Ülkemizi sevmeli miyiz?

YORUM | YAVUZ ALTUN

Bir 23-24 Nisan yazısı…

Ortaokuldaydım. Evimizin altındaki kitapçıda dolaşırken görmüştüm gazeteci Nadire Mater’in derlediği “Mehmedin Kitabı”nı. Sağ milliyetçi siyasetin hâkim olduğu bir şehirde büyümüştüm. 1990’lı yılların televizyonlarında pompalanan, “banal” bile değil, doğrudan ve dolaysız, bağıra çağıra milliyetçiliği, asker övgülerini bilinçaltıma tıkıştırmış olmalıyım. Kitap, Güneydoğu’da PKK ile savaşmış 42 askerin hikâyesinden oluşuyordu. Sayfalarını şöyle bir çevirdikten sonra, satın aldım. Kahramanlık öyküleri bekliyordum.

Ancak kitap bittiğinde, içimde bir burukluk oluştu. Vatan-Millet-Sakarya üçgeninde, ülkesi için canını vermeye hazır insanların hikâyelerini okuyacağımı düşünürken, savaşın gerçekliğini yaşamış, üstelik dönüp geri gelmiş ve hayata kaldığı yerden devam etmeye çalışan gariban insanları gördüm. Elindeki gücü olabildiğince kötüye kullanan komutanları, savaşı bitirmek istemeyen askerlerin ve politikacıların nelere mal olduğunu, “Ben orada kendi halkımla savaştım,” diyen askerin yaşadıklarını, terörle mücadele bahsi altında halka edilen zulümleri okudum.

Kitap 1999 yılında basıldıktan sonra yasaklanmıştı. O zamanlar biraz hukuk varmış ki, Nadire Mater davayı kazandı ve tekrardan basılmaya başladı. Yine de dönemin “vatansever basını” Mater’i ve kitabı yerden yere vurmuştu. Ne CIA ajanlığı kalmıştı Mater’in, ne de terörist-seviciliği… (Şurada o yazılara verdiği bir cevap var.) Ama dedim ya, o zaman biraz da olsa hukuk varmış ki, Mater mücadelesini kazanabildi. (Kitabın tamamı şu adreste mevcut. Tavsiyedir.)

O hikâyeleri bugün yeniden karıştırırken, şunun farkına varıyorum daha çok: İnsan, kendinden olanı sevmek istiyor. Doğup büyüdüğü toprakları, anadilini, her gün gördüğü insanları, vatandaşı olduğu ülkeyi, bayrağını, kimliğini… Ama öyle şeyler yaşanıyor ki, bütün bu imgeler, birer boşluğa dönüşüyor. Bayrağın, bir şeyleri örtmek için kullanıldığını, anadilinizde dehşetli cürümler işlendiğini, sizin adınıza karar veren insanların hiç de böyle bir “bütünlük” hissi taşımadığını, günü kurtarmaktan öteye geçemediğini görüyorsunuz.

Buna büyümek de diyebilirsiniz. İnsan çocukken, anne babasının her şeyi düşündüğünü, sadece onun iyiliği için var olduklarını, kendi hayatları ve gündemleri olmadığını, asla kötülük edemeyeceklerini ve hayatın hep böyle anne-baba gözetiminde geçeceğini zanneder ya. Ama öyle değildir. Onlar da insandır. Hata yapar, yalan söyler, kötülük eder, bencilleşir.

Toplumlar da aynı. Hatta kendinizi ait hissettiğiniz her türlü etnik ya da kültürel grup, cemaat, kulüp vs. de öyle. Büyüyüp herkesin insan olduğunu, her insanın eksikleri olduğunu fark ettiğinizde bir burukluk yaşıyorsunuz. Büyük anlamlar yüklediğiniz o küçük imgeler, artık üzerindeki yükü taşıyamaz olduğunda, anlam dünyanız da parçalanıyor. Ama insanın kimliği, bir anlamda evi gibi. Evinin başına yıkılması sonrası insanın yeni bir ev inşa etmekten başka şansı var mı?

Gelgelelim çocuklar için durum farklı. Anne babaların anlamadığı da bu. Onlar, insan olmanın gereği olarak “eksikler”. Yanlışlar yapıyorlar. Yalan söyledikleri oluyor. Bazı kararlarının kötü neticeleri oluyor. Günah işliyorlar. Bu, yetişkinler için normal. Ama çocukların perspektifinden, yaşananlar çok farklı. Her şeyden önce bebeklikten itibaren zihinde yerleşen o mitler yıkılıyor. Anne ya da babanın söyledikten sonra hatırlamadığı bir cümle, bazen bir çocukta kişiliğin, kimliğin gelişimini tetikleyebiliyor. Ufacık bir taş, bitimsiz bir öfkeye dönüşebiliyor.

