21. Yüzyılda halifelik yeniden canlandırılabilir mi? [Dr. Serdar Efeoğlu, yazdı]

AKP iktidarının, dindar kitleyi dinamik tutma adına istismar ettiği konulardan birisini de  “Halifelik” oluşturuyor. 3 Mart 1924’de tarihe karışan ve yüz yıllık süre içinde Müslüman ülkelerde karşılık bulamayan hilafetin sihirli bir değnek gibi İslam Dünyasının bütün problemlerini çözeceği propagandası yapılıyor.

ROMANTİK VE HAYALPEREST İDEALLER

Bu anlayışa göre Türkiye’nin ve elbette Erdoğan’ın liderliğinde “Hilafet” yeniden ihya edilecek ve İslam Dünyası büyük bir güç haline gelecek. “Biraz mistik, biraz da romantik ve hayalci” özellikler taşıyan bu yaklaşımın başarılı olma şansı var mı? Buna cevap vermek için halifeliğin konumunu, tarihi süreçteki değişimini, ulemanın halifeliğe ait değerlendirmelerini bilmek gerekiyor.

“Hilafet”, İslam devletlerinde Peygamberimiz (SAV)’den sonraki devlet başkanlığı kurumunu ifade etmek için kullanıldı. Şiiler ise halife yerine “İmam, İmamet” kelimelerini kullandılar. “Hilafet” kelimesi Kur’an’da yer almasa da, insanın Allah’ın yeryüzündeki halifesi olduğu sıkça tekrarlanmıştır. Hadislerde ise “imam, emir, halife” gibi ifadelerle devlet başkanı kastedilmiş ve adil devlet başkanı övülmüştür. “Halife” ifadesi Hz. Peygamber (SAV)’in risalet yönü hariç olmak üzere O’nun dünyevi otoritesini temsil etmek ve dinin hükümlerini uygulama görevlerini yerine getirme anlamında kullanılmıştır.

Kur’an ve hadislerde devlet başkanının nitelikleri, görevleri, sorumlulukları gibi konularda ayrıntılı hükümler yer almamaktadır. Bununla birlikte Peygamberimizin (SAV) uygulamalarını, Dört Halife, Emeviler ve Abbasiler devrindeki gelişmeleri değerlendiren âlimler ve siyasetname yazarları eserlerinde; halifenin seçilme usulü, sahip olması gereken nitelikler, görev ve sorumluluklarını açıklayarak temel ölçüler belirlediler.

Dört Halife Devrinde Hz. Ebubekir’in Hz. Ömer’i tayin etmesi dışında üç halife seçimle belirlendi. Emevilerde ise Muaviye’nin oğlu Yezid’i veliaht tayin etmesiyle hilafet, babadan oğla geçen saltanata dönüştü. Yezid’in halifeliğine karşı çıkan Hz. Hüseyin ve yanındakiler Kerbela’da İslam tarihinin en büyük facialarından birine maruz kaldılar.

Emevi hükümdarlarının tamamen istibdada dönüşen halifeliklerinin meşruiyeti, İslam tarihi boyunca hep tartışıldı. Dönemin âlimleri, Emevilerin hilafet anlayışını benimsemeseler de bir iç savaş endişesiyle baskıcı idareye itaat ettiler. Abbasiler ise Peygamberimizin amcası Hz. Abbas’ın soyundan gelmelerini bir gerekçe olarak kullanarak meşruiyet sağlamayı amaçladılar. Dünyevi özellikleri öne çıksa da halka dindar görünmeye gayret ettiler.

Emevi ve Abbasi halifeleri, Ömer bin Abdülaziz gibi istisnalar olsa da lüks saraylarda büyük bir debdebe içinde yaşadılar. Abbasilerin zayıflamasıyla halifelerin önce Büveyhoğullarının sonra da Selçukluların kontrolüne girmesiyle, halifelik sembolik bir kuruma dönüştü.

