ABD ve AB Türkiye’yi neden yalnız bıraktı?

ANALİZ | Prof. Dr. MEHMET EFE ÇAMAN

ABD ve AB Türkiye’yi yalnız mı bıraktı? Batı, neden Türkiye’nin Rusya eksenine kaymasına göz yumuyor görünüyor? Neden Türkiye’nin giderek müttefiklik ilişkilerinin çok gerisinde, adeta düşman yörüngesinde hareket etmesini kabulleniyorlar? Türkiye gibi değerli ve stratejik önemi haiz bir müttefike daha fazla destek olmaları beklenmez miydi? Ağır insan hakları ihlalleri neden konu edilmiyor Batılı başkentlerde? Ya da edilse bile, niçin düşük profilli ve diplomatik bir üslup belirleyici oluyor Ankara ile ilişkilerde? Bu soruları yanıtlamaya çalışacağım.

Öncelikle, ülkelerin stratejik konumları değişim gösterir. Küresel sistem ve ilişkiler ağı, bir süreç. Sürekli aynı koşullar yok yani. Soğuk Savaş 1991 yılında Sovyetler Birliği’nin (Sovyetler / SSCB) yıkılmasıyla beraber, Türkiye’nin jeopolitik konumu değişime uğradı. Eskiden Varşova Paktı’na üye olan komünist rejimler, aniden AB’nin ve NATO’nun ilgi alanına girdi. Dahası, SSCB kof çıktı ve Sovyetler’in yerini kısmen alan Rusya Federasyonu, Boris Yeltsin döneminde son derece zayıf ve kendi sorunlarına batmış bir konuma düşmüştü. Yani doğudan gelen büyük tehlike artık ortadan kalkmıştı. Türkiye (ve Yunanistan’a) atfedilen, NATO’nun güneydoğu kanadının güvenliği gibi kilit bir rol, artık yoktu. Oysa Yunanistan Soğuk Savaş boyunca kendisini Avrupa Entegrasyonuna daha sıkı bağlarla kenetleyebilirken, Türkiye özellikle 1980 darbesi sonrasında Avrupa genişlemesinin gündeminden tamamen düşmüş, ağır insan hakları ve demokrasi sorunlarıyla boğuşmaktaydı. Yunanistan 1982’de – tam da Türkiye ağır kriz ortamından çıkmaya debelenirken – Avrupa Topluluğu’na üye oldu. Ardından 1990’lara kadar Türkiye normalleşme sürecini kör topal ilerletmeye odaklanırken, dünya bir anda değişiverdi. 1989’da Berlin Duvarı yıkıldı ve iki Almanya birleşti. 1991 sonrasında artık Avrupa Topluluğu Avrupa Birliği’ne evrilmiş, eski Doğu Avrupalı demir perde ülkelerini tam üye olarak almak üzere hazırlık yapmaya başlamıştı bile. Türkiye’nin üyeliği konusunda yaprak kımıldamaması bir tarafa, Helmut Kohl Şansölye’liğinde birleşik Almanya Türkiye’nin Avrupa’da yeri olmadığına kanaat getirdi ve Türkiye AB dış politikasının bir unsuru haline geldi. Böylelikle, esasında Gümrük Birliği ile tam üye olması gerekirken, tek pazara geçen Avrupa’da entegrasyonun derinleşmiş olmasının yanında, serbest dolaşım ve tarımdan arındırılmış bir “gümrük birliği eksi” formülüne razı oldu. Bunu Çiller ve Baykal Türkiye toplumuna Avrupa’ya katılım diye kakaladı. Ama esas olan, Türkiye’nin Avrupa sistemi dışında bırakılmasıydı. Jeopolitik durum ile, bu duruma gösterilen Avrupa reaksiyonu nedeniyle, Türkiye 1990-2005 yılları arasındaki genişleme dalgası dışında kaldı. 1999’da Ecevit başbakanlığındaki koalisyon (Bahçeli ve Yılmaz ile beraber) en nihayetinde Kopenhag Kriterleri’nin vatanın bölünmesi olmadığına ikna oldular (veya olmak durumunda kaldılar). Büyük kriz sonrasında İMF programını kabullenen Türkiye’de Kemal Derviş bugüne kadar bir şekilde sarsılmadan ayakta kalabilen ekonominin kalıcı reformlarını yaptı ve dahası Türkiye reform kararlılığını göstererek idam cezasını kaldırdı. Artık liberal değerlerin kabul edildiği, Fukuyama’cı anlayışta demokratikleşen bir Türkiye vardı. Huntington’ın dini kültürleri baz alan çatışmacı modeli ve retoriğine hararetle karşı çıkan ve medeniyetleri uzlaştırma iddiasında olan Türkiye’ye, 1999 Helsinki Zirvesi’nde AB tarafından resmen “üye adayı” statüsü verildi. Sonrasında 2000’lerde katılım ortaklığı ve Screening Süreci başladı. 2002’de de Müslüman demokratlar olma iddiasındaki dönüştürülmüş Milli Görüşçüler Erdoğan, Gül ve Arınç gibi isimlerin liderliğinde AKP’yi kurdu ve iktidara geldi.

