Abdülhamit’in Jön Türklerle mücadele yöntemleri

YORUM | Dr. YÜKSEL NİZAMOĞLU

Osmanlı yenileşme hareketleri, Tanzimat Dönemi’nde yeni bir aydın kadronun doğmasıyla sonuçlanmış ve süreç “Jön Türkler” denilen bir ekibi ortaya çıkarmıştı. Bu aydınların taleplerinin odak noktasında Osmanlı Devleti’nin “anayasal bir yönetime geçmesi” ve bir parlamento oluşturularak meşrutiyet rejiminin kabul edilmesi, yer alıyordu.

Bu amaçla padişah Abdülaziz’i bir darbeyle tahtan indiren Mithat Paşa ve arkadaşları, yeni padişah V. Murat’ın akıl sağlığının yerinde olmaması nedeniyle “meşrutiyeti” ilan edeceğine söz veren II. Abdülhamit’i tahta çıkardılar.

Abdülhamit meşrutiyet rejimine geçilmesini sağlasa da kısa bir süre sonra anayasayı askıya alarak meclisi kapattı. Böylece Abdülhamit’in otuz yıldan fazla sürecek Yıldız Sarayı merkezli “tek adam rejimi” başladı.

ABDÜLHAMİT’E KARŞI MUHALEFET

Abdülhamit, “Saray” merkezli bir yönetim kursa da yenileşme hareketlerini devam ettirdi. Özellikle modern okulların açılması, bütün hızıyla devam etti.

Dönemin en gözde eğitim kurumlarının başında Harbiye, Mülkiye ve Tıbbiye gelmekteydi. Bu okullar, Abdülhamit’e karşı muhalif fikirlerin yayıldığı en önemli merkezler oldu. Mezunların hatıralarından anlaşıldığına göre Abdülhamit rejiminin baskıları, öğrencileri Jön Türklere daha da yakınlaştırdı.

Ülkenin en seçkin öğrencileri bu okullarda okuyor ve Jön Türklerin Abdülhamit rejimine karşı “hürriyet” talep eden fikirleriyle buralarda tanışıyordu. Nitekim sonradan “İttihat ve Terakki” adını alacak olan “İttihad-ı Osmanî Cemiyeti”, 1889’da Tıbbiye’de kurulmuştu.

“Hürriyetçi” fikirlerin yayıldığı yerlerden birisi de Harbiye Mektebi idi. Askeri öğrenciler burada Abdülhamit karşıtı fikirlerle tanışmakta ve gittikleri kıtalarında bu düşünceleri yaymaktaydılar. Bunun sonucu olarak 1908’e gelindiğinde İttihat ve Terakki’nin en güçlü olduğu yer, ordu ve özellikle Rumeli’de bulunan III. Ordu birlikleri olacaktır.

TAKİP VE SÜRGÜN

Abdülhamit rejimi hürriyetçi fikirlerin yayılmasına ve özellikle İttihat ve Terakki’ye (cemiyet) karşı çeşitli tedbirler almaktaydı. Bunların başında gazete, dergi ve kitap sansürü geliyordu. Yurt dışında basılan yayınlar, ülkeye yabancı postaneler aracılığıyla girmekteydi. Osmanlı hükümetinin buna karşı aldığı tedbir, bu postanelerin yoğun bir şekilde denetlenmesi ve “devr-i istibdat” aleyhinde yazılan kitap ve dergilerin dağıtımının engellenmesiydi.

Bunun yanında rejimin temel hedeflerinden birisi, “düşman” olarak gördüğü muhalifleri fikirlerinden vazgeçirmekti. Bu amaçla Abdülhamit’in “hafiye teşkilatı” aktif bir şekilde görev yapmakta ve “muhbirler tarafından” Yıldız Sarayı’na sürekli jurnaller gönderilmekteydi.

Jurnaller sonucunda öğrenciler gözaltına alınarak ve hapsedilerek gereken mesaj verilmekteydi. Abdülhamit, bu örgütlenmeleri kontrol edebilmek için sadık adamlarından Mehmet Zeki Paşa’yı askeri okulların komutanlığına getirmişti. Paşa’nın takip ettiği baskıcı politika sonucunda askeri öğrencilerin bir kısmı arkadaşları hakkında “cemiyete üye olmak” iddiasıyla ihbarda bulunmuşlar ve bazı öğrenciler tutuklanmıştı.

Alınan bu tedbirler genellikle ters tepmiş ve takibata uğrayan öğrenciler, Abdülhamit rejiminin baskılarına karşı özgürlükçü fikirlere daha sıkı bağlanmışlar ve bu fikirleri yayma görevi üstlenmişlerdir. Bu baskıcı politika, cemiyet üyelerinin bir kısmının Avrupa ve Mısır’a kaçmalarına ve mücadelelerini yurt dışında devam ettirmelerine yol açmıştı.

