ABD’de ‘çıkmaz savaş’ korkusu büyüyor

AHMET KEMAL GENÇ | İNCELEME

İsrail–ABD hattının askeri baskıyı artırdığı, İran’ın ise “stratejik sabır”dan karşı atağa geçtiği bu denklemde; NATO ve Türkiye’nin pozisyonu, Kürt aktörlerin sahadaki rolü ve Çin ile Rusya’nın temkinli ama belirleyici duruşu, savaşın seyrini doğrudan etkileyen kritik başlıklar olarak öne çıkıyor. İran’a kara operasyonlarının tartışıldığı bir eşikte, İsrail Hizbullah’a karşı Kara Harekatının üçüncü güne giriyor. Altı bölgeden Lübnan topraklarına giren İsrail ordusu, Litani nehrine kadar olan bölgede Hizbullah mevzilerini ortadan kaldırmaya çalışıyor. Hizbullah’ın komuta, finans ve cephaneliklerini vuruyor.

Bu askeri tırmanış, sahadaki başarının değil; aksine stratejik çıkmazın göstergesi. Donald Trump yönetimi, İsrail’in yönlendirmesiyle başlattığı savaşta ilan ettiği hedeflere ulaşabilmiş değil ve daha da önemlisi bu savaşı nasıl sonlandıracağını bilmiyor gibi… Bugün gelinen noktada ABD-İsrail hattının sahada üretebildiği tek şey, yoğun yıkımlar ve hedefli suikastlar ile rejimi değiştirmek. İran’ın üst düzey isimlerine yönelik saldırılar ve Ali Larijani hakkındaki ölüm iddiaları dahil bu stratejinin parçası olarak sunuluyor.

Ama unutulan bir konu var, İran gibi ideolojik ve kurumsal derinliği olan bir ülkede liderlerin ortadan kaldırılması sistemi çökertmez. Nitekim benzer bir strateji Hizbullah üzerinde denendi; fakat sonuç istenen gibi olmadı. Aksine lider kadrolar hedef alınması ile örgüt çözülmedi. Örgüt daha da yatay, dağınık ve öngörülemez bir yapıya evrildi.

Stratejik sabırdan stratejik saldırıya

Anlaşılan İran, “stratejik sabır” politikasını terk ederek açık çatışma evresine geçmiş durumda. Artık doğrudan misillemeler, ABD üslerine yönelik saldırılar ve bölgesel bir savaş söz konusu. Bu durum savaşın kontrol edilebilir bir gerilim olmaktan çıktığını gösteriyor. Nitekim bazı stratejik analizlerde şu tespit öne çıkıyor: İran’ın bu savaşta kazanması için zafer ilan etmesine gerek yok; teslim olmaması yeterli!

ABD’nin Hürmüz Boğazı’nı güvence altına almak için kurmaya çalıştığı uluslararası koalisyonun başarısız olması, Washington’un yalnızlaştığını gösteriyor. Trump tarafından işlevsiz hale getirilen NATO içindeki çatlaklar ve Avrupa’nın mesafeli duruşu, ABD’nin hareket alanını daraltıyor. Enerji fiyatlarındaki artış ise bu baskıyı ekonomik boyuta taşıyor.

Bu çıkmaz, sahada daha riskli senaryoları gündeme getiriyor: İran adalarının işgali, nükleer tesislere özel operasyonlar, kara harekâtı, hatta İran’a karşı nükleer silah kullanımı. Ancak bu seçenekler, İran’ın asimetrik kapasitesi nedeniyle son derece tehlikeli olduğu yorumları artmaya hatta Trump kabinesinden istifalar gelmeye başladı. Nitekim dün ABD terörle mücadele sorumlusu Joe Kent X’ten yayınladığı istifa mektubu ile görevini bıraktı. Körfez’deki ABD üsleri, enerji altyapıları ve küresel petrol akışı doğrudan hedef haline gelebilir. Bu da sadece bölgesel değil, küresel bir enerji krizini tetikler.

Kürtler üç ateş arasında

Bu noktada Türkiye’nin rolü son derece kritik ama bir o kadar da karmaşık. Türkiye teknik olarak NATO üyesi ve ABD ile aynı blokta. Ama İran’la doğrudan çatışmadan kaçınan bir denge politikası izliyor. İran’ın zayıflamasını ve etki alanını kırılmasını istiyor ama yıkılmasını istemiyor. Özellikle Kürtlerin statü kazanmaması kırmızı çizgisi. Ancak sahadaki gelişmeler bu dengeyi zorlamaya başladı.

Dikkat çeken diğer bir gelişme, Türkiye’nin topraklarının ya da hava sahasının ABD askeri lojistiği için kullanılması iddiaları, Ankara’nın fiilen olmasa bile dolaylı olarak savaşın parçası haline gelme riskini artırıyor.
Türkiye’nin savaşa doğrudan girme ihtimali şu aşamada düşük görünse de tamamen dışlanmış değil.