Türkiye sıcak parayı kendisine çeken, bir parlayan yıldızdı

Türkiye, jeostratejik karta oynamaktan vazgeçmiş, evrensel değerlerle barışık ve demokratik açık toplum olma yoluyla Avrupalı olduğunu gösteren bir imaja bürünmüştü. Tam üyelik hedefi ve üyelik müzakerelerinin başlamasıyla, Türkiye bir mıknatıs gibi yabancı sermaye ve sıcak parayı kendisine çeken bir parlayan yıldızdı. Şeffaflaştıkça ve demokratikleştikçe, zenginleşiyor ve istikrarlılaşıyordu. Büyüme rakamları, Çin gibi diktatoryal rejimlerin ardından geliyor, Anadolu Kaplanı Avrupa piyasalarında giderek etkinleşiyordu. Türk üniversiteleri hızla yayın sayısını arttırıyor, yabancı ülke doktoralı akademisyenlerin sayısı artıyor, vesayet sistemi, yerini sivillerin atanmışları denetlediği bir normal standarda kavuşuyordu. Başörtüsü meselesi ve Kürt sorunu gibi önemli “derin devlet hassasiyetleri” bu süreçte aşılıyor, kendi sorunlarına yerli çözümler üretebilen bir pragmatik siyasi kültür gelişiyordu.

Jeopolitik ve doğal enerji kaynakları tanrısı yüzümüze gülmese de, AB’ye katılım şansı ile beraber “yeterli büyüklükte dalgaya sörfü atmayı başarıp” makus talihi yenme yönünde kritik eşik aşılacakmış gibi görünüyordu. Bu dönemde Bakü-Tiflis-Ceyhan petrol boru hattı yapıldı, önemli altyapı yatırımları gerçekleşti, hukuk devleti olma yönünde çok mesafeler kat edildi. Orta Asya’da geçirdiğim bir yıl içinde her türlü ürünle bu pazara giren Türkiye’yi görmüş, üniversitede Türk demokratikleşme deneyimlerini öğrencilere ve meslektaşlarıma anlatırken koltuklarım kabarmıştı. Rusya’da bir akademik konferansta, öğrencilerin demokratikleşmemiz konusundaki soru bombardımanına uğramış, Rus profesörlerin nasıl hayranlıkla Türkiye’nin açık toplumlaşması olgusuna baktıklarına tanık olmuştum. Almanya’da veya başka Avrupa ülkelerinde de Türkiye imajı değişmişti. “Gece Yarısı Ekspresi” imajının yerini, çoğulcu bir topluma doğru dönüşen Türkiye imajı alıyordu. Türkiye’ye AB’nin gelecekteki Florida’sı olarak bakan Avrupalıların sayısı çoktu. Avrupa solu komple Türkiye’nin AB’ye alınmasından yanaydı. Avrupa çevrecileri ve yeşiller, en kısa zamanda Türkiye’nin tam üye olmasını sesli bir şekilde dillendiriyordu. Yıllar, 2008-2009’dan 2010’lara gelirken, memleketin durumu buydu. Bundan yazla değil, 10 yıl önce, Türkiye demokratikleşmesini hemen-hemen tamamlamış ve AB’nin yörüngesine demirlemiş bir Avrupa ülkesiydi.

Peki, Türk elitleri bunu ne kadar hazmettiler? Türkiye’nin büyüme sevdasını ekonomik değil de teritoryal ve güç politikalarıyla ilintilendirenler, ne derece Avrupalı Türkiye idealini benimsediler? Mesele buydu! Öncelikle, ne Türkiye sağı ne de Türkiye solu orta güç olan ama ekonomikman zengin bir Türkiye opsiyonuna sıcak bakmadı. Hayallerde Osmanlı hinterlandına özlem duyan ya da “Batılı emperyalistlerin” ortak, bizim “pazar” olduğumuz bir kompleksten ötürü, “tam bağımsız” bir Türkiye diyenler, Avrasya steplerinde ve Ortadoğu çöllerinde dominant veya en azından etkili bir ülkeyi, Avrupa’nın herhangi bir köşesi olmaya yeğ tuttular. Milliyetçiler (sağ nasyonalist kanat) ve ulusalcılar (sol nasyonalist kanat) bu konuda tam bir mutabakat içindeydi. Ergenekoncu derin devlet de vesayetin ortadan kalkmasına sebep olan AB’ye ve Batı’ya öfkeliydi. Kürtlere özerklik ve anayasal statüye giden yolda, duruma müdahale etmekten yana bir sağlam cephe oluşmuş, ama doğan bebeğe ad verilmemiş ve don biçilmemişti henüz.

