Adalet olmazsa ne olur?..

Yozlaşmanın Temel Göstergesi | Dr. Serdar Efeoğlu

Türkiye`de uzun zamandır gündemi meşgul eden en önemli problem olarak “adalet” karşımıza çıkıyor. Yapılan anketlerde halkın en büyük endişesini yargının baskı altında olmasından dolayı bağımsız karar veremeyeceği endişesi oluşturuyor. Herkes bu paranoyadan nasibini alıyor ve pek çok kişi bir ihbarla sebepsiz yere gözaltına alınacağı, sudan bahanelerle malına mülküne el konulacağı korkusu yaşıyor.

Toplum, bu endişelerinde hiç de haksız sayılmaz. Darbeyi bastıran subayların darbeden tutuklandığını, darbe gecesi Erdoğan`ı İstanbul`a getiren beş pilotun askerlikten ihraç edildiğini, hayatı boyunca eline silah almamış insanların bir gecede “silahlı terör örgütü üyesi” olarak suçlandığını görünce endişelerin haklılığı ortaya çıkıyor.

Bu paranoyadan ülkeyi kurtaracak tek şey adalete güven duygusu. Ama keyfi kararlar ayyuka çıkınca pek çok kişi, sıranın kendisine geleceği endişesiyle yaşıyor.

Osmanlılarda Adalet

Osmanlı’nın ilk yüzyılları adaletin iyi bir şekilde tesis edildiğine dair örneklerle dolu. O dönemde Osmanlıların başarısında en önemli faktör, kendi tebaasına hoşgörülü bir şekilde davranması ve insanları kendi konumlarında kabul ederek din ve inançlarına saygılı bir şekilde hareket etmesiydi.

Osmanlılar takip ettikleri “istimalet” politikası ile kendilerini komşu halklara sevdirirken “adalet” vurgusu öne çıkıyordu. Bugün mahkeme salonlarında gördüğümüz “Adalet mülkün temelidir” sözünün en iyi örneği olan Bursa Ulu Caminin inşası esnasında bir gayrimüslim kadının arsasını satmaması olayı ve Fatih Sultan Mehmet’in cami inşaatından dolayı bir Rum mimarla Üsküdar kadısı tarafından yargılanması gibi hadiseler adalet örneği olarak yüzyıllar boyunca anlatıldı.

Siyasetname yazarlarına göre devletin ülkeyi düşmana karşı koruma dışındaki temel görevi, halkı adalet esasları çerçevesinde idare etmekti. Bu da adil yasalar ve adil yöneticiler vasıtasıyla olabilirdi. Adaleti sağlama görevini üstlenen kadılar, “hazineyi yetim malından ve zulüm ile toplanan mallardan koruyup, ne Müslümanların beytülmalini kimseye yedirirler, ne kimsenin malını haksız yere beytülmale sokarlardı”.

Adalet dağıtma” görevini üstlenen kadıların tayinleri ve nitelikleri büyük önem taşıyordu. İstanbul, Bursa ve Edirne kadıları gibi en üst düzeyde görevli olanlar ve diğer kadılar  sebepsiz yere görevden alınamazdı.

Adaletin uygulanmasında bürokrasinin yani memurların önemli bir yeri vardı. İyi memur kendini değil, devleti düşünmeli ve hangi mevkie gelirse gelsin “hizmetkâr” olduğunu aklından çıkarmamalıydı.

Osmanlıların klasik kurumları içinde “Daire-i Adalet” önemli bir yer tutuyordu. Amaç;  kadı, subaşı, sancakbeyi gibi yöneticilerin halka zulmetmesini engellemekti. “Erkân-ı Erbaa” olarak tanımlanan sistemin işlemesi de adaletin tam anlamıyla sağlanmasına bağlıydı. Bunun için tebaa, yöneticilerin baskı ve zulümlerine karşı korunmalıydı. Osmanlı klasik döneminde halkın şikâyetlerini doğrudan aktarabileceği Divan-ı Hümayun başta olmak üzere “Mezalim Divanı” ve “Ayak Divanı” vardı.

17.Yüzyıl ve Adaletin Kaybolması

Osmanlı Devleti’nde 17. yüzyılda açık bir şekilde kendini gösteren problemlerde yönetici sınıf olan asker ve ulemanın bozulması önemli bir rol oynadı. Askerin normal görevlerini yapmak yerine halka zulmetmesi, Celali isyanlarının yayılmasında etkili oldu. İç güvenliği sağlaması gereken askerin köyleri basarak bir zulüm aracına dönüşmesi halkla devleti karşı karşıya getirdi.

Ulema, ehil olmayan kişilerin müderris olması ile yol gösterici olma özelliğini kaybetti. Din ve devletin menfaatlerini gözetmesi gereken âlimler, makam ve mevkilerini kaybetmemek için her türlü yolsuzluğa göz yumdular. Ehil olmayan kişilerin kadı tayin edilmesi ve rüşvetin yaygınlaşması, halkın adalete, dolayısıyla devlete güvenini ortadan kaldırdı.

Dönemin ıslahat layihası yazarı Koçi Bey’e göre artık “hatır” ön plana geçmiş, olumsuzluklara göz yumulmuş, hak etmediği halde birçok kişiye üst seviyede görevler verilmiş, rüşvet ve ehliyetsizlik hâkim olmuş, çok kısa sürede kadılık makamına gelinmiş, ilim ve adalet alanları cahillerle dolmuş, âlimlerin bir kıymeti kalmamıştı.

Padişaha yardımcı olması gereken nedimler, padişah hocaları, saray görevlileri Kanuni devrine kadar işinin ehli kişiler arasından seçilirken daha sonra buna riayet edilmemiş, tayinlerde adam kayırma ve rüşvet ön plana geçmişti. İktidar hırsı ve para kazanma arzusu asıl amaç olmuştu. Acı olan, Padişahların bile bu durumdan şikâyetçi olmalarına rağmen çaresiz kalmalarıydı.

