Yemen bizim neyimiz olur?

Yorum | Dr. Serdar Efeoğlu

Bazı konular vardır ki elinizden bir şey gelmese de empatiye vesile olacağı düşüncesiyle kaleme alınır. İşte “Yemen” bu tür yazılardan birisi.

Bu yazıyı Yemen’de milyonlarca insanın yaşadığı açlık, sıkıntı ve ıstırapların kaynağını anlamaya faydası olacağı düşüncesiyle yazma ihtiyacı hissettiğimi söylemeliyim.

“Yemen” denince akıllara gidip dönmeyen askerlerimiz, anne babasına, yârine hasret olarak o topraklarda can veren gençlerimiz gelir. Yemen, insanımızın hafızasına bu şekilde yerleşmiştir ve Yemen türkülerini dinleyen bir insanın hüzünlenmemesi mümkün değildir.

MUTLU ARABİSTAN

Arap yarımadasının güneydoğusunda yer alan Yemen, Kızıldeniz’in Hint Okyanusu’na açılan kapısı konumundadır ve stratejik öneminden dolayı birçok devletin egemenliğine almak istediği bir yer olmuştur.

Yemen’e Yunan coğrafyacılar tarafından “Arabia Felix” yani “Mutlu Arabistan” denilmiş, Fransızcaya da aynı anlamda “L’Arabie Hereuse” olarak geçmiştir.

Yemen’de Müslümanların egemenliği 632’de başlamışsa da Peygamberimizin vefatıyla isyan çıkmış ve Hz. Ebubekir döneminde yeniden hâkimiyet altına alınmıştır.

Bu bölgede daha sonra Şiiliğin bir kolu olan Zeydiyye mezhebi yayıldı. İran Şiiliğinden farklı olan Zeydiyye mezhebi mensupları bugün Yemen nüfusunun yüzde 35’ini oluşturmaktadırlar.

Zeydilik, Sünniliğe en yakın Şii mezhebi olarak bilinmektedir. Adını Hz. Hüseyin’in torunu Zeyd bin Ali’den alan mezhep, diğer Şii mezheplerin aksine Hz. Ebu Bekir ve Hz. Ömer’in hilafetlerini meşru kabul eder.

Zeydilere göre imam/devlet başkanı “âlim, şecaat sahibi, zahit olmalı”, savaşları idare edebilmeli ve mutlaka siyaset bilmelidir. Yine Zeydilikte imam “masum” olarak görülmez ve “takiyye” yoktur.

YEMEN’DE İLK OSMANLI EGEMENLİĞİ

Zihinlerimizde Yemen’in bir Osmanlı toprağı olduğu algısı olsa da bölgenin tamamı hiçbir zaman Osmanlı egemenliğine alınamamıştır. Bu durum coğrafyanın bir sonucu olup bölgenin aşiretlere dayanan yapısı, sürekli görülen isyanlar ve önce Portekiz sonra da İngiltere’nin müdahaleleri bunda etkili olmuştur.

Yemen’de ilk Osmanlı egemenliği 1517’de Yavuz’un Mısır seferiyle başladı. Memlûklerin yıkılmasıyla buradaki idareciler Osmanlı yönetimine girdiler.

Osmanlılar, Kanuni devrinde yoğunlaşan Portekiz baskısına karşı Hint deniz yolu egemenliği amacıyla buraya kuvvet gönderdiler. 1527’de Selman Reis liderliğindeki Osmanlı kuvvetleri Yemen ve Aden’de hâkimiyet kurdular. Ancak bölgede iç karışıklıklar sona ermediği gibi ilk beylerbeyi 1540’da tayin edilebildi.

Bölgede Osmanlı idarecilerinin yanlış tutumları nedeniyle yerel aşiretlerin tepkisi hiç bitmedi. Örneğin Mahmut Paşa döneminde yapılan haksızlıkların çokluğu nedeniyle her türlü zulme “Mahmudiye” denilmeye başladı.

Osmanlılar, 17. Yüzyıl ortalarında Yemen’i terk etmek zorunda kaldılar. Bölgenin hâkimi de Zeydilik’i benimseyen Kasımîler oldu.

İKİNCİ EGEMENLİK DÖNEMİ

Osmanlıların Yemen’e ilgisi 19. Yüzyılda yeniden ortaya çıktı. Bölge, 1850’lerden itibaren İstanbul’dan gönderilen mutasarrıflar ve valiler tarafından yönetilmeye başladı.