Abbasiler devrinde başka yerlerde de halifeler ortaya çıktı. İspanya’da hâkim olan Endülüs hükümdarları Abbasi hilafetini tanımayarak halife unvanını kullandıkları gibi, bu devletin yıkılmasından sonra kurulan devletçiklerde de halife unvanı kullanıldı. Şii Fatımiler de “Emirü’l Müslimin” unvanını üç asra yakın kullandılar. 1258’de Bağdat’a giren Moğolların Abbasilere son vermesinden sonra Memlûkler, 1261’de Abbasî soyundan Mustansır’ı halife ilan ederek hilafeti yeniden canlandırdılar.

Osmanlı hükümdarları ise “Hakka riayetle adaletle hükmeden ve şeriatı uygulayan sultanlar halife unvanını kullanabilir” şeklinde bir gerekçe ile I. Murat’tan itibaren “halife” unvanını kullandılar. Bazı kaynaklarda Mısır’ın fethi sonrasında son Halifenin bir merasimle hilafeti Yavuz’a devrettiğine dair bilgiler yer alsa da tarihçiler bunun doğru olmadığında ittifak halindedir.

Hilafete dair Osmanlı döneminde yazılan eserlerde üzerinde durulan önemli bir konu, hilafetin sadece Kureyş soyundan gelenlerin hakkı olup olmadığı meselesi oldu. Kanuni devri vezirlerinden Lütfi Paşa böyle bir şartın olmadığını, Kanuni’nin zamanın imamı olduğunu ve bütün Müslümanların onun imamlığını tasdik ettiğini ileri sürmekteydi. Dönemin Şeyhülislamı Ebussuud Efendi ise Halifenin Kureyş’ten olması mevzuuna hiç temas etmeden resmi evraklara Kanuni’nin bütün Müslümanların halifesi olduğunu belirten ifadeler koydurdu.

KÜÇÜK KAYNARCA’DAN ABDÜLHAMİT’E

Osmanlılarda halifelik vurgusunun öne çıkmasında önemli bir aşamayı Ruslarla yapılan Küçük Kaynarca Antlaşması oluşturdu. Antlaşmada; bağımsız olan Kırım’ın “dini yönden Müslümanların halifesi olan Osmanlı padişahına bağlı olduğu” ifadesi yer aldı. Osmanlı padişahları, 19. Yüzyılda yaşanan Batı yayılmacılığı karşısında Müslümanlara yardım etmeyi bir yükümlülük olarak gördüler. Özellikle kaybedilen topraklarda kalan Müslüman halkın Osmanlı halifesine bağlı olduğu yapılan anlaşmalara konulmaya çalışıldı.

1876’da kabul edilen Kanun-i Esasi ile Padişahın “Halifelik” statüsü anayasal bir konum kazandı. Fakat bu sefer de siyasi ve dini iki farklı konum ortaya çıktı. II. Abdülhamit halifeliği, “Düvel-i Muazzama” karşısında denge siyasetinin önemli bir unsuru olarak görerek güçlendirmeye çalıştı. Milyonlarca Müslümanı harekete geçirebilecek bir potansiyel olarak hilafeti öne çıkardı. İngiliz hâkimiyetinde bulunan Mısır ve Hindistan’a yönelik çalışmalar yaptırdı. Hac dönemleri değerlendirilerek bütün Müslümanlara ulaşılmaya çalışıldı. 33 yıl süren saltanatı boyunca halifelik hep ön planda oldu.

Türkiye 1924’de halifeliği kaldırarak bu tarihi kuruma son verdi. Karar Hindistan, Mısır ve Uzakdoğu’da şaşkınlıkla karşılanarak tepki gösterildi. Ancak geri adım atılmayınca halifelik için Vahdettin, Abdülmecid Efendi, Afgan Kralı Emanullah Han, Mekke Şerifi Hüseyin, Şeyh Sünüsi gibi isimler ortaya atıldı. Bu amaçla birçok kongre toplandı ise de bir sonuç alınamadı. Hilafet meselesi zamanla önemini kaybederek sınırlı sayıda kişi tarafından gündemde tutuldu.