Adaletin tam olarak yerine getirilmesi en başta Padişaha bağlıydı. Ancak 17. yüzyıl padişahlarının bir kısmı çocuk yaşta tahta çıkmış ve sancakta görev yapmadan hükümdar olmuşlardı. Örneğin 12 yaşında hükümdar olan IV. Murat, halkı canından bezdiren yanlış uygulamalarına Kadızadelilerin fetvalarıyla dini gerekçeler bulabilmişti.

Tek Adam Rejimlerinin Akıbeti

Tek kişiye bağlı rejimlerin yaşadığı problemleri çok ağır bir şekilde Osmanlı Devleti de yaşamaktaydı. Hükümdarın yeteneksiz, tecrübesiz, birikimsiz olmasına ve iyi bir eğitim almamasına rağmen kendisini “seçilmiş” bir konumda görmesi, beraberinde birçok problemi getirmekteydi. Sultanların etrafında liyakatsiz birçok devlet adamı ve saray görevlisi yer alıyor ve padişahı yönlendiriyordu. Hiyerarşi dikkate alınmadan yapılan atamalar ve birçok kişinin liyakatleri olmadığı halde en üst mertebelere kadar çıkabilmesi, pek çok yanlış uygulamaya yol açtığı gibi ehil kişilerde de ciddi dargınlık ve küskünlüklere neden oluyordu.

Lüks ve israfın artması ile hazine gereksiz masraflarla karşı karşıya kalıyordu. Osmanlı’dan geriye kalan Dolmabahçe, Yıldız ve Beylerbeyi gibi pek çok sarayın “itibarın tasarrufu olmaz” düşüncesiyle devletin hızla yıkılışa gittiği bir dönemde ve üstelik yabancı devletlerden alınan borç parayla inşa edilmesi, durumun vahametini açıkça ortaya koymaktadır.

Herhangi bir sahada elde edilen başarıyla kendini ispatlayamayan padişahlar, gereksiz lüks ve şatafatla bunu kapatmaya çalışmakta, bu durum bir virüs gibi üst kademelerden başlayarak topluma yayılmaktaydı.

Koçi Bey’in Çözüm Önerileri

Koçi Bey hep liyakat vurgusu yaparak adaletin, ancak ehil kadılar marifetiyle gerçekleşebileceğini savunmakta ve bu görevlerin “şefaat veya rüşvet” yerine imtihanla verilmesinin doğru olacağını söylemekteydi: “İlmiyeye ait yüksek makamların şunun bunun aracılığı ile verilmesi doğru değildir. En bilgilisi hangisi ise ona verilmek gerekir. Yaş, sene, soy ve sop ( ölçü) değildir.”

Adalet sisteminin bozulması kadıların toplumdaki konumlarını da çok kötü bir seviyeye düşürmüş, halk arasında itibarları kalmamıştı. Özellikle halka zulmeden kişiler karşısındaki acziyetleri kararlarını etkilemekte ve zalimin zulmü yanına kâr kalmaktaydı: “Kadıların ahvali ile meşgul olmak mühimlerin mühimidir. Çünkü çok hor ve aşağılık hâle gelmişlerdir… Halk içinde hürmetleri kalmadı. Daha yüksek makamlara yazdıkları dinlenmez oldu. Bir zalimi bildirseler, o zalimin yükselmesine sebep olur. O halde nasıl zulmü ortadan kaldırsınlar?”

AKP’nin Adaleti

Günümüzde de yargıda liyakat yerine yandaşlığın prim yaptığı bir sistem kurularak “adalet”, parti devletinin emrine alındı. 15 Temmuz ile yapılan tasfiye, her davada delillere ve kanunlara bakmak yerine “Benim yerimde Erdoğan olsaydı, ne karar verirdi” diyerek hareket eden partili hâkimlerin ön planda olduğu bir hukuk düzeni ortaya çıkardı. .

Bugün Türkiye’de adalet mekanizması, 90 yılı aşan Cumhuriyetin en kötü dönemini yaşıyor. Parti devletinin emrinde hareket eden yargı nedeniyle hazırlanan “kopyala, yapıştır” iddianameler tel tel dökülüyor. Hakimler ihraç edilme korkusuyla ya da sürgün endişesiyle verdikleri kararların arkasında duramıyorlar. Bağımsız olması gereken hâkim ve savcılar “sıkılmadan” yandaşlıklarını belirtiyorlar.

Bütün bunlar on binlerce insanın suçsuz yere hapse atılmasına neden olurken aslında adalet üstünde yükselmesi gereken devletin temelden sarsılmasına yol açıyor ve Türk insanını gelecek için büyük bir ümitsizliğe düşürüyor. Bugün gelinen noktada, AKP’lilerin bile hukuksuz uygulamalar karşısında “Ama Ankara’da hâkimler var” diyemeyeceklerini her gün yaşadığımız olaylar açık bir şekilde göstermiyor mu?

 

Kaynaklar: A. Yılmaz Uçar,Osmanlı Siyaset Yönetim Düşün Geleneği”, Memleket Siyaset Yönetim, S. 7, 2012; “Machiavelli ve Koçi Bey’de Siyaset, Adalet ve Erdem”,  HÜ Türkiyat Araştırmaları, S. 9, 2008.

1 YORUM

  1. İtibarda tasarruf olmaz (mış)
    Başka alanlardaki eksikliğini kapatmak için gösteriş yapma çaresizliği..
    Alma mazlumun ahını çıkar aheste aheste.

YORUM YAZIN

Lütfen yorumunuzu yazın
Lütfen isminizi girin