Açık konuşun sayın Arınç, kim o zebaniler?

YORUM | ADEM YAVUZ ARSLAN

Eski meclis başkanı, AKP’li Bülent Arınç laf cambazıdır. Hitabeti iyidir. Yarım asırlık siyasi tecrübesi ve kıvrak zekasıyla kelimelerle iyi oynar.

Her ne kadar iddia ettiği gibi bir “özgül ağırlığı” kalmasa da önemli bir isimdir.

O yüzden söylediklerini yabana atmamak gerekir.

Yazıya böyle bir hatırlatma yaparak girmemin nedeni Bülent Arınç’ın son açıklaması.

Malum olduğu üzere 84 yaşındaki Manisalı hayırsever Nusret Muğla Gülen Cemaati üyesi olduğu gerekçesiyle tutuklandı, ağır hastalıklarına rağmen tahliye edilmedi ve hayatını kaybetti.

BU YAZIYI YOUTUBE’DA İZLEYEBİLİRSİNİZ ⤵️

Zerre vicdan kırıntısı taşıyan herkes Muğla’nın cezaevinde öldürülmesine tepki koydu. “Öldürülmesi” gibi kesin bir hüküm ifade ediyorum çünkü Nusret Muğla cezaevinde öldürülmüştür ve katili Erdoğan rejimidir.

Yasal olarak cezaevindeki bir tutuklunun ya da hükümlünün can güvenliği, sağlığı devletin sorumluluğu altındadır.

Nusret Muğla ağır hastalıklarına ve doktor raporlarına rağmen normal şartlarda soruşturma konusu dahi yapılmaması gereken şeylerden (bankaya para yatırmak, öğrencilere burs vermek gibi) tutuklandı.

Avukatları “cezaevinde ölür” uyarısı yaptı.

Fakat Arınç’ın meşhur mektubunda tarif ettiği gibi “gözleri kararmış, kan ve intikam ateşiyle yanan” rejim aparatları Muğla’yı bilerek isteyerek öldürdü.

Erdoğan rejiminin cezaevinde öldürdüğü ilk kişi değil Nusret Muğla.

Cezaevinde ilaçları verilmediği için öldürülen İngilizce öğretmeni Halime Gülsu’dan Kur’an Kursu öğretmeni Nesrin Gençosman’a kadar onlarca isim sıralayabiliriz.

İşkenceyle öldürülen öğretmen Gökhan Açıkkollu’dan annesine pasaport verilmeyerek tedavisi geciktirildiği için gözümüzün önünde eriyip giden Ahmet Burhan Ataç’a kadar sayısız örnek var.

Dahası hali hazırda Erdoğan rejiminin cezaevlerinde yüzlerce hasta tutuklu ve hükümlü var. Cezaevlerinden başka tabutların çıkması kaçınılmaz.

Maalesef yaşanan drama toplumun, medyanın ve siyasetin ekserisi sessiz. Sonuçta işkenceyle ölen, cezaevinden tabutu çıkanlar “Cemaatçi”.

Eğer birisi “Cemaatçi” ise canı da malı da “helal” sayılıyor muhtemelen.

Kim bilir belki de rejimin fetvacısı böyle bir fetva da vermiştir!

Ben bu yazıyı yazarken gazeteciler Barış Pehlivan ve Murat Ağırel tekrar tutuklanıyordu.

Pehlivan ve Ağırel’in tutuklanması yanlış, yaptıkları gazeteciliktir.

Ancak Pehlivan ve Ağırel’e gösterilen ilgi-destek Cemaat davalarından tutuklu gazetecilere gösterilmiyor.

Pehlivan ve Ağırel için “gazetecilik suç değildir” diyenler aynı şeyi 7 yıldır tutuklu bulunan Hidayet Karaca’ya, Mehmet Baransu’ya, Gültekin Avcı’ya söylemiyor.

Bu ikiyüzlülük, samimiyetsizlik uzun zamandır devam ediyor.

İşte böyle bir dönemde Bülent Arınç’ın Nusret Muğla’dan helallik istediği mektubu önemsiyorum.

Sonuçta elimizde samimiyet ölçer yok. Açıp kalbini okuyacak değiliz. Arınç’ın eleştirilecek çok şeyi olduğu da tartışılmaz. Ayrıca Arınç’ın yerinde olsam bu dünyada helalleşme imkanını kaçırdığım için üzülürdüm.

