Suriye üzerinden Türkiye’yi okumak

YORUM | Prof. Dr. MEHMET EFE ÇAMAN

Türkiye’nin NATO ve ABD’yi (Batı’yı) yeni “öteki” olarak algılamaya başlamasını değerlendirdiğim yazıda, konuya genel hatlarıyla yaklaşmıştım. Ancak sanırım Suriye vakası ve burada izlenen politikalar ışığında konunun ayrıntıları daha somut olarak ortaya konulabilir. Bu yazıda Türkiye’de etkisi belirleyici hale gelen Avrasyacı yönelimin Suriye vakası üzerinden nasıl pozisyonlarını güçlendirdiklerini ele alacağım.

Tıpkı yağan yağmurun meteorolojik bazı koşulları olması gibi, devletlerin dış ve güvenlik politikası yönelimlerinin değişmesinin de bazı koşulları vardır. İktidarlar değişir, ama devletlerin dış ve güvenlik politikaları, diğer politika alanlarına göre çok daha yavaş değişir. Çünkü dış ve güvenlik politikaları iç belirleyicilerden ve dinamiklerden çok daha fazla dış belirleyiciler ve koşullarla ilintilidir. Ayrıca dış ve güvenlik politikaları, ideolojilerden en fazla arındırılmış politika sahalarıdır. Realist bir okumayla, bir devletin kendisini tehdit altında hissetmesi, bu tehdidin nötralize edilmesi ya da ortadan kaldırılması yönünde adımlar atılmasını gerektirir. Türkiye için Suriye’deki iç savaş böyle bir tehdit algısının yerleşmesine neden oldu ve Türk dış ve güvenlik politikasını dönüştürdü. Krizin başında Türkiye krizi kendi lehine bir gelişim dinamiği olarak algıladı. Şam’da Emevi Camii’nde namaz kılmak coşkusundaki bilinçaltı sembolik, bu dönemde Türk siyasi elitlerindeki ve dış politika yapımcılarındaki zihin haritasını anlamak adına önemlidir.  İslamcı Müslüman Kardeşler tipi bir gelenekten gelen Milli Görüş çizgisi, Suriye’de “Nusayri” seküler düzenin değişmesi ve onun yerine İslamcı-Sünni bir rejim kurulması konusunu öncelikler sıralamasında en üste koydular ve bu uğurda çalıştılar. Gayet iyi bildikleri üzere, Suriye’deki muhalefetin adı her ne kadar “demokratik” sıfatını da taşıyor olsa, bu cihatçı fanatik grupların demokrasi ve insan haklarıyla alakaları yoktu. Fakat Ankara’da, ideolojik ve dünya görüşü benzerliği nedeniyle Suriye’deki Esad karşıtı bu cihatçılara “bizim çocuklar” olarak bakan bir kadro işbaşındaydı. Bu dönemde devlet eliyle Suriye’deki cihatçılara silah, mühimmat ve lojistik destek sağlandı, bunlarla istihbari paylaşımlarda bulunuldu, Suriye’den gasp ettikleri petrolün piyasalara nakli – elbet belli bir komisyon karşılığında – sağlandı. Dahası, cihatçıların yaralıları Türkiye’deki devlete ait sağlık kurumlarında tedavi edildi. IŞİD ve El-Nusra gibi barbar çetelere katılmak isteyen cihatçı fanatiklere Türk topraklarını transit geçiş güzergâhı olarak kullanmaları izni verildi. Bu dönemde Ankara bir NATO üyesi olarak ABD ve NATO güçleriyle işbirliği ve koordinasyon içinde hareket ediyor görünüyor, cihatçılara yönelik desteğini el altından yapıyordu. MİT Tırları haberinin ardından foya meydana çıktı, takke düştü ve kel göründü! Bunun üzerine ABD sahada PYD’ye verdiği desteği maksimum seviyeye çıkardı. Bu döneme kadar Ankara zaten PYD ile olağan ilişkiler içindeydi. PYD’nin üst yöneticileriyle görüşmekte, hatta PYD ve Irak Kürdistan Yönetimi arasındaki Kobani’nin işgali sonrası gerçekleşen askeri işbirliğini desteklemekteydi. Bu uğurda Türk sınırları Peşmerge güçlerine açıldı ve Irak’tan Suriye topraklarına Türkiye üzerinden giriş yapmaları sağlandı. ABD Suriye Kürtleriyle işbirliğini arttırdığında Ankara’daki hava buydu.

Tüm bunlar olurken, Suriye’de sahada Rusya, Esad rejimi ile işbirliği içinde, Fırat’ın batısını tümüyle kontrol etmeye başlamıştı. Moskova Ankara’nın sahada cihatçılara destek olmasından en az Washington kadar rahatsızdı. Ruslar, Kürtlerin IŞİD’e karşı mücadele etmesi, Esad gibi seküler bir Suriye talep etmesi, bölgede Türkiye ile arada tampon oluşturması gibi konularda ABD ile paralel düşünüyorlardı.