Abdülhamit rejiminin diğer cezalandırma yöntemi “sürgün” politikasıydı. Muhalif kişiler başta İttihatçılar olmak üzere ülkenin çeşitli yerlerine sürgüne gönderilmişler, ancak bu da çare olmamış ve sürgünler gittikleri vilayetlerde daha rahat bir şekilde faaliyetlerine devam etmişlerdir.

Örneğin, daha sonra valilik de yapacak olan Tahsin Bey (Uzer) Mülkiye’yi bitirdikten sonra cemiyetin yayınlarını dağıtırken yakalanmış, bir süre hapiste kaldıktan sonra daha on dokuz yaşında iken Selanik’in Prüsçan nahiyesine “nahiye müdürü” olarak atanmış ve “cemiyet” aktivitelerini orada devam ettirmişti.

Aynı durumu Talat Bey (Paşa) de yaşamış, Edirne’de hapse mahkûm olduktan sonra Selanik’te mecburi ikamete tabi tutulmuş ve burada, daha sonra İttihat ve Terakki ile birleşecek Osmanlı Hürriyet Cemiyeti’nin kurulması ve örgütlenmesinde önemli bir rol oynamıştı. M. Kemal de mezuniyeti sonrasında siyasi faaliyetlerinden dolayı yargılanmış ve sürgün olarak gittiği Şam’da “Vatan ve Hürriyet” adlı bir cemiyet kurmuştu.

Burada vurgulanması gereken hususlardan birisi de Abdülhamit’in kendisine darbe girişiminde bulunan İttihatçıları, çok daha ağır bir ceza verilebilecekken sadece “sürgünle” cezalandırmasıdır.

Darbe teşebbüsü, 1896’da cemiyetin İstanbul şubesi tarafından planlanmış ve V. Murat ya da Şehzade Reşad’ın tahta çıkarılması amaçlanmıştı. Ancak darbe, ihbar nedeniyle teşebbüsten ibaret kalmıştı. Olaya karışan cemiyet üyeleri Trablusgarp’a sürgüne gönderilmiş, Trablusgarp bu gelişme sonrasında cemiyetin önemli merkezlerinden birisi olmuştu.    

DİPLOMASİ OLMAZSA

Abdülhamit’in Avrupa’daki muhaliflere karşı tutumu zaman zaman çok sertleşmiş, Saray yazışmalarında “Ermenilerden daha menhus, Yunanlıdan daha beter vatan düşmanı” olarak ifade ettiği Jön Türklerle yoğun bir mücadeleye girişilmiştir. Örneğin Selanikli Nazım Bey ve Ahmet Rıza Bey, İttihat ve Terakki Cemiyeti’nin örgütlenmesindeki rollerinden dolayı “Osmanlı hükümeti aleyhinde faaliyette bulunmak” suçlamasıyla “vatan haini” ilan edilmişlerdi.

Abdülhamit rejimi, İttihatçıların Avrupa’daki örgütlenmelerine son vermek için bazen de diplomatik yolları tercih etmekteydi. Nitekim Osmanlı Hükümetinin Fransa’dan yaptığı talep doğrultusunda cemiyetin merkezi ve yayın organları kapatılmış, üyeleri Fransa’yı terk etmek zorunda kalmışlardı.

Ahmet Rıza ve arkadaşları cemiyetin yeni merkezi olarak Brüksel’i seçmişlerse de bir süre sonra hükümetin, Belçika’ya yaptığı baskılarla burayı da terk ederek Cenevre’ye geçeceklerdir. Fakat daha sonra Paris’in yeniden cemiyetin merkezi olması, siyasi baskıların yeterli olmadığını göstermektedir.

Abdülhamit, en büyük korkularından birisini Mahmut Celaleddin Paşa’nın oğullarıyla Avrupa’ya kaçarak İttihatçılara destek vermesiyle yaşadı. Abdülhamit’in kız kardeşi Seniha Sultan’la evli olan Mahmut Paşa, 1899’da oğullarıyla birlikte Fransa’ya kaçarak Osmanlı hanedanının itibarına büyük bir gölge düşürmüştü.

Padişah önce Paşa’ya karşı diplomatik yolları seçerek iadesini talep etmişti. Avrupa devletleri, “konunun yargıya ait olduğu” şeklinde cevap verince bu kez de pazarlıklar devreye girmişti. İttihatçıların finansörü konumunda olan Paşa, geri dönme şartı olarak “padişahın yetkilerinin kısıtlanması ve meclisin yeniden açılmasını” talep etmişti.

Bu sırada Seniha Sultan’ın eşinin yanına kaçacağı şeklinde söylentiler ortaya çıkmış ve Abdülhamit bu sefer de Paşa’nın “dinsiz” olduğu iddiasını ortaya atmış, ardından tutuklama ve mallarına el koyma kararı çıkarmıştı.

Sonra da hakkında idam kararı verilmiş ve “Paşa” unvanı geri alınmıştı. Damat Mahmut Paşa, ölümünden sonra da padişahın hışmından kurtulamayacak ve Abdülhamit bu sefer de na’şını İstanbul’a getirmek için uğraşacak ancak başarılı olamayacaktır. Paşa’nın cenazesi 1908’de “Hürriyet Kahramanı” olarak İstanbul’a getirilecek, Abdülhamit de cenazeyi karşılamak üzere Çanakkale’ye bir istimbot gönderecektir.

