Şerif Hüseyin Osmanlı’ya karşı neden ve nasıl isyan etti?

Şerif Hüseyin

Yorum | Dr. Yüksel Nizamoğlu

10 Haziran 1916 tarihi Osmanlı tarihinde önemli bir dönüm noktasıydı. Bu tarihte Mekke Emiri Şerif Hüseyin Osmanlı Devleti’ne karşı ayaklanmış ve böylece İtilaf devletlerine karşı savaşan Osmanlı ordusu için “Müslümanın Müslümana karşı savaşacağı” bir cephe açılmıştı. Hüseyin’in isyanı genel bir isyana dönüşmese de Osmanlı Devleti’nin yenilmesiyle Arap toprakları elde çıktı.

Mekke Emirinin isyanının izahı çok kolay değildi. Bu nedenle İttihatçılar tarafından ve Cumhuriyet döneminde isyan genellikle “Arapların ihaneti” ve “Lawrence’in entrikaları” ile açıklanarak asıl faktörler görmezden gelindi. Hâlbuki bu isyan uzun yılların biriken problemlerinin bir sonucuydu ve çözümlerin ertelenmesinin böyle bir isyana yol açması kaçınılmazdı.

İsyanın Anlaşılabilmesi İçin

Şerif Hüseyin 10 Haziran’da isyan ettiğinde bir beyanname yayınlayarak isyan gerekçelerini açıkladı.

Beyannamede İttihatçıları suçluyor, Padişah-Halife’nin etkisizleştirilmesinden ve Abdullah Cevdet’in çıkardığı “İçtihad” mecmuasının dine karşı tutumundan duyduğu rahatsızlığı ifade ediyordu. Hüseyin, Müslüman bir devlete karşı isyanını da Hıristiyan devletlerin de birbirleriyle savaşmasıyla açıklıyordu.

Hüseyin’in bundan sonraki propagandalarında da benzer açıklamalar yer alsa da en önemli hassasiyetini Padişah-Halife’yi karşısına almamak oluşturuyordu. Bu nedenle hedefinde genellikle İttihat ve Terakki’nin uygulamaları vardı.

Elbette isyanın tek nedeni İttihatçıların politikaları değildi. Tanzimat devrinde Osmanlı ülkesinin hemen her yerinde kademeli bir şekilde başlayan “merkezileştirme” siyaseti, demiryolunun Medine’ye kadar ulaştırılması, Vali-Emir çatışmasının önüne bir türlü geçilememesi, Arap milliyetçiliğinin giderek güçlenmesi ve ilave olarak İngilizlerin Osmanlı orduları karşısında yeni bir cephe açmak istemeleri isyanın diğer nedenlerini oluşturmaktaydı.

Şerif Hüseyin ve Oğulları

Osmanlı Devleti 1517’de Hicaz’ı aldıktan sonra idareyi Hz. Hasan’ın soyundan gelen ve “Emir-i Mekke” denilen Şeriflere bırakmıştı. İstanbul, Hicaz’la daha çok haccın organize edilmesi ve hac güvenliğinin sağlanması yönüyle ilgilenmekteydi.

Tanzimat döneminde ise Hicaz’da emirin yanında İstanbul’dan tayin edilen bir vali görev yapmaya başladı. Bu durum çoğu zaman “Vali-Emir” çatışmasına yol açmakta ve genellikle valinin görevden alınmasıyla sonuçlanmaktaydı.

Emir ailesinin İstanbul’dan bağımsız hareket etmeleri de önemli bir problemdi. Böyle durumlarda emir görevden alınıyor ve yerine yenisi tayin ediliyordu.

Şerif Hüseyin de uzun süre İstanbul’da “mecburi ikamete tâbi tutulmuş”, bu durum kendisinin Osmanlı siyasetinin dengelerini yakından tanımasında etkili olmuştu.

Hüseyin’in dört oğlu (Abdullah, Faysal, Zeyd ve Ali) da isyana giden süreçte Emir için bir avantaj olmuştur. İleride “kral olacak” Abdullah ve Faysal, Meşrutiyet devrinde Hicaz’ın temsilcisi olarak Meclis’te yer almışlar, ayrıca bu iki kardeş İngilizlerle yapılan müzakerelerde de babalarını temsil etmişlerdi.

