Eleştiri kimin hakkı ya da haddi?

YUSUF ÜNAL | YORUM

Popüler bir söylem var: Herkes her şeyi her yerde ve her zaman eleştirebilirmiş. Eleştiriler bilgiye dayanmasa, yanlış olsa, saçma olsa bile değerliymiş. Zira yanlış eleştiriler de bize bir şeyler öğretebilirmiş. Eleştiriden korkmamak lâzımmış.

Benim bu çeşit bir koronun çağrısına katılmam mümkün değil. Evvela kavramsal olarak sözü edilen eleştiri, critical thinking anlamında bir eleştiri yahut tenkit değil. Savunulurken öyleymiş gibi savunuluyor, çağırılırken oraya çağırılıyormuş gibi yapılıyor aslında. Düşünceyle ve fikirle ilgiliymiş izlenimi veriliyor. Gelgellim fiiliyatta istenen şey refleksif, tepkisel bir muhalefet tavrı almaktan ibaret kalıyor. Böylesi bir tutumun faydadan çok zararı vardır. Zira buradan, kast edilen manada eleştiri değil, dedikodu çıkar. Kuru, kupkuru, çorak bir muhalefet üretilir. Gerçek değil, hakikat hiç değil; bilakis kaos, kargaşa, çatışma hatta düşmanlık doğar.

Bilgi ahlâkı ve düşünce eğitimi verilmeden serbest bırakılan eleştiri, cesaretten çok pervasızlık üretiyor. Zaten ağzı olanın ahkâm kestiği bir dünyada, toptan, kuralsız ve ölçüsüz bir eleştiri çağrısı bizi daha sahih bir yere götüremez. Bu yüzden ben muhakemeli ve insaflı hareket etmenin yanı sıra mutedil ve müsbet bir tavrı önemsiyorum. Zira yapıcı bir kaygıdan beslenmeyen, sırf gayr-ı memnuniyet üzerine kurulu bir tavır, tarihte bir köy bile inşa edememiştir.

Merhum Ahmet Selim’in ifadesiyle, “Komik soyutlamalarla kavram sosları oluşturup süslü belirsizlik dolgularıyla entel iddialar ve senaryolar sunmak, düşünce üretmek değildir.”

Asıl mesele, eleştiriyi gürültüden, düşünceyi tepkiden ayırabilmektir. Zira bize gereken; kavga, hakaret ve gerginlik çıkaran ergence davranışlar sergilemekte değil; akılla, itidalle ve sabırla önce kendi nefsini yenerek her meselede sahici bir düşünce üretebilme gayretiyle ilgilidir. 

Bir insanın her sabah, “Bugün kime sataşayım, neyi eleştireyim?” diye güne başlaması, elinde çekiçle dolaşıp vuracak çivi aramasından farksızdır. Bunun sonucunda tahribattan ve kırılmış diyaloglardan başka bir şey kalmaz.

Benim anlayışıma göre, herkesin bir düşünceyi kritiğe tâbi tutma anlamında “eleştiri” ve tenkit hakkı yoktur. Kahvehane muhabbeti tadındaki söylenmeler, psikolojik tavır alışlar, nefsani homurdanmalar, fikir zannedilen hevesler, test edilmemiş kanaatler, üstüne gidilmemiş zanlar, genellemeler, indirgemeler, sloganlar ve klişeler… Bunlar ne düşüncedir ne de eleştiri.

Eleştiri bir terazi gibidir; aleyhteki görüşleri de nazar-ı itibara alır. Önce anlamaya çalışır, sonra inceler ve buna göre savunur yahut reddeder. Bu sebeple kitleleri toptan bir eleştiriye çağırmadan evvel, eleştirinin ne olduğunu ve nasıl yapılması gerektiğini öğretmek gerekir. Ahmet Selim’in dikkat çektiği üzere, “Düşüncenin eğitimini ve kültürünü vermeyip de sadece özgürlüğünü verirseniz, bunların hepsi düşünceymiş gibi dolaşır ortalıkta.”

Nitekim bugün ortalık anlamadığı, kavramadığı hatta cahili olduğu şeyler hakkında kesin yargılara sahip, bilgi sahibi olmadan fikir sahibi olan insan yığınlarıyla doludur; yaşlı dünyamızın başına gelen de tam olarak budur.

Bir ortamda bu düşüncelerimi dile getirdiğimde, “Eleştiri yapma hakkını belirli bir gruba tanımak doğru değil; neyin saçma, neyin isabetli bir eleştiri olduğunu önceden bilemeyiz.” şeklinde bir itirazla karşılaştım. Hatta bazen bir sarhoşun, bilmediği bir konuda dahi haklı bir şey söyleyebileceği ileri sürüldü.

Hâlbuki arada bir doğruyu tutturmak, eleştiri yapmak değildir. Bu durum, Texaslı keskin nişancı yanılgısında olduğu gibi, önce rastgele atışlar yapıp ardından isabet eden kurşunların etrafına hedef çizmeye benzer. Nasıl ki bozuk bir saat günde iki kez doğruyu gösterdiği hâlde zamanı ölçmeyi öğretmezse, bilgisizce söylenmiş bir doğru da eleştirel aklı inşa etmez.

Elbette herkesin beğenmeme, muhalefet etme ve saçmalama hakkı vardır; buna itirazım yok. Benim itirazım, bu tavır alışların ‘eleştiri’ ambalajıyla sunulmasına yöneliktir. Eleştiri dediğimiz şey temelde entelektüel bir çabadır. 

Bir meseleyi öğrenen, ihata edebilen, anlayabilen ve kavrayabilen insanların harcıdır. Bu bakımdan insanları önce öğrenmeye, anlamaya, muhakemeye ve insafı elden bırakmamaya davet etmeliyiz. Eleştiri, bunlardan sonra gelecek fikrî bir uğraştır. Bir düşünceyle karşılaşır karşılaşmaz verdiğimiz ilk tepki eleştiri değil, reflekstir. Refleksler ise ön kabullerden beslenen duygusal tavır alışlardır ve isabetli olup olmadıkları her zaman teste muhtaçtır.

Eleştiri; tesadüflerin değil, kişisel tavır alışların ve reflekslerin hiç değil; düşünce ahlâkının ve anlama çabasının, insafın ve sorumluluğun işidir. Eleştirmek de haliyle bu özelliklere sahip olanların hakkı ve haddidir. Netice itibariyle eleştiri bir hak meselesi değil, bir ehliyet meselesidir.

YORUM YAZIN

Lütfen yorumunuzu yazın
Lütfen isminizi girin