Ancak benim gelmek istediğim yer başka.

Girişte de dediğim gibi Arınç’ın hitabeti iyidir, laf cambazlığını güzel yapar.

Bu yüzden Muğla’dan helallik isterken kullandığı şu ifadelerin altını çizmekte fayda görüyorum:

“Nusret Ağabey hakkını helal et. Ben, senin ve senin durumunda olanlar için kamuoyunun şahit olabildiği ve olamadığı tüm mecralarda, sesimin ve gücümün yettiğince bildiğim doğruları söyledim. Ama gözler kararmıştı, köşebaşlarını tutan zebaniler kan ve intikam ateşiyle yanıyorlardı. Doğru bildiklerimi söylediğim için ben de hakaret gördüm, azarlandım, horlandım, Fetöcü olarak hedef gösterildim. Sana ve arkadaşlarına faydalı olamadığım gibi kendime de faydalı olamadım.”

Türkiye ve AKP gerçeklerini bilenler için bu ifadeler daha da anlamlı. Yüzbinlerce insanın politik nedenlerle tutuklandığının da başka bir açıdan teyidi.

Soykırım uygulamalarının ardındaki psikolojiyi yansıtması açısından önemli.

Ancak Bülent Arınç’ın eksik bıraktığı bir yer var. Mektubunda kullandığı “gözleri kararmış, kan ve intikam ateşiyle yanan, köşe başını tutan zebaniler” ifadesini açması gerekiyor.

Arınç’ın kimleri kastettiğini doğrudan söylemesi gerekiyor.

Gerçi o Zebanilerin kimler olduğunu herkes biliyor ama bunu Arınç’ın kaleminden okumak, duymak önemli.

Sahi sayın Arınç, kim bu gözü dönmüş zebaniler?

3 YORUMLAR

  1. “Biz olmasaydık, sizde olmazdınız.” diyen bir siyasi figürden herhangi bir özgül ağırlık beklemek abesle iştigaldir. Bu süreçte herkesin özgül ağırlığıda karekteride ortaya çarşaf gibi saçıldı. HE sohbetlerinde söylediği gibi “Allah ve Resulü size yetmezmi” başkalarından medet ummaya gerek yok.

  2. Sayın Arınç,

    Mektubunda demişsin ki, “Doğru bildiklerimi söylediğim için ben de hakaret gördüm, azarlandım, horlandım, Fetöcü olarak hedef gösterildim.”

    Allah taksim taksim dağıtırken kullarına güzellik, akıl, belli ki bu Allah vergisi belagat da senin nasibine düşen olmuş. Güzelin güzelliğini, güçlünün gücünü göstermekten keyif aldığı bu zamanda, belagatınla ortada dolanmanda inan bir sakınca yoktu. Çiçeronun konuşabilmek için ağzına çakıl taşı alarak onca gayreti bize bu insani isteği, arzuyu çok iyi anlatır, bunu hepimiz biliriz de. Sayın Arınç, bu da bir Allah vergisiydi. Lakin, senin yaptığın büyük oynamaktı Sayın Arınç. Ne romancı oldun aşktan dem vurdun, ne sanatçı oldun ayrılıktan, sen 14 asır öncesinden bir muştu olmaya niyetlendin, öyle tanımladın kendini, bununla da gönüllere taht kurmak istedin, dilinde bir Beydeba, bir Bostan ve Gülistan üslubu doladın, bunu belagatınla harmanladın. Bu farklı sese, yok demek yakışır mıydı bana sayın Arınç, yakışmazdı elbette.