Bunun çaresi aslında basit: Anne babanın insan olduğunu kabullenmesi, hatalarını itiraf etmesi ve bu eksikliğin normal olduğu ortak paydasında buluşarak, o evi yeniden birlikte inşa etmenin icabına bakılması. Çünkü çocuk, anne babanın yanlışlarında da hikmetler aramaya koyulursa, gerçeklik algısını yitirecek. Yanlışların peşinden gidecek. O yanlışlardan kendine bir mitoloji kuracak ve onun içinde yaşayacak.

Vatandaşları olduğumuz ülkede yaşananlar da üç aşağı beş yukarı böyle. Kendi günahlarını itiraf etmemek, yahut kendilerince kurdukları dünyayı yaşatmak için binbir yalan uyduran “anne-babalarımızın” peşinden sürüklenen çocuklarız. Bazen ergenlik dönemlerinde olduğu gibi isyan ediyoruz fakat nihayetinde “evimiz yıkılmasın” (beka meselesi!) diye aynı yalanları tekrar edip duruyoruz. Toz konduramadığımız bir geçmiş, bizi dünyada olup bitenleri algılamaktan alıkoyuyor, umursamıyoruz. Bazen de annemiz, bizi babamıza karşı kışkırtıyor. Yahut tam tersi. Bir türlü “kendimiz” olamıyoruz.

Nadire Mater’in yazdığı kitapta söylenenlere bir şey diyemeyip, onu CIA ajanı olmakla suçlayanlar gibi, gerçeğin kendisiyle değil de çağrışımlarıyla, “Acaba evimize taş gelir mi?” yönüyle ilgileniyoruz sadece. Bunun için komplolara sığınıyoruz.

Romancı Oğuz Atay, 7 Kasım 1970 günü günlüğüne şunları not almıştı:

“Bana öyle geliyor ki biz çocuk kalmış bir milletiz ve daha olayları ve dünyayı, mucizelere bağlı ‘myth’lere bağlı bir şekilde yorumluyoruz en ciddi biçimde. Aklı başında bir Batılının gülerek karşılayacağı ve bize ölesiye ciddi gelen bir şekilde. (…) Öyle bir yarım yamalaklığımız var ki, bizim dramımız, trajedimiz, akıl almaz bir biçimde gelişiyor. Ayrıca, bir trajedinin içinde olduğumuzun farkında bile değiliz. Çok güzel yaşayıp gittiğimizi sanıyoruz. İktidardaki adamlar da, bu sanıyı bütün millet adına dile getiriyorlar. Birkaç aydın dışında bunu anlayan yok gibi. O aydınlar da, sosyal bir takım sözler ediyorlar. Psikolojik yönü boş kalıyor bu meselenin. İnsanlarımız, bu kötü yaşantıyı dile getirmenin, ‘muhalefet yapmak’ olduğunu sanıyor bir bakıma. Aslında bir yanlış anlama olduğu halde, anlaşıp gidiyorlar. Bir ‘mış gibi yapmak’ tutturmuşlar; arabalar yürüyor ya, ekmek yapılıyor ya, iyi kötü suyumuz geliyor ya.. mesele yok. Bir taklit yapıyoruz ve Batı’ya bile kabul ettirdiğimiz anlar oluyor. (Bir futbol maçında yeniveriyoruz onları) ya çocuksu gururumuz! Beğenilmezsek hemen alınıyoruz. Batılılara iftiralar ederek kendimizi temize çıkarmak için didiniyoruz. İyi aile çocukları arasında, onlara çamur atan mahalle çocuğu gibiyiz…”

Atay’ın dediği gibi, sadece bu duruma işaret etmek yetmiyor muhalefet yapmak için. Atay’ın hikâyeleri, kendiyle (kimliğiyle) barışmak isteyen ama bir türlü bunu başaramayan, karakterlerle dolu bu yüzden. Hep bir yerlerden çıkıveren “absürt de olsa verilene inanma mecburiyeti” insanı gözüyle gördüğü şeylerden de yabancılaştırıyor. Kafka’nın Dava’sında ne idüğü belirsiz bir “yasayı” yaşatmak için insanları yok eden sistem gibi.

