30 yılın ve son 4 yılın ardından…

YORUM | RAMAZAN F. GÜZEL

Bu satırları kaleme almaya başladığımda takvim 11 Eylül 2019’u gösteriyor.

Bundan tam 30 yıl önce -1989’da- (Ankara Ü.) Hukuk Fakültesi’ne başlamıştım.

Ve bu tarihten tam 4 yıl önce de odam basılıp kimliğime el konularak onursuzca ihraç edilmiştim.

Türkiye sınırları içerisinde hukukun, kanunların bir hükmünün kalmadığı, her şeyin “Big Brother”dan gelen talimatlara bağlı olduğu bir ülkenin Edirne’sinden öte de hukukunuzun, hukukçuluğunuzun bir hükmü kalmıyormuş. Evet, Meriç’i geçince hukuk nosyonlarınız hiçbir işe yaramıyor; 30 yıllık birikim, tecrübe vs hepsi çöp!

Şimdilerde el ürünlerimizle hayatta kalmaya çalışırken hukuk adına yapabildiğimiz sadece yaşananlara dair -Kemal Kılıçdaroğluvari- “Böyle bir şey olabilir mi yahu! Bunlar iç hukuka da uluslararası hukuka ve içtihatlara da aykırı” vs. diyebilmek…

Geriye dönüp bakıyorum da;

30 yıllık hukukçuluğumuz boyunca hukuk ve adalet üzerine yazılar kaleme almışız, radyo ve TV programları yapmışız, tezler hazırlamışız, kürsünün hem ön tarafında avukat olarak hem de gerisinde hâkim olarak görev yapmışız, bir nebze olsun adalete katkı sağlayabilme umudu ile. (Lise sonda üniversiteye hazırlanırken bir sabah rüyaya teşrif eden Hz. Ömer’e verilen “Onun gibi adil olmaya çalışma” sözünü sonuna kadar yerine getirme çabası ile belki de…)

Geldiğimiz nokta, her şeyin en başı ve en kötüsü.

İKRAMLAR VE DEJA VU!

Ahmet Altan, 10 Eylül 2016 sabahı “darbeye ilişkin subliminal mesaj vermek” suçlamasıyla gözaltına alınmıştı. Ve o 3 yıldır hala içeride. Özgürlüğünden edildiği günü büyüleyici ifadelerle Bir Cümle başlıklı yazısında betimlerken, “Bu ülke tarih içinde çok yavaş hareket ettiğinden zaman ileriye doğru gidemiyor, dönüp kendi üstüne katlanıyordu.” diyordu…

Bu ülke kuruldu kurulalı hep gazetecileri, aydınları hapsedip durmuştu ama hiç bu kadar olmamıştı. Bu kötülükte de dünya şampiyonular…

Aydına, gazeteciye hep olageldi de;

Hiç bu kadar çok yargı mensubu kürsüsünden sökülüp atılmamıştı! Bu da bu dönemin muktedirlerinin nişanesi…

Kendisini almaya gelenlere “Çay ister misiniz?” diye soran Ahmet Altan, ret cevabını alınca babasının kırk yıl önce dediği gibi demiş: “Rüşvet değildir, içebilirsiniz.”

O, “Yaşadığım “déjà vu” değildi. Aynı gerçeğin tekrarıydı.” diye hadiseyi özetlerken, bende bir “déjà vu” oldu açıkçası. Odamı bastıklarında sehpada bir tabak dolusu baklava vardı. Hemen her Cuma mahkememizin kalemine Levent Usta’dan baklava söylerdim, sağ olsunlar kalemdekiler bir tabağını da bize ayırmışlar. Onu, gelenlere ikram ettiğimde baskıncılar, “Estağfurullah hâkim bey, onu yiyecek kadar yüzsüz değiliz” demişlerdi. “Yok canım, ne demek. İşinizi yapan memurlarsınız neticede” demiştim. “O olmaz da bir suyunuzu içelim bari” demişlerdi.

O sıcak Diyarbakır akşamüzeri karşılıklı soğuk sularımızı içmiştik yaşanan saçmalığın üstüne.

“Buraya kadar gelmeseydiniz kardeşim! Kararlarımı beğenmedilerse o başınızdakiler, söyleselerdi istifayı basar giderdik, sizi niye yordular ki!” dediğimde boyunları bükmekle yetinmişlerdi.