Kürtler açısından ise tablo daha hassas ve çok katmanlı. Ortadoğu’daki mevcut savaş denkleminde Kürtler, tarihsel olarak sıkça karşı karşıya kaldıkları bir tabloyu yeniden yaşıyor: Büyük güçlerin ve bölgesel aktörlerin çıkarlarının kesiştiği bir ‘ara’ alanda sıkışmak.

Bununla birlikte, tarihsel olarak her büyük bölgesel kırılma Kürtler için hem fırsat hem risk üretmiştir. Bu savaşta da benzer bir durum söz konusu. Bugün sahaya bakıldığında, Kürt aktörler üç farklı güç hattının baskısı altında:

  • İran, özellikle sınırları içinde veya dışındaki Kürt yapılarını kendi ulusal güvenliği açısından bir tehdit olarak görüyor ve bu nedenle sınır ötesi operasyonlar ile ya da yerel müttefikleri aracılığıyla bu yapılar üzerinde baskı kuruyor.
  • Türkiye ise başta PKK ve onunla bağlantılı gördüğü yapılara karşı hem kendi sınırları içinde hem de Irak ve Suriye’de askeri operasyonlarını sürdürüyor; bu gerilimin zamanla İran sahasına da sıçrama ihtimali bulunuyor.
  • ABD Irak Kürdistanı ve Suriye sahasında Kürtlerle taktiksel bir ortaklık kurmuş durumda; ancak yaşanan hadiselerden sonra bu ilişki uzun vadeli bir stratejik güvence sunmaktan uzak ve oldukça kırılgan bir yapıya sahip. 

Dolayısıyla Kürtler bu savaşta belirleyici bir aktör değil, fakat sonuçlarından en fazla etkilenecek kırılgan aktörlerden biri.

Küresel ölçek

Rusya ve Çin dikkatle izleyen ama doğrudan müdahil olmayan iki stratejik güç. Rusya, Ukrayna savaşı nedeniyle doğrudan cephe açmak istemiyor; ancak İran’la olan askeri ve stratejik ilişkilerini derinleştirerek dolaylı destek sağlıyor. Çin ise daha çok enerji güvenliği ve ticaret hatlarına odaklanıyor. Her iki ülke de bu savaşı ABD’nin küresel gücünü aşındıran bir süreç olarak görüyor. Ancak doğrudan askeri müdahale yerine, diplomatik ve ekonomik araçlarla denge kurmayı tercih ediyorlar ve dikkatle izliyorlar.

Sahaya döndüğümüzde, İran’ın misillemeleri ile savaşı ve maliyetini öngörülemez hale getirmesi ve İsrail’in Lübnan’a yönelik genişleme hamleleri savaşın yeni bir aşamaya geçtiğini gösteriyor. İsrail’in yüzbinlerce yedek askeri göreve çağırması ve Litani hattına kadar ilerleme hedefi, uzun süreli bir kara savaşına işaret ediyor. Buna karşılık Hizbullah’ın daha dağınık ve öngörülemez yapısı, İsrail için ciddi bir risk oluşturuyor.

Sonuç olarak bugün gelinen noktada hiçbir tarafın net bir zafer tanımı yok. ABD ve İsrail bir “zafer görüntüsü” ararken, İran için oyunda kalmak yeterli bir stratejiye dönüşmüş durumda. Türkiye dengeyi korumaya çalışıyor, Kürtler ise büyük güçlerin gölgesinde hayatta kalma mücadelesi veriyor.

Bu nedenle bu savaş, klasik anlamda bir sonuca ulaşmayacak gibi görünüyor. Aksine, giderek daha geniş alanlara yayılan, aktör sayısı artan ve maliyeti büyüyen bir yıpratma savaşına dönüşüyor.

ABD için en büyük endişe, savaşın kontrolden çıkması. Süreç uzarsa, Vietnam Savaşı gibi uzun, yıpratıcı ve sonucu belirsiz bir savaşa dönüşebilir. Daha da kötü bir senaryoda ise, çatışmanın büyümesi Hiroşima ve Nagazaki atom bombalamaları gibi ağır ve kalıcı yıkımlara yol açabilecek bir seviyeye ulaşabilir.

Kısacası ABD, bir yandan hızlı sonuç almak isterken, diğer yandan savaşın büyüyüp kontrolden çıkmasından ciddi şekilde çekiniyor.

Ve en kritik gerçek şu: Bu savaşta her yeni hamle, çözüme hizmet etmek yerine çıkmazı büyütüyor.

YORUM YAZIN

Lütfen yorumunuzu yazın
Lütfen isminizi girin