    Sözler taleptir, sende talebini usulünce belli ettin, küfür de etmedin ki hadi oradan diyelim, usul usul geldin Sayın Arınç, özenerek geldin, yok mu diyecek, o toprağın altında buzların eridiği o hafiften akan o köy çeşmesine. Mütevazi bir kaynak, Çoban Çeşmesi gibi sundun sen kendini, bizde mevsim bahara gidiyor demek ki hep lafını duyardık, demek ki olunca böyle oluyormuş dedim, öyleyse şu çeşmeden bir bardakta ben alayım dedim sayın Arınç. Yok mu deseydim yani ozamanlar, ayıp olmaz mıydı, buzların erimeye başladığı, kıştan hafifçe çıkışın belirdiği o mevsimde, sana haksızlık ötesi ayıp olmaz mıydı. yok saymak, seni konuşturmamak çirkin olmaz mıydı. Çirkin olurdu elbet, aşkın tüm taşkın hallerinin borazan gibi gözümüze sokulduğu bu devirde, sen bir makuliyetle çıktın, gönül dili dedin, aşkı bile bir genç kızın peçetesine işlenmiş örgüyle masumlaştırdın, içinizdenim işte buyrun ben geldim der gibiydin de, yok mu deseydim ne çirkin bir şeydi böylesine cevap vermek. Sen gönül kapımıza vurdun üslubunca, bizde buyur dedik. Bu kapı kapı gezen kibrit kutusu büyüklüğünde Kuranları satan dilenciler olurdu eskiden, biz o Kuranın hatırına kapımıza gelenin kim olduğunu bilmemize rağmen o büyük hatıra yok demeyip muhakkak gönlünü görürdük, böyle bir geleneğimiz vardıda, ki sen dilenci de değildin ki sayın Arınç üstelik, dilindekilerin hatırına dilindekinin hatırına tamam kabul dedim.

    Ama sayın Arınç şunu da unutmamak gerek. Kapımıza geldin. Sen çaldın. Bu üslubu tarzı sen bir talep olarak sundun.

    Bilinmek istedin, duyulmak istedin, bilindin, duyuldun Sayın Arınç. Madem öyle, böyle bir yüreğim var diyorsun, belagatınla yanıksı bir Anadoluyu, Yunusu arz ediyorsun, sana mı açmayacaktı bu toplum yüreğini, gel ozaman buyur dendi, ol sende Heredot Cevdet.

    Yahu Sayın Arınç seni Ekmek Teknesinde Heredot Cevdet konumuna oturttu bu insanlar. Daha ne olsundu, bilinmek duyumak istemiştin, bilindin duyulmuştun da işte, al işte buyur konuş, mekan senin zaman senin dendi. Alkış bekledinde yok mu dendi, dilindekinin hatırınaydı amenna onlar, bu da biline. Öyle gösterdin öyle kabul ettik.

    Civa gibiydin kısaca ozamanlar Sayın Arınç, özgül ağırlığında civa gibiydi. Namın şanında, özgül ağırlığın Heredotluğundandı. Öyle gösterdin kendini, öyle öykündün zaman zaman öyle sandık seni. Buyur madem öyle gel dedik. Zaman zaman öyle sandık dedim, çünküsü de vardı bunun işte. Boşuna sanmamışız demek ki. Ama yinede bir kredi ise bu, sana verildi. Olmak istediğin insanı olman için buyur dendi, ekran senin, mikrofon senin, büyük arzuladın büyük de buldun, al işte karşında koca bir millet, buyur dendi konuştun.

    Herkesin herşeye özenebildiği dünyada, köklerimizden birşeye tutunmuş, özenmiş o halin dokundu bize. Farzları bırak, sünnetlerin unutulduğu zamanlarda, birşeyin kıvılcımını hissettirdin sen, üstü örtülüce. Bunu anladım tamam kabul dedim başım gözüm üstüne. Madem buna özendin bu ne güzel bir yol, iştir, sen olmak istedin, duan kabul oldu demekki, oldurulmuş buldun kendini sayın Arınç. Bu da çok insani, niyet hayr olursa akıbet yolunda her adıma da hayır diye bakanı ben,bu belagatına, yaldızlı sözlerine de tamam dedim o nedenle.

    Yoksa, uzaklığımızdan ilk defa duyduğumuzdan değildi ki söylediklerin Sayın Arınç, roman gibi Aytmatovdan okuduk onları, şiir gibi dinledik Bahtiyar Vahabzadeden, Yunus desen elimizin altında, Divanı Mevlananın zaten masa başı kitabımız.

    Yani diyeceğim Sayın Arınç belagatın orjinal değildi, lakin o belagatın bir siyasetçi de olması orjinaldi. Öyle ya, Siyasal İslamcı deniyor, bu insanların da temsil ettiği bir şey var bu dünyada, demek ki böyle bir kök, maya bu insanları sevk ediyor diye düşündüm hatta. Merakla dinlerken seni, gözlemlerimden, takibimden anlamam çalışmam dan da asla geri durmadım. Bu bir önyargı değildi elbette, lakin gerçek olamayacak kadar mükemmeldi herşey sende.