AFF-I ŞAHANE

Abdülhamit’in diğer yöntemi, muhalifleri “para ve makamla ikna ederek” geri getirmek veya bulundukları yerlerde “maaş bağlayarak” faaliyetlerine son vermekti. Padişah Avrupa’ya temsilciler göndererek Jön Türkleri ikna etmeye çalışıyor, onlara para ve memuriyet teklif ediyordu.

Bu kapsamda devreye “aff-ı şahane” giriyordu. Örneğin 1897 yılında af çıkarılarak; cemiyet faaliyetlerinden vazgeçtiği taktirde sürgünden dönenlere kabiliyetlerine göre memuriyet verileceği, diledikleri yerde yaşayabilecekleri, maddi yardım yapılacağı, Avrupa’da kalmak isteyenlere de elçiliklerde görev verileceği belirtilmişti. Bu teklifi kabul etmeyenlerse vatandaşlıktan çıkarılacaktı.

Bu teklif karşılık bulmuş ve bazı cemiyet üyeleri geri dönerek kaymakamlık, mutasarrıflık, mektupçuluk ve şura-yı devlet üyeliği gibi görevlere atanmışlar, geri dönmek yerine kalmayı tercih eden bazı Jön Türkler de Avrupa ve Mısır’daki elçiliklerde istihdam edilmişlerdi. Ancak bundan sonra da farklı bir tartışma başlamış; padişah muhalifleri muhalifler de padişahı anlaşmaya uymamakla suçlamışlardı.

Gerçekten de bazı İttihatçıların memuriyet görevine tayin edildikleri halde örgütle bağlarını koparmadıkları anlaşılmaktadır. Örneğin Tunalı Hilmi, Madrid Sefaretinden aldığı maaşla ilk iş olarak Kahire’de Abdülhamit karşıtı risale bastırmıştı.

‘BEN DE İTTİHATÇIYIM’

Abdülhamit aldığı bütün bu tedbirlere, dillere destan hafiye teşkilatına ve Yıldız’a yağan jurnallere rağmen İttihatçıların önderliğinde gerçekleşen 1908 Devrimi’ni engelleyememiştir.

Daha da ilginci cemiyet, başta ordu olmak üzere memurlar ve eğitimli kitle arasında ciddi bir karşılık bulmuştu. Hatta Abdülhamit’in “İttihat ve Terakki’nin gücünün ne olduğu” sorusuna, dönemin en donanımlı ve güçlü birliklerinin bulunduğu III. Ordu’nun Müfettişi Hüseyin Hilmi Paşa, “Kulunuzdan gayrısı İttihatçıdır” diye cevap vermişti.

Yıllardır İttihatçıları her yerde takip ettiren ve kıyasıya bir mücadeleye girişen Abdülhamit, Meşrutiyetin ilanı sonrasında İttihat ve Terakki’nin seçtiği heyet, Yıldız’da kendisini ziyaret ettiğinde Mabeyn Başkatibi Ali Cevad Bey’in ifadesine göre “bütün efrad-ı millet Terakki ve İttihat Cemiyeti azasındandır. Ben de reisleriyim. Artık birlikte çalışalım, vatanımızı ihya edelim” demiştir.

Gerçekten de Padişah, bu süreçte İttihatçılarla “uyumlu” bir şekilde çalışmaya özen göstermiştir. Ancak yıllarca birbirine karşı mücadele eden iki tarafın birbirlerine tam bir güven duymadıkları açıktır. Bu durum bir süre sonra Abdülhamit’in tahttan indirilmesine neden olmuştur.

Abdülhamit’in Meşrutiyetin ilanından yaklaşık sekiz ay sonra çıkan 31 Mart Olayına karıştığını iddia eden İttihatçılar, bu gerekçeyle padişahın otuz üç yıllık hükümdarlığına son verdiler. Ardından da yıllarca kendilerini ülkenin çeşitli yerlerine sürgüne gönderen Sultan’ı, onun kendilerine yaptığı gibi Selanik’e “sürgüne” gönderdiler.

***

Kaynaklar: T. Aslan, “II. Abdülhamit’in Jön Türk Siyaseti: İttihat ve Terakki Cemiyeti’ne Karşı Önlemler”, SBD, Nisan 2010, C. III, S. 1; N. Alkan, “Abdülhamit Yönetimi ve Jön Türkler”, Devr-i Hamid, Kayseri, EÜ Yay., 2011; M. Ş. Hanioğlu, “İttihat ve Terakki Cemiyeti”, TDV İA, C. 22; Ş. Demir, “Damat Mahmut Celaleddin Paşa ve Cenazesi”, AÜ Türkiyat Dergisi, S. 47, 2012.

1 YORUM

YORUM YAZIN

Lütfen yorumunuzu yazın
Lütfen isminizi girin