“Yeni Zelanda’dan Türkiye’ye saldıran Batı” paradigması neden sorunlu?

YORUM | Prof. Dr. MEHMET EFE ÇAMAN

“Yeni Zelanda’dan Türkiye’ye saldıran Batı” paradigması neden sorunlu? Esasında mantığı olan biri için bu sorunun sorulması bile abesle iştigaldir. Çünkü bu saldırıların Batı ile de, Türkiye ile de doğrudan bir bağlantısı yok. Bir şeye doğru veya yanlış demek için ne zamandır dini-coğrafi aidiyetlerimize başvurmamız gerekiyor? Olabilir mi böyle bir şey? Aynı saldırı Hindu tapınağına veya Yahudi havrasına gerçekleşse, daha az mı tepki verilmeliydi yani!

Yeni Zelanda’da iki camiye gerçekleşen saldırılar sonrası yaşamını yitirenlerin sayısı artarken, tüm insanlık teröre, şiddete, fanatizme ve aşırı sağa karşı birleşti. Zeni Zelanda ve dünyada, her kesimden, ırktan, dinden, milletten insanı birleştirmeyi ve ekstremizme karşı cephe oluşturmayı hedefleyen mesajlar geldi. Yeni Zelanda başbakanı Jacinda Ardern’in kocaman bir yüreği olduğunu ispat ettiği konuşmada vurguladığı temel haklar ve güven inşasına yönelik mesajlar çok önemliydi. Tüm uygar ve demokratik ülkelerde ana akım medya, siyasi karar alıcılar ve elitler, üniversiteler ve akademisyenler, sivil toplum; kısacası toplumun ezici çoğunluğu, “beyazların üstünlüğü” ideolojisine inanan aşırı sağ sapkın ideolojinin eleştirisine odaklandı. Tüm inançlardan insanların ortak yaşamına yönelik hukuk ve özgürlükler rejimi ön plana çıkartılarak, Müslümanların bulundukları toplumlarda daha özgür ve güvenli olarak eşit vatandaşlık bazında yer almalarının önemi, ana hatlarıyla tüm mesajların ortak vurgusuydu denilebilir. Herkes yas tuttu, birbirini teskin ve teselli etti. Yapmacılıktan uzak, sade ama güçlü bir tepki ortaya kondu. Genellikle Müslüman ülkelerin hükümetleri ve aydınları da aynı basiretli tutumu benimsedi.

Saldırılar esasında büyük bir kenetlenişe neden oldu

Daha da etkili mesaj, Christchurch ve diğer Zelanda kentlerinde insanların oluşturduğu taziye zincirleri, katliamın yapıldığı camilerin önüne bırakılan binlerce çiçek ve mesajdı. İnsan olmaktan neden övünmemiz gerektiğini ortaya koyan son derece anlamlı, kültürler ve dinler arasında köprüler inşa eden büyük bir dayanışmaya şahit olduk. Sevginin nefretten çok daha güçlü olduğu, yaşatmanın öldürmekten çok daha fazla önem taşıdığı bir kez daha herkes tarafından görüldü. Tüm dünya, masumların yanında yer aldı. Bu bakımdan saldırılara en iyi yanıtı sanırım sıradan insanların samimiyetle tuttukları yas vermiş oldu. Çocuklarımızın geleceği bu dünyada! Saldırılar esasında büyük bir kenetlenişe neden oldu. Gelecek için umut vermektedir bu!

Oysa Türkiye’ye durum çok farklıydı. Ben bir Türkiye vatandaşı olarak utandım resmi ağızlardan gelen tepkilere. Bu, geçiştirilmemesi gereken bir örnektir. Türkiye, yörüngesinden çıktı çıkalı, her alanda – özellikle de siyaset ve etik sahalarının kesişme alanında – ciddi fireler veriyor. Değerler erozyonu değil, değerlerin yok oluşuna şahit oluyoruz. Sadece radikal ve anti-demokratik bir rejim değil sorunumuz. Toplumsal düzeye yayılmakta olan bir değerler düzlemi sorunu gün be gün ortaya çıkıyor. Bir tanker kazası sonrasında ham petrolün masmavi enginlere sızması ve çevrede ne varsa yok etmesi gibi, gittikçe zehirlenen bir vicdan, kirlenen bir etik, izanını yitiren bir siyaset, basiretini kaybetmiş bir millet!