“Tahsilatlar” dinlemelere takılınca 17/25 Aralık operasyonu başladı

O fırsat da İslamcılar iş üzerinde paraları cukkalarken gelecekti. Zarrab-Zencani üzerinden İran’a satılan Türkiye kamyonunun kasasından düşen milyarlarca dolar ve diğer “tahsilatlar” dinlemelere takılınca ve 17/25 Aralık operasyonu başlayınca, Erdoğangiller önceden deliğe tıkmakta beis görmedikleri derin devletle pazarlığa gitti. Sol ve sağ nasyonalistler ile derin yapı, AB sürecini fiilen sonlandırma, demokratikleşmenin geriye çevrilmesi, Kürtlerle diyalog politikasının derhal terk edilmesi, Suriye ve Irak Kürtleri ile ilişkileri kesme, Cemaat’i bitirme, Liberalleri ve alternatif marjinalleri sistem dışına itme vs. kapsamlı bir ajandayı Erdoğangiller ve onların maşası haline dönen AKP’ye dayattılar. 15 Temmuz sürecinde ve sonrasındaki Rusyacı gidişatta TSK başta, devletteki tüm demokratikleşmeden yana olan, NATO’cu, AB üyeliği yanlısı, Batıcı kesim ve kişi tasfiye edildi. ABD ve AB darbenin destekçiliğiyle suçlandı. ABD ve AB vatandaşları istenmeyen kişi ilan edildi. Sistem rejime dönüşürken, rejim Batılıları rehin aldı. Yüz binlerce insan kamu görevinden çıkartıldı. On binlerce insan hapse atıldı. Yüzlerce gazeteci onlarca yılla ömür boyu hapis arası cezalar aldı. Meriç ve Ege, Türk vatandaşlarının kaçış güzergâhına dönüşürken, hamile kadınların ve bebeklerin hapse atılması sıradanlaşan ve kabul gören günlük bir gerçekliğe dönüştü.

Suriye’de rejimi yıkmak için rejime karşıt tüm şeytani güçlerle işbirliğinden imtina etmeyen rejim, bugün Suriye’deki Esad rejimine askeri ve siyasi destek veren Rusya ve İran güdümündeki Tahran tiyatrosunda konu mankenliği yaparken dahi, kimsenin “ne oluyor” bile diyemediği bir ülke! Az bile olanlar! Bu durumu seyreden, nemalandığı sürece hiçbir şeyi ırgalamayan “aydınların” (!) olduğu bir ülkede, olur böyle şeyler! İşte bu koşullarda, ABD, AB, NATO, Batı, tüm müttefikler, eşyanın tabiatı gereği kendi kısa ve orta vadeli çıkarları ekseninde yaklaşıyor Türkiye’ye. Duruma neden müdahale etsinler? Kanserin tüm bünyesini sardığı hastanın masada kalmasından korkarak ameliyata almayı gereksiz gören hekimler gibi, Türkiye’nin gittiği yere kadar gitmesini “umuyorlar”. Türkiye’deki 4 milyona yakın Suriyeli mültecinin kendilerine doğru harekete geçmesini tetikleyecek bir istikrarsızlıktan ziyade, varsın olsun sıradan Türk faşizmi diyorlar. Türkiye küme düştüğü için, zaten AB üyeliği vs. bir perspektif de olmadığından rahatlar. Anadolu dörtnala yeni bir Sevr’e doğru giderken, Ruslar bu kez asıl parsayı alacak olmanın heyecanıyla, kendi asırlık projelerinin kutlamalarına hazırlanıyor. Türk’e Türk propagandası yapan sağ ve sol nasyonalistler ve derin yapı, yeni Enver’ini beklerken, naif halk ve bazı yazarçizer tayfası da, “yahu birader bu Batı da bize neden destek olmadı?” diye hayıflanıyor hala. Gülmeli mi ağlamalı mı!

YORUM YAZIN

Lütfen yorumunuzu yazın
Lütfen isminizi girin