Yemen’de gerçek anlamda ikinci Osmanlı egemenliği ise Ahmet Muhtar Paşa tarafından gerçekleştirildi. Paşa, fırka (tümen) komutanı ve vali olarak görev yaptığı sırada Asir ve San’a’da da hâkimiyet kurdu.

Bu dönemde Yemen bir Osmanlı vilayeti olarak teşkilatlandırıldı. San’a’da cami, imaret ve bir kale inşa edildiği gibi San’a-Hudeyde arasında telgraf hattı döşendi. 1871’de başlayan bu istikrar dönemi yirmi yıla yakın sürdü.

1889’da Osmanlı memurlarının yetersizliği ve adaletsiz davranışları nedeniyle Yemen’i kendi imamlarının yönetmesini isteyen Zeydiler ayaklandılar. Bu şekilde başlayan isyanlar önce Ahmet Fevzi Paşa, ardından Hüseyin Hilmi Paşa tarafından bastırıldı.

19.Yüzyıl “sömürgecilik” dönemiydi ve İngilizler, Fransızlar ve son olarak İtalyanlar bölgede yayılma politikası izlediler. Bu durum Yemen’in istikrarsızlığının önemli bir sebebi oldu.

YEMEN’E GİDENİ GELİR Mİ SANDIN?

Yemen Osmanlıların son döneminde iç karışıklıklar, isyanlar ve askeri müdahalelerle anıldı. Bölgede kontrolü kuvvet ve şiddetle sağlamaya çalışan Osmanlı idarecileri harekâtlara giriştiler. Ancak her askeri harekât, hem insan kaynağı hem de ekonomik yönden çok pahalıya mâl olmakta, ıslahat projeleri uygulanamamakta ve halkın huzursuzluğu artmaktaydı.

Bu dönemde isyanların liderliğini İmam Yahya üstlenmişti. Osmanlı kuvvetleri harekâtlarda çok büyük problemler yaşamakta ve Zeydilerin egemenlik alanı sürekli genişlemekteydi.

İkinci Abdülhamit Yemen meselesini çözmek amacıyla yerel ulema ve önde gelenlerden bir heyeti İstanbul’a davet ettiyse de bir sonuç alamadı. Ardından İmam Yahya’nın gönderdiği beş kişilik heyetin girişimleri de 1909’daki Hükümet değişikliğinden dolayı sonuçsuz kaldı.

1909’da Asir’de İmam İdris’in, 1911’de de İmam Yahya’nın büyüyen isyanı, Yemen meselesinin İttihat ve Terakki döneminde de ön plana geçmesine neden oldu.

Bu nedenle Genelkurmay Başkanı A. İzzet Paşa, Yemen’e gitti. Hatta Balkan Harbi başladığında İzzet Paşa Yemen’de olduğundan Genelkurmay Başkanlığı vekâletle yönetilmekteydi

İzzet Paşa akıllı bir stratejiyle İmam Yahya ile anlaşmayı tercih etti. Buna göre San’a dâhil dağlık bölgelerin idaresi Yahya’ya bırakılacak ancak Yahya başka devletlerle antlaşma yapamayacak ve hilafet iddiasından vazgeçecekti.

Yahya sözünde durarak Birinci Dünya Savaşı boyunca Osmanlı aleyhinde bir harekette bulunmadı ve Osmanlı kuvvetlerine destek verdi. Asir bölgesindeki İmam İdris ise İngilizlerle birlikte Osmanlılara karşı savaştı.

Osmanlı’nın son döneminde çıkan isyanlarda binlerce Osmanlı askeri Yemen’de şehit oldu. Bu durum Yemen’in Anadolu insanının hafızasında gidenin geri gelmediği bir coğrafya olarak algılanmasına ve “Yemen bizim neyimize” söyleminin güçlenmesine yol açtı.

Anadolu halkı, Yemen’e gidip de gelmeyen çocukları için ağıtlar yaktı, türküler söyledi. Böylece Anadolu folklorunda Yemen hep acı, ıstırap ve hasretliğin adı oldu.

İMAM YAHYA VE SONRASI

Mondros Mütarekesi ile Osmanlılar Yemen’den çekildiler. Hâkimiyet, İmam Yahya’nın eline geçti. Yahya kendisini kral ilan ederek 1948’e kadar ülkeyi yönetti.

Yahya’nın suikastla öldürülmesinden sonra oğlu İmam Ahmet ülkeyi yönetti. Ahmet babasının “dini temelli” yönetimi yerine daha çok “dünyevi” icraatlar yaptı.