    Bu gözlemleme tumumumdan da geri durmama lütfen rıza göster. Aynı delikten açık açık kaç defa ısırılmış bizim gibiler için normal. Lakin, senin yanaştığın yer, ilkti. Bu yalan değil. Biraz Rahmetli Özal o noktadan gelmişti, lakin o böyle bir dil kullanmamış, “Benim Sevgili Vatandaşlarımdan” öteye gitmemişti.

    Ama sen Sayın Arınç, sen yaptın işte, o dili kullandın, bunda benim gibilerin suçu yok, eline mikrofonu verince ben mi dedim, Yunustan, Mevlanadan bahisler aç, kaybolan Sessiz Gemiden bahset. “Lebbeyk Allahüme Lebbeyk” dedi mi birisi, biliriz ki ihrama girmiştir, Hac Umre dışında söylenmesi hoş karşılanmaz bu sözünde, demek ki dedik, bu dil, bu üslup böyle bir halin yansıması.

    Kendini Hacda ihramlı gibi gösterdin kısaca Sayın Arınç, o nedenle temanna çektim. Hatır senin değil di ki Sayın Arınç, kendini bir yerde gösterdin, benim gibilerde onun hatırına tamam dedik.

    Bilinmek istedin, duyulmak istedin, bu bilinme duyulma orjinaldi daha önceki siyasetçilerde pek duyulmamış bir hal, demek ki dedim böyleleri de var, hadi ozaman kabulümdür ne olacaktı ki Sayın Arınç, az yüzümüze gülene gönlünü açandım, sana mı açmayacaktım.

    Sen talep ettin, sen kapıya geldin, sen dilendin Sayın Arınç. İnan ben değil. “Veren el, alan elden üstündür” denmişte, ötesi, uslubunca isteyeni geri çevirmek olmaz, geri de çevrilmedin zaten Sayın Arınç.

    Biz olmasak siz olmazsınız, biz varsak siz varsınız” dedin ya hani, ondan kinaye “Veren el, alan elden üstündür” demem. Bunu hiç unutma sayın Arınç. eline mikrofon, başa taç yaptımsa ozaman, sen o her alkışı kendinden sandınsa çok yanıldın be sayın Arınç.

    Rahmetli dedem köye ziyarete gittiğimde, her yaptığımda aferin derdi, baltayı oduna değil taşa vurduğumda da, bir semeri bağlamayadığımda da, bir kere daha yaptırır, ardından yine aferin derdi. Beni över dururdu da büyüyünce “Balısı, seni yiğit yetiştirmek için, cesaretini kırmamak için yaptım” demişti.

    Sayın Arınç, hesap o hesap ki, inan ben ve benim gibilerde o alkışları, belagatına değilde, cesaretine cesaret katmak içindi. Alkışlar insan yetiştirir diye düşündük, küçücüktük evet ama böyle büyük düşünürdük.

    Belgatın yapay değildi elbette, işte onu cilalamaktı övgüler sana Sayın Arınç, “söz ola kese savaşı, söz ola kestire başı” der bilirsin Sayın Arınç, o türdendi. Uzayan kol bizdendi, Yunustan, Bektaşiden, Mevladandı. Nerden bilebilirdik ki, seni böyle bir adama çevireceğine.

    Seni horlayan, özgül ağırlığını sıfırlayan adamı alkışlar Firavuna döndürdü, yahu gülünç birşey, nezaketten, zerafetten, eğitimden görgüden anlamayan bir insanın zerafeti nezaketi bunu bilmemesidir aslında, ama şimdi bir Firavun gibi dikildi karşımıza, ne varsa güzel o benim diyor, ekonomistim diyor, benim Bakanım diyer, benim şunum diyor, benim bunum diyor. BEN BEN BEN.

