinde, inayet-i İlahiye’nin çok tatlı neticeleri var. عَسَى اَنْ تَكْرَهُوا شَيْئًا وَهُوَ خَيْرٌ لَكُمْ (Olur ki hoşlanmadığınız bir şey sizin için hayırlı olur.) çok kat’î bir hakikati ders veriyor. O dersi daima hatıra getir. Hem feleğin çarkını çeviren kanun-u İlahî, senin hatırın için -o pek geniş kanun-u kaderî- değiştirilmez.

5- مَنْ آمَنَ بِالْقَدَرِ اَمِنَ مِنَ الْكَدَرِ (kadere iman eden, kederden emin olur) kudsî düsturunu kendine rehber et! Hevesli akılsız çocuklar gibi, muvakkat, ehemmiyetsiz lezzetlerin peşinde koşma! Düşün ki; fâni zevkler, sana manevî elemler, teessüfler bırakıyor. Sıkıntılar, elemler ise; bilakis manevî lezzetler ve uhrevî sevaplar veriyor. Sen divane olmazsan, muvakkat lezzeti yalnız şükür için arayabilirsin. Zâten lezzetler şükür için verilmiş.

“Hapisler ilânattır”

Medrese-i Yusufiye olarak isimlendirdiği hapiste soğuk, açlık, zehirlenme ve mahrumiyet içinde kıvranırken yazdığı bir mektupta ise musibetten müjde ve saadet çıkarıyor:

“Bu zamanda Nurlarla hizmet-i imaniye, her tarafta ilânatla ve muhtaç olanların nazar-ı dikkatlerini celb etmekle olur. İşte hapsimizle Nurlara nazar-ı dikkat celb olunur, bir ilânat hükmüne geçer. En ziyade muannid veya muhtaç olanlar onu bulur, imanını kurtarır ve inadı kırılır, tehlikeden kurtulur ve Nur’un dershanesi genişlenir.”

Demek ki, dünya çapındaki her iyilik ve ıslah hareketinin tanıtıma da ihtiyacı vardır. İmtihanlar şiddetli de olsa bütün dünyaya ulaşmasına vesile olması, acıları hiçe indirir.

Peki, tüm sıkıntılar karşısında neler yapmak gerekir? Bu sorunun cevabı da “maddî ve manevî yardımlaşma” olarak şu mektupta verilir:

“Bu dünyada hususan bu zamanda, hususan musibete düşenlere ve bilhâssa Nur şakirtlerindeki dehşetli sıkıntılara ve me’yusiyetlere karşı en tesirli çare, birbirine teselli ve ferah vermek ve kuvve-i maneviyesini takviye etmek ve fedakâr hakikî kardeş gibi birbirinin gam ve hüzün ve sıkıntılarına merhem sürmek ve tam şefkatle kederli kalbini okşamaktır.” 

Melekler ve ruhanîler alkışlıyor

“Bu eski ve yeni iki Medrese-i Yusufiyedeki şiddetli imtihanda sarsılmayan ve dersinden vazgeçmeyen ve yakıcı çorbadan ağızları yandığı halde talebeliğini bırakmayan ve bu kadar tehacüme karşı kuvve-i maneviyesi kırılmayan zâtları ehl-i hakikat ve nesl-i âti alkışlayacakları gibi, melaike ve ruhanîler dahi alkışlıyorlar diye kanaatim var. Fakat içinizde hastalıklı ve nazik ve fakirler bulunmasıyla, maddî sıkıntı ziyadedir. Ve buna karşı da her biriniz her birisine birer tesellici ve ahlâkta ve sabırda birer nümune-i imtisal ve tesanüd ve taltifte birer şefkatli kardeş ve ders müzakeresinde birer zeki muhatab ve mücîb ve güzel seciyelerin in’ikasında birer âyine olmanız, o maddî sıkıntıları hiçe indirir diye düşünüp ruhumdan ziyade sevdiğim sizler hakkında teselli buluyorum.”

Onun yakalandığı hastalıklara bakınca “Hastayım” demeye, çektiği ıztırapları görünce, “Sıkıntı çektim” diye düşünmeye utanıyor insan.

İşin en hayran olunacak tarafı da şu: Bütün bu sıkıntı ve ıztıraplar içindeyken Risale-i Nur eserlerini yazıyor, ibadetlerinden, dualarından, evrad ve ezkârlarından hiç taviz vermiyor.

Rabbim, onun örneklerle dolu hayatını öğrenmeyi, ibret almayı, önce kendi nefsinde yaşamayı ve başkalarına en modern ve etkili vasıtalarla anlatmayı nasip etsin. 

1 YORUM

YORUM YAZIN

Lütfen yorumunuzu yazın
Lütfen isminizi girin