ADALETİ ESAS ALMAYAN BİR HİLAFET OLABİLİR Mİ?

Görüldüğü gibi hilafet, Dört Halife sonrasında saltanata dönüşmüş, meşveret ve seçim terkedilmiştir. Bir başka mesele, halifeliğin diğer devletler tarafından kabulüdür. Fatımiler ve Safeviler’de olduğu gibi Şii devletler, Sünni halifeyi zaten kabul etmemektedir. Günümüzde egemen bir devletin başka bir lideri “Halife” olarak kabulü de çok zordur.

En büyük tartışmalardan birisi de “İmamlar Kureyştendir” hadisiyle ilgilidir. İmam Şafii, Ahmet bin Hanbel ve İmam Gazali gibi birçok âlim halifeliğin Kureyş’e ait olduğu düşüncesindedir. Buna karşılık İbn-i Haldun bu hadisin o dönemin şartları içinde değerlendirilmesi gerektiğini ileri sürmüş, M. Hamidullah da aynı yaklaşımı benimsemiştir.

Müslüman devletlerin en büyük organizasyonu olan İslam Konferansı Teşkilatı’nın Ramazan ayının başlangıcı ve dini bayramlar başta olmak üzere temel konularda bile bir birliktelik sağlayamadığı dikkate alındığında, Müslüman ülkelerin bir lideri kabullenme ihtimalinin çok düşük olduğu açıkça görülecektir. Bu durum AKP’nin Halifeliği gündemde tutmasının içe dönük bir propagandadan başka bir karşılığı olmadığının göstergesidir.

Osmanlılar hilafeti, zayıflama devrinin bir siyaseti olarak öne çıkardılar. Ancak hilafet propagandasına rağmen Abdülhamit devrinde Müslümanların yoğun olarak yaşadığı; Kars, Ardahan, Batum, Bosna-Hersek, Kıbrıs, Tunus, Mısır kaybedildi. I. Dünya Savaşı’nda cihat fetvasına rağmen sömürge altındaki Müslüman toplumlar bu çağrıya iştirak etmedikleri gibi, Osmanlı Devleti savaşın en sıkıntılı döneminde Mekke Şerifi Hüseyin’in isyanıyla da uğraşmak zorunda kaldı.

Önemli konulardan birisi de halifenin sahip olması gereken vasıflardır. Çok farklı zihniyet dünyasından gelen Müslüman toplumların bunda ittifak etmeleri zordur. Halifenin nitelikleri hakkında Bediüzzaman “Hulefa-yı Raşidîn herbiri hem halife, hem reis-i cumhur idi. Fakat mânâsız isim ve resim değil, belki hakikat-i adaleti ve hürriyet-i şer’iyeyi taşıyan mânâ-yı dindar cumhuriyetin reisleri idiler” demektedir. Dolayısıyla unvandan da öte devlet başkanlığının adaleti esas alması, hak ve hürriyetlerin yaşandığı bir ortam oluşturması gerekmektedir.

On binlerce insanı hukuk katliamı ile hapse atan, en temel insan haklarına bile riayet etmeyen, bu yanlışlarıyla askeri dönemleri bile mumla aratan bir yönetimin en temel şartları yerine getirmemişken halifelik vurgusu yapmasının bir propagandadan öte gitmeyeceği ve kandırılmaya müsait kitleleri manipüle etmekten başka bir işe yaramayacağı açıktır. Gerçekler anlaşıldığında ise “atı alan çoktan Üsküdar’ı geçmiş” olacaktır.

Kaynaklar: C. Avcı, A. Özcan, “Hilafet”, TDV İslam Ansiklopedisi, C. 17;  İ. Kayaoğlu, “Halifelik”, İİED, S. 4, 1980; T. Buzpınar, “Osmanlı Hilafeti Meselesi: Bir Literatür Değerlendirmesi”, TALİD, C. 2, S. 1, 2004.

1 YORUM

YORUM YAZIN

Lütfen yorumunuzu yazın
Lütfen isminizi girin