SETA raporunun düşündürdükleri

YORUM | Prof. Dr. MEHMET EFE ÇAMAN

Batılı medya kuruluşlarının Türkiye’ye olan ilgisi, diğer ülkelere olan ilgilerinden farklı değil. Elbette Türkiye bir NATO ülkesi ve jeopolitik konumu nedeniyle biraz daha fazla ilgi görüyor. Avrupa ile Asya güzergâhında bir geçiş coğrafyası olan Türkiye’de yaşanan istikrarsızlaşma ve kötüye gidiş, Avrupa güvenliği ile doğrudan ilintili bir konu. Yani olay salt “akademik ilgi” perspektifinden değerlendirilemeyecek kadar stratejik.

Peki, neden son yıllarda Batılı yayın kuruluşları Türkçe yayınlara geçti ya da var olan yayınlarını arttırdı? Nedeni çok basit! Çünkü Türkiye’de medya tümüyle rejimin propaganda enstrümanına dönüştürüldü. Eleştirel medya kuruluşlarını birbiri ardına fabrikasyon gerekçelerle hukuksuzca kapatan ve taşınır-taşınmaz mal varlıklarına el koyan tırnak içindeki devlet, böylece diğer taraftan bunların dışındaki medya kuruluşlarına gözdağı verdi. Böylelikle kimine sopa, kimineyse havuç göstererek “haber ve yorum” tekeli kurdu. Böylelikle 1984 vari bir “olanın deformasyonu”, tarihin yeniden yazılması ve dezenformasyon evresine geçildi. 17 Aralık yolsuzluk skandalının ardından 15 Temmuz’da kadar olan süre zarfında, ulusal ve yerel düzeyde yüzlerce medya kuruluşu kapatıldı. Havuz olarak tabir edilen ve rejimin organik parçası olan basın ve medya dışında, yarı-otonom kuruluşlar da sonunda tümüyle havlu atarak teslim oldu. Doğan Grubu’nun içler acısı hali meydanda. Bu nedenle detaylarına girmiyorum. Mesele şu: Batılı yayın kuruluşları Türkiye menşeli haberleri bu yapıya yaslanarak elde edemeyeceklerini gördüler. Bu nedenle Türkiye konusuna daha bir özenle eğildiler, eğiliyorlar. Örneğin Türkiye’deki kanalizasyon medyasının görmek istemediği haberler böylece ülke dışına çıkartılıp küresel kamuoyu ile paylaşılıyor. Bu durum elbette Ankara’da bazılarının uykularını kaçırıyor. Oysa dünyayı da keşke Türkiye gibi yalan-yanlış haber bombardımanına tabi tutmak ve Türkiye algısını yönetmek ne harika olurdu, değil mi?

İslamcıların “düşünce kuruluşu” SETA, oldum olası AKP’nin bir tür bilgi havuzudur. Okur-yazarlık sorunu had seviyede olan ve bir türlü entelektüel çıkartamayan İslamcılar, SETA vakfında aralarından çıkan en parlak beyinleri toplayarak önceleri siyasi stratejiler geliştiren bir yapı elde ettiler. Sonraları bu yapı rejimin fiillerinin izahatına ve haklı çıkartılmasına yönelik hareket eden bir tür vakanüvislik ve güzelleme makinesine dönüştürüldü. Yok edilen hukuk devleti, başlayan anayasasız rejim, takibat politikaları ve hukuksuzluklar, SETA tarafından yazılan kurgu-akademik raporlarla eğilip bükülerek dünya kamuoyu ile paylaşıldı. Bu yapılırken rejim diskuru kullanıldı.

Bilim kurgu bir öykü yazacaksanız, her şeyden önce kurgu kısmını iyi oturtacaksınız. Bu yapılmazsa senaryo fazla sırıtır. Alıcısı azalır. SETA’nın görevi biraz bu tür bir görevi çağrıştırıyor. Önemli olan yazdıkları öykünün (manipüle edilmiş olaylar dizgisinin) kendi içinde tutarlı olma durumunu maksimize etmek. Orada çalışan sosyal bilimcilerin doktoralarını böylesi bir iş için satmaları elbette onların kendi şahsiyetleri ve değerleri ile alakalı bir konu. Ancak iş artık fişlemelere kadar vardırıldığına göre, bu “meslektaşların” ileride hukuka dönüş gerçekleştiğinde Türkiye’de ve dünyada mesleklerini icra edebilme olasılıklarının son derece düşük olacağı gerçeğinin yanı sıra, hukuk önünde hesap vermek durumunda kalacakları da bir gerçek. Dediğim gibi, eğer Türkiye normalleşebilirse! Belli ki bu meslektaşlar tüm senaryoyu Türkiye’nin bu rejiminin kalıcı olacağı ana varsayımına dayandırıyorlar. Bu onları biraz daha rejime bağımlı kılıyor. Yaz denileni yazmak durumundalar. Artık ipin ucu kaçmış durumda ne de olsa. Ne acı bir şey. En azından benim için! Çünkü hiçbir şey, insanın kendisine olan saygısının önünde olamaz. Bir insan baskıcı-otoriter bir anti demokratik rejimin avukatlığını üstlenirse kendisine saygı duyabilir mi? Bilemiyorum. Bu sanırım SETA’cı “akademisyenler” için fazlaca bir sorun teşkil etmiyor olmalı. Parası mı iyidir? Tabi “emeklerinin” karşılığını alıyorlardır, orası kesin! Ama onurun ve şahsiyetin rayici nedir, bunu en iyi onlar yanıtlar. Tıpkı Nürnberg Mahkemelerinin önünde hesap veren rejim yalakası bilim insanları, yargıçlar ve bürokratlar gibi, onlara da bir gün bir savcı yaptıkları alçaklığın maddi rayicini soracak mıdır?