Erdoğan ve avenesinin tutumu

Bu olmak zorunda değildi. Fakat olmasının ana sebebi, Erdoğan’ın sorumsuzca saldırının videolarını seçim meydanlarında taraftarlarına izletmesidir. Dahası, hiçbir iyi niyet olmaksızın, Türkiye ile alakası olmayan Yeni Zelanda saldırılarını sanki konu Türkiye’ye saldırıymışçasına lanse etmesidir. Orada hayatını kaybeden insanlar için zerre üzüntü duysaydı eğer, bunu yapmazdı, inanın bana! Bir insan, ölen insanların acısı üzerinden siyasi çıkar elde etmeye çalışır mı? Bunu yapan birinin insani değerler bakımından nasıl değerlendirilmesi gerektiğini okurlara bırakıyorum! Dünyanın öte tarafında meydana gelen bir saldırıda, “asıl hedef Türkiye” mesajı vermek, sanırım Türkiye’de nasıl bir rejimle karşı karşıya olduğumuzu ortaya koydu. Bunu göstermekle kalmadı, aynı zamanda rejimin içerisinde yer alan “insanların” etik değerlerine ilişkin standartları da, samimiyet derecelerini de, imajları ve gerçek kimlikler arasındaki farkı da net olarak göstermiş oldu. Gazze’deki Müslümanlar da, Suriyeliler de, Bosnalılar da, Çin’deki Uygurlar da – nereye giderseniz gidin, Erdoğan ve güç merkezinin aynı ikiyüzlü ve “fırsatı avantaja çevirme” rasyonel kafasını görüyorsunuz. Bu öyle kötü sırıtıyor ki! Bazen kendime, “acaba herhangi bir yerde herhangi bir sahicilikleri kalmış mıdır?” diye soruyorum! Sahici tepkiler, amaca yönelik eylem veya strateji devşirmez dramlardan çünkü. Kendi ülkesinde Berkin Elvan’a, Ethem Sarısülük’e, Roboski katliamında yaşamını kaybeden zavallılara, Harp Okulu öğrencilerinin başına gelen vahşete ve sonrasında, arkadaşlarının aldığı inanılmaz hapis cezalarına – sadece bu tür trajiler karşısında Erdoğan ve avenesinin tutumuna bakarsanız, ne demek istediğimi daha net anlayabilirsiniz! Ahmet Altan’lara, Osman Kavala’lara, Selahattin Demirtaş’lara ve iki yüze sayısına yaklaşan inanılmaz kalibredeki gazeteci takibatına baktığınızda, sanırım karşımızdaki insanların nasıl bir “hak-hukuk-etik” anlayışında olduklarını fark edebiliyoruz. Zulüm büyük. 800’e yakın bebek ve çocuk annecikleriyle beraber hapiste. İnsanlar kitleler halinde kaçıyor Türkiye’den. Ve kaçamayanlar, imkân bulsalar hiç geriye bakmadan gidecekler! Bu boyutlarda bir kaçış 1915’te oldu sadece. Türkiye ve Türkiyeliler, çok karanlık günlerden geçmekteler! Sahicilikle tüm bağları kopmuş, takiyye-çıkar-kamuflaj-yolsuzluk-zulüm-baskı-faşizanlık-İslamcılık-şovenlik gibi bir “malzemenin kombinasyonu” olan bir  yönetim var maalesef. Bu kadar nasıl battılar, anlamak güç. Fakat vurulan dibi göstermek bakımından, bazı alıntıları paylaşmak istiyorum, çünkü kast ettiğim moral-çöküş kendi kendini ortaya koyuyor açıkça.

Bakın neler diyor: “Bu dünyada yeniden bir haçlı-hilal mücadelesi istemiyoruz! Çok merak ediyorsanız, gereği de olur! Bunu da açıkça söylüyoruz. Bize saldıran haçlı bozuntularına sesleniyorum: başaramayacaksınız! Bizi susturamayacaksınız! Bu ülkeye diz çöktüremeyeceksiniz! Türkiye’nin yükselişini engelleyemeyeceksiniz! Türk Milleti’nin maziden atiye giden kutlu yolculuğunun önünü kesemeyeceksiniz! Türkiye’nin yükselişi elbette haçlı artıklarının zoruna gidecek. İslam karşıtlarına, Müslüman düşmanlarına asla boyun eğmeyeceğiz!”. Bunlar normal cümleler midir? Bunları söyleyen birinin sorumlu hareket ettiği söylenebilir mi?