    Davul etmişiz insanları, hoş gerçi bunu bilmeyecek kadar saf değiliz de, lakin diyeceğim o ki, sayın Arınç, sen ve senin gibilerin geldiği delik, her zaman gelinen delik değildi, ki diyeyim Müslüman aynı delikten iki kere sokulmaz diye, bir mamure etme hülyasını destek veren bir hal ile sundun sen kendini. Buna kim lakayt kalabilirdi ki, hep dediğim gibi, ayıp olmaz mıydı, kalbini mi açıp bakmalıydım, bakabilir miydim ki, kişi dilinde gizliydi, dilin de ise gizlibirşey yoktu.

    Kompetanlık sayın Arınç. Evet Kompetanlık. Hani dedin ya, “Siyasetçinin işi, oy ütmektir”. İşte sanırım kompetanlık bu.

    Mehmed Ali Birandın 32. gün kitabında, Yasser ARAFAT ile yaptığı bir röportajı okumuştum da, Rahmetli Arafat, yaptığı mücadele, zulümlerden bahsedip en sonunda gözünde bir damla yaş süzülmüş şekilde röportaj bitmişti. Lakin kayıt yapan kameranın bandı bittiği için bu son sahne çekilememişti.

    Bu son sahnenin çekilemediğni öğrendiğinde, hiç sorun değil, yeniden çekelim demiş, yine aynı yerde, aynı cümlelerle gözünden bir damla yaş süzülmüştü.

    Bu nasıl bir iştir Sayın Arınç. Gözyaşını dahi yönlendirebilme yetisi. Tiyatro oyuncuları bile spreyler kullanırken, bu nasıl inandırma gayreti, emeğidir ki, bu nasıl kompetanlıktır ki, bu münafıkça ruh her yere yayılmış.

    Sayın Arınç,

    Mektubunda demişsin ki, “Doğru bildiklerimi söylediğim için ben de hakaret gördüm, azarlandım, horlandım, Fetöcü olarak hedef gösterildim.”

    Bu satırların makes bulacağı o cömert vicdanların devri geçti biliyor musun.

    17/25 in hemen ardında, sünepe çoçukların asla yapamayacağı belli, içinde hükümetin başı ve onun bakanlarının olduğu, cümle alemin bildiği bir yolsuzluk operasyonu olunca, Sayın Arınç, sen o en kritik anda, asla horlanacak, azarlanacak, hakaret görecek durumda değildin.

    Civa gibiydin civa. Sözlerin imtihanıydı o günler. Kalplerin sözlerle kayacağı, tutumların ve tutumların yansıdığı imzaların bir milletin kaderini değiştirecek kararların alınacağı zamanlardı.

    O gün hiçbirşey yapmana gerek yoktu be Sayın Arınç, hayır bu yanlış deyip her zaman yaptığın gibi belagatınla konuşup, hayır bu yanlış, onlar yargılanmalı, güvenlik bürokrasisi savcılarımızın sonuna kadar arkasındayız demen yeterdi. Sen ve senin gibi 3-4 kişi o süreci o ilk kıvılcımında tam tersine çevirirdi.

    Sen yapmadın onu Sayın Arınç.

    Hatırlarsın, tv ekranlarına çıkmış, Akp cephesinden çok kritik bir açıklama yapılmasını bekliyordu medya, geceye yakın saatlerde canlı yayına çıkmış, “Ayten şiiri” eşliğinde, bu zulmün ilk kıvılcımlarının oluştuğu o günlerde, hırsıza, yancıya, ihale vurguncusuna öyle bir destek vermiştin ki, sağır sultan duymuştu.

    Sen o gün bitmiştin Sayın Arınç.

    Belagatın, vicdanın, Aytmatovun kayıp çocuğunu arayan ruhun, Mevladan Yunustan dem vuran sözlerin o gün koca bir hiç olduğu ortaya çıkmıştı.

    Gerçek Romantik değildir sayın Arınç. Gerçek gül ise eğer kesinlikle acıtacak dikenleri de vardı.

    Bir mirasyedi varsa eğer aramızda, sayın Arınç o mirası pek çok yönüyle aramızda yiyen sendin.

    İlk yediğin miras, o muhteşem dili, Yunus dilini siyasetin içine sokup, onu da metalaştırman, siyasete alet etmendi. Kimsenin o dili kullanmaması, konuşamamasından değildi, ona layık olamamasındandı, liyaket kesbeder gösterip kendini, hırsızın yanında olunca o koca hakikatler, mazimizin edebiyatımızın, gönül dünyamızın ruhunun da ırzına geçtin.