Abdülhamit

Tanzimat döneminde başlayan merkezileşme siyaseti Abdülhamit devrinde de devam etti. Ancak Abdülhamit azınlıkların bağımsızlık sürecine girmesiyle “Panislamizm” siyasetiyle devleti ayakta tutmaya çalıştı. Bu siyasette “Halifelik” vurgusu ve İslam her zaman ön plandaydı. Dolayısıyla Mekke ve Medine’nin yer aldığı Hicaz’a ve bölgenin yerel yöneticisi olan Mekke Emiri’ne karşı siyasetin esasları da bu istikametteydi.

Abdülhamit, demiryolunu Medine’ye kadar uzatma başarısını gösterdi. Böylece merkezileştirme siyasetinde yüzyıllardır devlet otoritesinin çok az hissedildiği Hicaz bölgesinde de önemli bir adım atıldı. Bundan sonraki aşama ise demiryolunun Mekke’ye kadar uzatılmasıydı.

Meşrutiyetin ilanından kısa bir süre sonra Şerif Hüseyin, Mekke emiri tayin edilerek görkemli bir merasimle Hicaz’a uğurlandı.

Sekiz yıl sonra Osmanlı Devleti’ne karşı isyan edecek Hüseyin’in tayininde Abdülhamit’in mi yoksa İttihatçıların mı etkili olduğu bugün de bir tartışma konusudur. Ancak meşrutiyetin ilanından sonraki kısa sürede İttihatçıların yönetimde henüz tam bir hâkimiyet kuramadıkları dikkate alınırsa tayinde Abdülhamit’in daha etkili olduğu ileri sürülebilir. O zaman da akla Hüseyin’i yakından tanıyan Padişah’ın nasıl böyle bir hata yaptığı sorusu gelmektedir.

İttihat ve Terakki

Hüseyin, 1908’de emir olduktan sonra Hicaz’da kısa zamanda otoritesini sağlamlaştırdı. Bu durum Vali-Emir çekişmesini artırmakta ve Hüseyin, sürekli olarak valilerden şikâyet etmekteydi.

İttihatçıların önemli bir hamlesi de Medine’yi ayrı bir sancak yaparak buranın yönetimini Hüseyin’den almak oldu. Hüseyin de “Urban” denilen bedevileri demiryolu hattına saldırtarak merkezileştirme politikalarının önüne geçmeye çalıştı.

İttihatçılar Urban’a para vererek isyanları bastırmaya çalıştılar. İttihatçılar ayrıca malzemeleri hazır olduğu halde “Hüseyin’in tepkisi nedeniyle” demiryolunun Mekke’ye uzatılmasından vazgeçtiler. Hüseyin böylece önemli bir hedefine daha ulaştı.

Bu arada İttihatçıların Abdülhamit’in “Panislamizm” siyaseti yerine birçok alanda “seküler” bir anlayışı benimsemeleri, Şerif Hüseyin’in tepkisine neden oluyordu. İttihat ve Terakki’nin bu tür politikaları Hüseyin’e Osmanlı’dan ayrılmak için “meşru” gerekçeler de sunmaktaydı. Nitekim isyan beyannamelerinde bu hususlar hep ön planda yer almıştır.

Arap Milliyetçi Dernekleri  

Başlangıçta Dürzi ve Hıristiyan Araplar arasında ortaya çıkan “Arap milliyetçiliği” düşüncesi, gizli örgütler ve çeşitli kulüpler aracılığıyla Müslümanları da etkilemişti. Bunlar içinde Arapların özerkliğini savunan el-Kahtaniyye ve bağımsızlıktan yana bir siyaset izleyen el-Fetat önemli ölçüde etkinlik kazanmışlardı.

Cemal Paşa

Arap milliyetçi örgütleri, bütün Arap topraklarına hâkim olmayı amaçlayan Şerif Hüseyin’e hiç de sıcak bakmadılar. Ancak Birinci Dünya Savaşı’nda IV. Ordu Komutanı olarak Şam’a gelip Suriye valiliğini de üstlenen Cemal Paşa’nın “muhtemel bir Arap isyanını” önlemek için izlediği “şiddet yanlısı siyaset”, Arap milliyetçilerinin Hüseyin’in isyanına destek vermelerine zemin hazırladı.

Cemal Paşa’nın çeşitli gerekçelerle önde gelen Arap liderlerini idam ettirmesi, Arap milliyetçiliğinin körüklenmesinde ve o zamana kadar isyan için tereddütlü gözüken Şerif ailesinin harekete geçmesinde önemli bir faktör oldu.