RAKAMLAR BİLE SUSKUN

Benim gibi muhalif gördüklerini birer birer atmaktan yorulan iktidar buna bir ara vermiş ve işi toptan bitirmişti. Yani bu yaşadıklarımdan yaklaşık bir yıl sonra, kontrollü bir darbe ile 5 bin kadar yargı mensubunu ihraç etmişlerdi. Sonrasında da adaletsizliklerine sınırsızca ve kontrolsüzce devam etmişlerdi. (Zaten gerçek gazeteciler de ya hapiste ya da sürgünde idi. Bu kanunsuzlukları yazacak kimse de yoktu yani…)

CHP geçen yıl hükümete “Kaç hâkimi ihraç ettiniz, dava durumları ne?” diye sorulmuş, Bakanlığın verdiği yanıt: “Soru önergesine konu edilen hususlarda istenilen ayrıntıda bilgi bulunmadığı…” 

Bir Adalet Bakanlığı düşünün ki kaç yargı mensubunun hayatını kararttığından bile haberi yok. Onun için istatistiki bir rakam bile değil.

Milyonlarca insanın ölümünden sorumlu tutulan Josef Stalin: “Bir insanın ölümü trajiktir, on insanın ölümü dramatiktir, bir milyon insanın ölümü ise sadece bir istatistiktir.” Ama Erdoğan Rejiminin meclisi, bakanlığı bu işi o kadar ileriye götürmüş ki canların istatistiki bir ifadesi bile yok. Geçenlerde kürsülerde Erdoğan, “Biz hiç kimsenin ekmeği ile aşı ile oynamadık” diyordu ya… Talimatıyla 145 bin kamu görevlisi işten atıldığı ve bu insanların sosyal bir soykırıma tutulduğu yerde bunu diyebiliyorsa, tek bir sonuç çıkıyor yine: İstatistiki olarak bile bu o mağdurların insani bir değeri yok gözlerinde…

Halbuki seri katil bile infaz ettiklerinin çetelesini tutar. Bunlarda o bile yok.

Adalet aramak isterseniz adliyeye gideceksiniz bu sistemde de… Hangi binasına? Eskiden Zaman Gazetesi’nin genel merkezi iken gasp edilip “Adalet Sarayı” yapılan binaya mesela!

Ve o adliyenin her duruşma salonunda koca koca harflerle, “Adalet mülkün temelidir” yazacak. O duruşmalara gelenler de buna inanacak, güvenecek öyle mi?!

Tek olayda Erdoğan Rejiminin ve yargısının özeti: Gasp edilmiş muhalif gazete binasında adalet aramak… Geçmiş olsun.

VE AYM YÜKSEK YARGI OLDUĞUNU HATIRLAR…

Şimdilerde -o meşum darbe sonrası- içeri alınmış iki üyesine sahip çıkmaktan bile aciz Anayasa Mahkemesi olumlu bir karara imza attı: ‘haklarında tutuklama kararı uygulanan 3 savcıyla ilgili incelemesinde, suç işlendiği dair belirti bulunmamasına rağmen tutuklama kararı verilmemesiyle, başvurulara tazminat ödenmesine…’ steyen bu linkten Resmî Gazete’deki o kararı bulabilir.)

Evet AYM, Mustafa Açay ve E.A adlı kişilerin bireysel başvurularında; Anayasa’nın 19. maddesinde güvence altına alınan kişi hürriyeti ve güvenliği hakkının ihlal edildiğine karar verdi. AYM, “Başvurucular hakkında görevden uzaklaştırma ve/veya meslekten ihraç tedbirlerinin uygulanmasının -tek başına- suç işlediğine dair kuvvetli bir belirti olarak kabulü mümkün değildir” dedi ki, tutuklanan yargı mensuplarının hepsi aynı durumda… Dolayısıyla da hepsine/ herkese uygulanacak bir emsal karar ve buna göre devlet yüklü miktarda tazminatlar ödeyecek.

BM’nin, “AYM’nin etkili bir iş hukuk yolu olmaktan çıktığına” dair kararından (Özçelik, Karaman kararı) sonra AYM’ye bir haller oldu. Ciddiye alınmak için bir atak içinde, güzel. Bundan önce yerel mahkemeler onu “Yalova kaymakamı” yerine koymuştu, bakalım şimdi ne yapacaklar…

Evet, bu AYM çıkışı ısmarlama bir karar olup, AİHM ve BM yolunu tıkamaya yönelik olabilir.