Gerçek şu ki, bugün Türkiye toplumunun çok büyük bir bölümü Saray tarafından kontrol edilen bir “bilgi akışı” ile endoktrine ediliyor. Kitleler, ki buna ana muhalefet de dâhil, rejimin ana diskurunu, yani söylemini sorgulamadan kabul ediyor. Bu söylemin üzerine inşa edilmiş olan senaryo, rejimin yeni tarih yazımına dayanıyor. Bu yeni tarih yazımının ana ötekileri dışarıda Batı (başta ABD olmak üzere, NATO ve AB), içeride ise “FETÖ” denilen Cemaat ile Kürt Hareketi. Rejimin ana ötekisi değer olarak “liberal demokrasi”. İçindeki tüm haklarla, ana felsefeyle, siyasi sistemle, özgürlük konseptiyle beraber, bu liberal demokrasi, bir tür Batı tuzağı olarak lanse ediliyor. Tıpkı Rusya gibi, Ankara rejimi de bu saçma sapan algıyı topluma benimsetebilmek için medya kontrolüne ihtiyaç duyuyor. Hitler Almanya’sındaki Goebbels stratejisinden bu yana bu alanda fazla bir şey değişmedi. Tek değişen, ilerleyen teknolojiyle beraber çok sesliliğin artması! Bunun devletlere maliyeti, medya kontrolünün daha karmaşık ve pahalı hale gelmesi. Erdoğan ve rejim bunu iyi fonlamış olsa da, şimdilerde Batılı medya kuruluşlarının internet üzerinden sağladığı haberler, rejimin işini zorlaştırıyor. Tıpkı Vikipedya’yı yasakladıkları gibi, bu tür kanalları da yasaklamak planı üzerinde çalışıyorlar mıdır? Bilemem. Zıvanadan çıkmış rejim karar alıcılarının bugüne dek “yapamazlar, o kadar da değil!” denen ger şeyi birbiri ardına bir güzel yaptıklarını dikkate alacak olursak, bu konuda da bir açık kapı bırakmak gerekir kanımca. Çünkü rejim, köşeye sıkıştıkça sertleşmek zorunda kalıyor. Yani daha çok risk alıyor. Ve bir o kadar da kendisi gibi olan rejimlerle daha yakın işbirliğine yöneliyor. Başta Kremlin olmak üzere, bu yeni ligde kitlelerin nasıl beynin yıkamasına maruz bırakıldıkları ortada! Rusya’da, İran’da ve Çin’de kamuoyu geniş anlamda bu medya manipülasyonu sistemi ile rejimlerine ciddi bir destek veriyor. Liberal demokrasinin önündeki ana meydan okuma bu kısır döngünün kırılması.

Yurtdışı menşeli özgür haber kanallarının yaygınlaşması otoriter rejimlerin bilgi ve enformasyon tekelini kırabilir mi? Bunun internet ve akıllı telefonların yaygın halde kullanıldığı Türkiye gibi ülkelerde işe yarayabileceğini düşünüyorum. Başlıca medya kuruluşlarının Türkçe servislerinin olması, demokrasi yanlısı güçler için oldukça önemli bir kazanım.

Bu noktada Türkiye’deki muhaliflerin kamplara ayrışmış olması, en önemli dezavantaj. Eleştirilecek Türkiye “öyküsünün” ana hatları konusunda uyum halinde olmayan, birbiriyle çelişkili algıları bulunan üç ana grup var. Ulusalcı Türk solu mecraları, Kürt Hareketi mecraları ve Cemaat’e yakın mecralar. Bu üçü arasında herkesin sorunlarını en fazla dillendiren, Cemaat yakınında olan haber mecraları görünüyor. Sol tandanslı grup, Cemaat yakını bireylerin sorunlarını ısrarla gündeme almıyor. Kürtler de öyle. Bu durum, Batılı medya kuruluşlarının Türkiye’deki rejim karşıtı haber politikalarını etkisizleştiriyor. Bu medya mecraları, Türkiye kökenli haberlerde genelde sol ve Kürt bilgi akışını barem alıyor.

Bu sorunların aşılması için çalışmak lazım.

1 YORUM

  1. Turkiyede olan bitenin en kisa en net tanimini adini kim koyacak cok merak ediyorum, cember cok buyuk bir hizla daraliyor. Mehmet efe bey kisa ve net tanima cok yaklasti …Turkiyede kim kime nicin saldiriyor cok yakinda bilecegiz. Tesekkurler Mehmet bey.

YORUM YAZIN

Lütfen yorumunuzu yazın
Lütfen isminizi girin