Erdoğan bu metinde görüldüğü üzere, açıkça Yeni Zelanda saldırılarını bir Müslüman-Hristiyan dinamiği üzerinden lanse ediyor. Ve ne hikmetse, El Nour saldırısını yapan fanatiğin kendisini Hristiyan bile kabul etmediği gerçeği bir kenara, tüm Batı dünyasının nasıl bir dayanışma ile olayı lanetlediğini görmezden geliyor. Bilinçli bir şekilde kışkırtmada bulunuyor. Cidden bu saldırıları Batılılar mı yaptı, Erdoğan’ın dediği gibi? Madem öyle, bu manyakça varsayıma göre, Batı veya anti-Müslüman cephe, neden ellerindeki çok daha sofistike imkanları seferber etmiyor da, akli dengesi tartışmalı iki manyak üzerinden on binlerce kilometre uzakta bir Müslüman hedefe yöneliyor? Bunu da bir zahmet açıklasa keşke “reis”. Fakat ne onu dinleyen kalabalıkların, ne de yazar-kasa çalakalem onun patolojik dünyasını yazılarında propaganda edenlerin bu sorularla alakaları olamaz. Analitik-sorgulayıcı ve basiretli düşünme çabası çoktan sizlere ömür! Türkiye, adeta Moğol saldırısı sonrası Fetret devri Anadolu’su dibi, tarumar bir düşün dünyası içinde kıvranıyor.

Tehlikeler Erdoğan’ın umurunda mı?

Dahası, İslami olduğunu iddia eden Selefi terörist hareketlerin (mesela IŞİD’in) bazı İslami coğrafyalarda nasıl kitleselleştiği ve ana akım ılımlı teolojiyi tasfiye ettiğini de unutuyor. Erdoğan’ın nefret ve kutuplaştırma mantalitesine göre düşünülecek olursa, Hristiyan liderlerin bu fanatik cihatçıların eylemlerini tüm Müslümanlara mal etmeleri gerekmez miydi? Oysa hiçbir cihatçı-fanatik saldırı sonrasında ana akım Batı dünyasında bu doğrultuda bir genelleme yapılmadı. George W. Bush’un Haçlı kelimesini 11 Eylül sonrasında kullanması, ABD ve Batı’da çok ciddi bir entelektüel eleştiri akımını tetikledi. Aynı direnç, Trump’ın bazı Müslüman ülkelere vize koyma girişimi ile de gösterildi. Bugün hâlihazırda Müslüman kitleler, siyasi nedenlerle ülkelerini terk etmek durumunda kaldıklarında, sığınmak için dikkat ediniz, Müslüman kardeşlerinin çoğunlukta olduğu ülkeleri değil, ileri demokrasiye sahip Batılı ülkeleri tercih ediyorlar. Dünyada Erdoğan’ın sorunsuzca kışkırttığı gibi bir hilal-haçlı gerilimi yok. Açıkçası, ağırlıklı olarak Müslüman dünyanın insan hakları ve temel özgürlüklerle ve de modernleşmeyle sorunları var. Hatta bu sorunlar Batılı ülkelerde yaşayan Müslümanların uyum süreçlerini güçleştiriyor. Bu da İslam karşıtı şiddet yanlısı fanatizme bir beslenme damarı oluşturuyor. Müslümanların yaşadıkları ülkelere uyumu ve mesleki kariyerlerinde başarılı olmaları, anti-İslam türü habis fanatizme de daha az olanak tanıyacak oysa. Gel gelelim, Erdoğan ve İslamcı kesimin Christchurch olayını kendi kısa dönem siyasi başarıları için kullanması gibi bir sorumsuz siyaset, hem Türkiye’de, hem de başka ülkelerde yaşayan Türkiyeliler ve Müslümanlar açısından çok negatif sonuçları beraberinde getirebilir. Zaten rejimin Türk-İslam sentezi endoktrinizasyonunda beyni yıkanan kitleler, çok tehlikeli bir radikalleşme sürecine girerek, kontrolden çıkabilir.

Bu tehlikeler Erdoğan’ın umurunda mı? Sanmıyorum! Tıpkı ülkenin demokrasisini, hukuk devletini, aydınlarını, ekonomisini, eğitimini ve sosyolojik tutkalını imha ettiği gibi, Erdoğan ve arkasındaki derin yapı, salt kendi menfaatlerine odaklanmış bir okumayla, büyük bir vurdumduymazlık ve sorumsuzlukla döke-saça yol alıyor, iktidarlarını konsolide ediyor!

“Yeni Zelanda’dan Türkiye’ye saldıran Batı” paradigması, tipik bir Erdoğan rejimi diskuru!

1 YORUM

YORUM YAZIN

Lütfen yorumunuzu yazın
Lütfen isminizi girin