    Ve en son yediğin mirasta, bundan mütevellit güvendi.

    Adamın biri çölde yolunu kaybetmiş bir genci bulup yardım etmiş bilirsin bu dersi. Uyumuşlar bir yerde, kalkınca adam, devesini o gencin çaldığını görmüş. Yürüye yürüye çölün ortasında zar zor kurtulmuş kurtulmasına da bir gün o genci çarşıda devesiyle görünce demiş ki.

    Sen devemi çalsam iyiydi be delikanlı, sen insanlara olan güvenimi çaldın demiş..

    Sayın Arınç, değerleri öyle bir yıprattınız, “oy ütmek için” kullandınız ki, kimle konuşsak, yahu bırak şu cematçi, Akpci dillerini diyorlar.

    Bir ortamda az bir “vaktiyle bir adam varmış…” diye başlayan cümleleri duyar duymaz kaçıyor gençler.

    Neye yarattınız sayın Arınç neye. Bu muydu sizin emeliniz. İktidar oldunuz da, iman tarlasına mı döndü memleket, rengarenk çiçekler dinin güzelliklerinin, ürünler fidanlar yeşermiş.. oldu mu sanıyorsunuz.

    Sürdüğünüz tarla ayrık otlarıyla dolu.

    Farkında değilsiniz ama bir neslin imana özendirilmesinin önünü kestiniz. Şatafatlı sözlerinizle, büyük büyük belagatlarınızla.

    Yaktınız, yıktınız, darmadağınık per perişan ettiniz. Ettiğiniz Hizmet insanı da değil bu arada, koca bir topluma sapladınız bu zehiri. Kardeşlik bitmiş, büyük küçüğü tanımaz şekilde. İzliyorum TV lerde, gencecik kızlarımız oğlanlarımız gülücüklerle yaşının gereği ilgilenmeyeceği konuları hararetli hararetli büyüklerine anlatıyor.

    Ekonomi kastı değilde, onun üzerinden yüz suyunu da döktürdünüz insanların kısaca, varsa bir perde ara dair onu da yırtıp attırdınız iyice, gencecik kızlara mikrofon tutunca gözleri yaşarır mı Allah aşkına bir memlekette, babamın parası yok zor okuyoruz diye.

    Rızık Allahtandır kimse açlıktan ölmez, gelir bir yerden muhakkak diyen.. cebinde para olmasa da varmış gibi davranan babalar da haya mı bıraktınız, açın tv yi, sokak röportajlarını neler diyorlar neler.

    Yahu, Sayın Arınç, siz Allahın yarattığı bu aziz insanı, ne hale soktunuz.

    “Biz yoksak siz yoksunuz” diye diye, etrafınızda “siz” bırakmadınız, bu menem bir “BİZ” miş ey Sayın Arınç.

    Mahşerde, ellerin dillerin konuşacağı bahis aklıma geliyorda, evet diyorum sanırım evet, diller bedenler zihinlerde konuşmalı..

    Konuşmalı zira, birgün bir yerde, bu dünya olmazsa mahşerde gerçeği duymalıyız.

    Ya Rabbi bu kulun beni böyle evirdi çevirdi bana bunları bunları söyletti ama ardından gitti şunları şunları yaptı hilafına demeli. Bunu da duymalıyız, oysa ne gerek var elin de dilinde konuşmasına diyeceğim.

    İnsan öyle birşey ki, asla ikrar etmiyor. Bir bataklık ki sanırım siz de hala etmiyeceksiniz.

    Haddimi aşarak, şunu söylemem gerek. Size değil, o içinizdeki Vicdana söylemem gerek sayın Arınç.

    Bu son yazdığın satırlarından da bu akışkan halini anlıyorum. Fizikte kural vardır, akışkanlar, az yoğun ortamdan çok yoğun ortama gider, belli ki diyorum, bir şeyler değişiyor, bubir hal değişiminin adımları.

    Sayın Arınç, katı diyemem demiştim size başta, davranışlarınız gösteriyor ki, akışkanlığınız akışkansınız evet, özgül ağırlığınızdan vazgeçseniz bile.

    Lakin, şunu demeliyim ki, bu hal hal değil. Olsa olsa Gaz hali bu.

YORUM YAZIN

Lütfen yorumunuzu yazın
Lütfen isminizi girin