Çocukların sağlıklı büyümesi için, anne-babalarının da insan olduğunu, onların da yardımıyla kabullenmeleri gerekiyor. Bu sebeple demokratik seçimler yapıldığında, kaybedenin koltuğu bırakıp kenara çekilmesi, toplumların da olgunlaşmasına sebep oluyor. Hatalarını itiraf eden, en azından sonrasında o hataların üstünden geçmeyi bilen liderlere, yöneticilere sahip olan toplumlar, topluluklar beklentilerini ayarlayabiliyor, fanatizme girmeden de belirli kimlikleri edinebileceklerinin farkına varıyorlar. Geçmişin muhasebesini hakkaniyetle yapan, hiç olmazsa “Benim yaptığım yanlışları yapma” diyerek gelecek nesilleri düşünen “büyükler” toplumları ileriye taşıyor.

Ama Ahmet Hamdi Tanpınar’ın “Türkiye evlatlarına kendisinden başka bir şeyle meşgul olmak imkânını vermiyor,” dediği gibi, çocuklar (vatandaşlar) hiç büyümesin, hep bizimle kalsın, dışarıyı tanımasın, yanımızdan ayrılmasın, kendilerine başka evler, hayatlar, imgeler geliştirmesin istiyor bizim büyüklerimiz. Bebek daha yürümeye teşebbüs ettiği ilk anda, “Sen beceremezsin,” diye koşup onu engelleyen anne ya da baba gibi, Türkiye evlatlarına bir türlü güvenemiyor. Onu sokağa çıkarmıyor. Keşfetmesini istemiyor. Bir koltuğa oturan, o koltuğu bir daha kimseye vermiyor. Kimse, bu gençlerin, çocukların da bir fikri vardır herhalde diye sormuyor. Kimse yanlışlarını itiraf etmeye yanaşmıyor.

Hâl böyle olunca, büyüyüp bir yerlere geldiğini düşündüğümüz o ülkenin evlatları da, kendilerinden önce açılmış yolda yürümekten başka çare bulamıyor. Geçmişle hakkıyla hesaplaşamayınca, gelecek de o taassup tünelinde takılıp kalıyor. Genç Deniz Baykal, özgürlük ve hak mücadelesi için sokaklara çıkarken, yaşlı Deniz Baykal koltuk mücadelesinden vazgeçemiyor. Genç Süleyman Demirel, devlete karşı halkın yanında yer alırken, yaşlı Süleyman Demirel devletin “sözde” bekası için tavır koyuyor. Genç Tayyip Erdoğan, geçmişle hesaplaşmanın önemini anlatırken, yaşlı Tayyip Erdoğan “şanlı geçmişimiz” perdesi altında kendi işini görüyor.

Ahmet Turan Alkan, 1915’teki Ermeni soykırımı için şunları yazmıştı vaktiyle:

“Bu cinayetleri biz görmedik; dedelerimiz, onların babaları gördü; şâhit oldular ve bir cinayete şâhit olup da olmamış gibi davranmanın ruhta meydana getirdiği çöküntüyü, bir şekilde kendilerini meseleden soyutlayıp mazur göstererek tedaviye çalıştılar. Her yara üflemekle iyi olmaz; bu şahitlik, bu nisyânlar, ‘Onlar da akıllı durmadı; hâlbuki biz onlarla ne güzel geçinirdik’ yollu mâzeretler, bu gibi sancıyan hafızayı üflemeyle soğutmaya kalkışmalar, aslında pek basit bir problemi hatırlatıyor bize; ahlâki bir problem! Hakikatin karşısında duruş problemi. (…) Bir kollektif cinayeti gördükten sonra susmak, ahlâkı zehirliyor.”

Dün birileri, bir şeylere sustu. Bugün de başkaları başka şeylere susuyor. Çünkü “anne babalarımız” yerine koyduğumuz o kanaat önderleri, siyasetçiler, entelektüeller, duayen gazeteciler öyle istiyor. Bu döngüyü kırmaya değil, bu fasit döngüye yaslanıp kendi mahallesinde star olmak, kendi yalandan evinin kralı olmak istiyor. Böylece, tam iyileşecek, tam büyüyecekken, bir çocukluk travması gelip bizi başa döndürüyor.

Ülkemiz, sürekli gözümüzün önünde, onu sevmek istiyoruz ama o (aslında içindeki insanların oluşturduğu gizli konsensüs, bir çeşit “omerta”) bize onu sevmek imkânı vermiyor.

1 YORUM

  1. Ulke bizim, gasiplar cokmus olsa da,
    Halk biziz, icimize nifak sokulmus olsa da,
    Tarih bizim, gunahiyla, sevabiyla…
    Gelecek biziz, dunyanin dort bir tarafinda,
    umuduyla, duasiyla…

YORUM YAZIN

Lütfen yorumunuzu yazın
Lütfen isminizi girin