Türkiye’de Avrasyacı ekip ABD’den ziyade Rusya ile bu bölgede daha rahat işbirliği yapılabileceğine inanıyordu. Türkiye’de kendi Kürt politikalarını 17 Aralık sonrasında Erdoğan’a dayatan Ergenekoncu Avrasyacı dinamik, iç politikada Kürt açılımı ya da Çözüm Süreci gibi siyasi çözüm odaklı yaklaşımları sonlandırmış, 1990’ların askeri ve şahin politikalarını Güneydoğu’da uygulamaya başlamıştı. PKK ile organik olmasa da ideolojik ve stratejik yakınlığa sahip Suriye Kürtlerinin Suriye’nin kuzeyinde, Türk sınırına bitişik bir fiili otonom bölgede kontrol sahibi olmasını Türkiye’nin güvenliği için çok ciddi bir tehdit olarak görüyorlardı. Bu nedenle, Suriye Kürtlerini destekleyen ABD’ye karşı tezleri güçlenmişti. Özellikle 15 Temmuz sonrasında, Avrasyacı derin yapı Erdoğan üzerinde daha da etkin olmuş, hem içerde hem de dışarıda Kürt karşıtı pozisyonda, AKP ve MHP’yi birleştirmiş, hâkim söylemini muhalefete de benimsetmişti. CHP ve İYİ Parti’deki nasyonalist kanatlar Erdoğan’a karşı da olsalar, içerde ve dışarıda şahinleşen Kürt politikalarını memnuniyetle desteklemekteydiler.

ABD Kürtlere destek olan, hatta 15 Temmuz’un arkasında olan “kötü” olarak takdim edildiğinde ve bu algı Türkiye’de havuz tarafından halka pompalanmaya başladığında, bu algı dönüşümünün sahaya yansıması, ABD’den Rusya’ya doğru bir askeri-istihbari yönelim değişimi şeklinde oldu. Başlarda Esad karşıtlığı üzerine kurulu olan Suriye politikaları, giderek Esad’a rağmen Rusyacı bir mahiyete büründü. Sonra da Moskova’nın Astana sürecinde ve Erdoğan’la kurduğu özel ilişkilerde Esad’ı tümüyle gündemden çıkartan ve ilişkileri rasyonelleştiren bir hal aldı. Böylece, Türkiye 15 Temmuz sonrasında Suriye’de sahada tümüyle eski politikalarından ricat etmiş, savunmaya çekilmişti. Hem ABD ile hem de Rusya ile ilişkilerde Kürt kartı her iki büyük gücün de elinde birer asa dönüşmüştü. Türkiye Suriye’de hedef küçültmüş, Emevi Camii’nde namazdan Suriye’de ne pahasına olursa olsun Kürtlerin statü elde etmesini engellemeye yönelik bir savunma pozisyonuna çekilmişti.

“Stratejik derinlik”

15 Temmuz öncesinde Rus uçağını düşürecek kadar gemi azıya alan ve NATO’nun şımarık İslamcı çocuğu rolünde bir süre hayalden hayale koşan “stratejik derinlik” dış politikası fiyaskoyla sonuçlanmış, bir zamanlar Türk dış politikasının mimarı diye yere göğe sığdıramadıkları Ahmet Davutoğlu Pelikan müdahalesiyle azledildikten sonra, ustaca bir manevrayla dış politikanın da iç politikanın da kontrolü tümüyle Avrasyacı Ergenekoncu yapıya geçmişti! Daha önce işaret ettiğim “Batı altımızı oyuyor”, “Sevr’den beri bizi bölmek ve parçalamak istiyorlar” türü söylemler üzerinden Batı karşıtlığı topluma kodlanmış ve toplum endoktrine edilmişti. 15 Temmuz’da “Türkiye’yi yıkmak isteyen ABD” söylemi üzerinden oluşturulan yeni algı, Suriye’de “kahramanca mücadele eden ordu” güzellemesiyle beraber, ülke içerde de dışarıda da savaşkan bir atmosfere sokulmuştu. İçeride HDP’ye karşı kullanılan bu yeni algı, böylece hem Erdoğan’ın Avrasyacı güçle beraber hareket etmesinin garantisini oluşturuyor, hem de CHP üzerinden nasyonalistlere (ulusalcılara) güç devşiriyordu. MHP de Çözüm sürecinin bitirilmesinden memnundu. Türkiye iç politikasında ABD algısı dibe vururken Rusya “güvenilir ortak” olarak ön plana çıkıyordu. İktidar da muhalefet de NATO’dan uzaklaşan ve Moskova yörüngesine kayan Türkiye’den şikâyetçi değildi.

Bu durumda Rusya gayet akıllı bir politikayla bir taşta birkaç kuşu vuruyor, hatta belki de yakın tarihindeki en ciddi stratejik-jeopolitik kazanımları elde ediyordu. Tartus’ta Akdeniz’e açılan limanını askeri olarak işlevselleştiren Rusya, Akdeniz kıyı hattında hava sahasını kontrol ederek ve karada da Türkiye’yi çevreleyerek Ortadoğu’da çok stratejik bir güç haline geliyordu. Dahası Türkiye’yi kendisine bağlayarak NATO’yu (Atlantik gücünü) zayıflatıyor, dahası kendi nükleer teknolojisine, silah sistemlerine, fosil enerji kaynaklarına çok iyi bir müşteri buluyordu. Ukrayna-Gürcistan-Suriye hattında eksik olan güzergâh olarak Türkiye’yi yanına alarak Soğuk Savaş sonrasındaki en üst güç seviyesine tırmanıyordu.

YORUM YAZIN

Lütfen yorumunuzu yazın
Lütfen isminizi girin