Yine tehcir edilen Ermenilerin Suriye’ye gönderilmeleri bölge halkında benzer bir tehcirin kendilerine de yapılacağı endişesini güçlendirdi. Nitekim Cemal Paşa’nın direktifleriyle önce Suriye’de, isyanın başlamasından sonra da Medine’de binlerce Arap Anadolu’ya sürgüne gönderildi.

Vali Vehip Bey

İttihatçıların Hicaz’a dönük politikalarının en önemli göstergelerinden birisi Enver Paşa’ya yakınlığıyla bilinen Vehip Bey’in önce 22. Hicaz Tümeni’ne komutan tayin edilmesi ve sonra da Hicaz Vali Vekilliği görevini de üstlenmesidir.

Vali Vehip Bey

Vehip Bey, İttihatçıların güven duymadıkları Şerif Hüseyin’i önce kontrol etmeye daha sonra da “bertaraf etmeye” yönelik bir politika izledi. Bu durum Vehip Bey’le Hüseyin’in karşı karşıya gelmesiyle sonuçlandı.

Emir, Vali’nin yetkilerini sınırlandırmasından şikâyet etmekte ve değiştirilmesini istemekteydi. Vehip Bey ise Hüseyin’in tasfiye edilmesinden yana olup bu isteğini İstanbul’a ısrarla bildirmekteydi. Ancak Vehip Bey’e göre Emir’in tasfiyesi için Hicaz’a takviye kuvvet gönderilmesi gerekliydi. Nitekim bu kuvvet hiçbir zaman gönderilmedi.

Birinci Dünya Savaşı’nın başlamasıyla İttihatçıların Hicaz’a yönelik politikaları da değişikliğe uğradı. Vehip Bey’e verilen yeni direktif “Emir’e hüsn-i muamele edilmesiydi”.

Vehip Bey 1915 yılı başında Kanal Seferi için Hicaz’dan ayrıldı ve yerine yeni vali olarak Galip Paşa (Pasiner) tayin edildi. Böylece Şerif Hüseyin amacına ulaşmış ve “ceberut” olarak nitelediği Vehip Bey’in uzaklaştırılmasıyla isyan için elverişli bir zemin elde etmişti.

İngilizler

Elbette isyanın diğer tarafında İngilizler bulunuyordu. Şerif Hüseyin’in, oğlu Abdullah vasıtasıyla İngiltere adına Mısır Yüksek Komiseri Kitchener’le pazarlıkları daha 1913’de başlamıştı. İngilizler başlangıçta böyle bir isyana sıcak bakmasalar da Birinci Dünya Savaşı,  pazarlıkları farklı bir aşamaya taşıdı.

Bu süreçte Hüseyin, “bütün Arap ülkelerinin kralı” olmayı istese de İngilizler kendisini sınırlamaya çalıştılar. Hatta gizli anlaşmalarda Hüseyin’e verileceği vaat edilen Suriye ve Lübnan aynı zamanda Fransızlara vaat edilmişti.

İngilizler özellikle Çanakkale’deki mağlubiyetleri sonrasında bir Arap isyanını başlatmaya karar verdiler ve Gelibolu’yu tahliye ettikten beş ay sonra Hüseyin’in isyan etmesini sağladılar. Bu isyanla bütün Arapların Osmanlı Devleti’ne karşı isyan edeceğini ve böylece Osmanlı ordusunun şartları çok ağır bir cephede mücadele edeceğini hesapladılar.

İngilizlerin bütün Arapların isyan edeceği düşüncesi doğru çıkmasa da Şerif Hüseyin isyanı Hicaz Fırkası ve Medine Muhafız Komutanlığı birliklerinin savaşın sonuna kadar bu asilerle uğraşmasına ve özellikle demiryoluna yapılan saldırılar nedeniyle hat boyunca kuvvet bulundurulmasına neden oldu.

Savaş sonunda ise Arap topraklarında yüzyıllardır devam eden Osmanlı egemenliğinin sona ermesiyle bölgede küçüklü büyüklü birçok Arap devleti kuruldu.

Kaynaklar: Y. Nizamoğlu, “Birinci Dünya Savaşında Hicaz Cephesi”, Birinci Dünya Savaşında Osmanlı Devleti, İstanbul, 2014; Kral Abdullah, Biz Osmanlıya Neden İsyan Ettik? , İstanbul, 2006; M. T. Çiçek, “İttihatçılar ve Şerif Hüseyin”, Tarih ve Toplum, S. 16, 2013; A. A. Allawi, Irak Kralı I. Faysal, İstanbul, 2014.

YORUM YAZIN

Lütfen yorumunuzu yazın
Lütfen isminizi girin