1960’larda Aden, İngiliz idaresinden kurtuldu ve güneyde Güney Yemen devleti kuruldu. Bu devlet Çin ve Sovyetler Birliği’ne yakın politikalar izledi. Kuzey ve Güney Yemen arasında 1972 ve 1979’da iki defa savaş yaşandı. İki devlet şeklindeki yönetim 1990’da sona erdi ve 1992’de birleşme tamamlandı.

Birleşmeden sonra da problemler bitmedi. Devlet başkanı Ali Abdullah Salih’e karşı özellikle ekonomik nedenler ve Saddam Hüseyin yanlısı politikalarından dolayı tepkiler meydana geldi ve isyanlar çıktı.

2000’li yıllarda ise Zeydiyye kökenli “Husiler” olarak bilinen “Şebabül Müminin” hareketi silahlı direnişe geçti. Arap baharının etkisiyle protestolar sonucunda ülkeyi yıllardır yöneten Salih, yönetimi yardımcısı el Hadi’ye devretmek zorunda kaldı.

Husilerin 2014’de San’a’yı ele geçirmesi ise bunu İran Şii hilalinin yayılması olarak gören Suudilerin harekete geçmesine yol açtı.

Bugün Yemen’de İran tarafından desteklenen Husilere karşı başını Suudi Arabistan’ın çektiği ve on ülkenin oluşturduğu koalisyon operasyonlar düzenliyor. Bu durum zaten fakir ve karmaşa içinde olan ülkede sefaleti gittikçe artırıyor ve milyonlarca insan adım adım ölüme sürükleniyor.

DÜNYA NEDEN SESSİZ?

Dünya kamuoyu bu büyük insanlık dramını sadece izlemekle yetiniyor. İslam dünyası da “zengin” Suudilerle karşı karşıya gelmemek için herhangi bir tepki vermiyor.

Önemli bir neden de Yemen’in İslam dünyasında “Kudüs gibi” kitleleri harekete geçirecek bir yönünün olmamasından kaynaklanıyor.

Yemen’de nüfusun çok azını oluşturan Husilerin ülkeye tamamen hâkim olma ihtimalleri bulunmuyor. Bu nedenle bu dramı bitirmek için Hükümet ve Husi cephesinin Suudiler ve İran gibi dış aktörleri devreden çıkararak bir an önce barış masasına oturmaları gerekiyor.

Not: Geçen hafta ele aldığımız akademisyenlerin durumuyla ilgili yazımıza gelen yorumlardan bir bayan okuyucumuzun mesajını meslektaşlarımıza bir vefa borcu olarak burada paylaşıyorum. Bu yorumun da yansıttığı gibi binlerce akademisyen benzer şartlarda hayatını devam ettirmeye çalışıyorlar ve mağduriyetlerini bile duyuramıyorlar.

“Değerli hocam ben de bu kervandayım. Çok güzel izah etmişsiniz. Allah razı olsun. Ama inanın anlattığınızdan çok daha kötü durumdayız. Asgari ücrete sigortasız pasın yağın içindeyim. Anlatmak yetmez. Koşullar öyle acı verici ki. 7 de çıkıp 8 de evde oluyorum. Anneyim. Bedensel yorgunluğun üstüne ailevi vazifeler derken akademik çalışma hayal gibi…
Sesimizi çıkaracak gücümüz uygun imkânımız yok. Hayat bir süreliğine durdu bizim için…”.

Kaynaklar: İ. Bostan, C. Tomar, “Yemen”, DİA, C. 43; M. Cingöz, Ortadoğu’da Suudi Arabistan-İran Mücadelesi ve Yemen Sorunu, İÜ SBE yüksek lisans tezi, İstanbul 2014; Tasam, Yemen Raporu, İ. Arslan, “Yemen: İstikrarsızlaştırılan Bir Bölgede Bölgesel/Küresel Güç Mücadelesi, ÜÜ SBD, S.1.

2 YORUMLAR

  1. Ben Yemen’de toplam 9 yil yaşadım her yerini kendi avucum gibi bilirim ama Yemen halkı asla misafir Perver değil hep çıkarcı hep birileri gelsin işgal etsin diye bekler aslında orda temel problem eğitim ve 34 yil ali Abdullah salih ve aile ülkeyi adeta kendi bahçesi gibi yönetiler Yemen’de Osmanlı turkleride mevcut ancak asimile olmuşlar 34 yil boyunca aynı yönetim olunca haliyle ülkede şu elektrik alt yapı hiç yok 1930 yıllarını andıran bir ülke

YORUM YAZIN

Lütfen yorumunuzu yazın
Lütfen isminizi girin