Ancak bu durum, mağdurların karardan yararlanmasını da engellememeli, dolayısıyla da mağdurlar bunu emsal gösterip tahliye talep etmeli. Bu durumda iki ihtimal var:

1) Eğer iyi niyetlilerse, normal olan ve beklenen, en azından benzer durumda olanların hemen tahliye olması.

2) İkinci ihtimal, (çekincemizdeki gibi) oyalama maksatlı bu karardan sonra yeni başvuruları reddetmeleri… Ki bu durumda da gecikmeksizin diğer başvurularda fayda var. Zira -bu vesile ile- AYM’nin hiç de iyi niyetli olmadığı, her şeyin bir oyalama ve göz boyamadan ibaret olduğu bir kez daha ortaya çıkmış ve BM gibi uluslararası kurumlar gerçeği tekrar tekrar öğrenmiş olurlar…Aynı dosyadan yargılanan, aynı televizyon programında konuştukları suç sayılan Altan kardeşlerden Mehmet olana ihlal ve verip Ahmet’ten esirgeyen AYM konusunda iyimser değilim ama çıkmamış candan umut kesilmez modundayım.

Kaldı ki eski AYM üyesi Alparslan Altan ile ilgili AİHM kararı da kesinleşmiş oldu. Bununla da:

AİHM hakimlere dair adil yargılama ve tutuklama başvurularında Hükümetin “suçüstü hali” iddiasını kesinlikle bir daha kabul edilemez olduğu, 15 Temmuz darbe girişimi bahanesi ile 3000 civarında hâkim ve savcının suçüstü hali olmadan, darbe girişimi bahane yapılarak hâkim ve savcıların tutuklanıp yargılandıkları kesin karara bağlanmış oldu.

KİMİMİZ DIŞARILARA, UZAKLARA, KİMİMİZ DE İÇERİLERE DÜŞTÜĞÜNDEN BERİ…

Evet, bugün 11 Eylül 2015. (Aynı zamanda bir başka Siyasal İslamcı teröristlerin maşalık yaptığı ve Amerika’da gerçekleştirdikleri korkunç saldırının 18. sene-i devriyesi. Ertesi gün de bir başka meşum müdahale olan 12 Eylül Darbesi’nin 39. Yılı.)

Ömrü hapislerde, sürgünlerde tükenen büyük şair Nazım Hikmet’in “Ben İçeri Düştüğümden Beri” şiirini bilmem kaç defa okudum bu dönemde ve kaç defa Genco Erkal’ın sesinden dinledim, kim bilir. Her seferinde içeri atılan 3 bine yakın yargı mensubu ve 500 binden fazla mağdur gözümde canlandı. Bugün de o şiiri, yaşadıklarıma uyarlayarak kapatıyorum bu bahsi:

İhracımdan beri güneşin etrafında dört kere döndü dünya

Ona sorarsanız: ‘Lafı bile edilemez, mikroskobik bi zaman’

Bana sorarsanız: ‘Bir ömür!’

Yüzbinlerce kararan hayatlar,

Kelimeler yaza yaza tükendi…

Ona sorarsanız: ‘Bütün bi hayat’

Bana sorarsanız: ‘Adam sende, dört yıl!’..

Katillikten yatanlar, dostlarım içeri düştüğümden beri,

Hemen dışarı salındı, dolaştılar dışarlarda bir vakit,

Sonra bir başka suçtan tekrar düştüler içeri, tekrar çıktılar

Ama mazlumlar hala ve ısrarla içeride!..

-Boğazlanan bir çocuğun kanı gibi aktı zaman.-

Ben dışarı, dostlarım içeri düştüğünden beri güneşin etrafında 4 kere döndü dünya.
ve aynı ihtirasla tekrar ediyorum yine,
ben içeri düştüğüm sene onlar için yazdığımı:
“onlar ki toprakta karınca, suda balık, havada kuş kadar çokturlar,
korkak, cesur, cahil, hâkim ve çocukturlar,
ve kahreden yaratan ki onlardır, şarkılarımda yalnız onların maceraları vardır.”

Ve gayrısı, mesela yaşadıklarımız, lâfü güzaf.

YORUM YAZIN

Lütfen yorumunuzu yazın
Lütfen isminizi girin