Savcı, gazetecilere neden ‘subliminal darbe’ suçlaması yaptı?

YORUM | AZİZ KAMİL CAN

15 Temmuz darbe teşebbüsünün ardından iki yıldan fazla bir süre geçti. Ancak bu zamana kadar dünya tarihindeki her askeri darbede (veya teşebbüsünde) yer alan “harekat planı” ortaya çıkarılmadı. Dahası, o gece esrarengiz birçok olay oldu ancak hiçbiri asla aydınlatılmadı.

Rehin alındığını söyleyen Genelkurmay Başkanı ve kuvvet komutanları ile darbe teşebbüsünü en az 6 saat önceden haber aldığı mahkeme kayıtlarıyla ortaya çıkan MİT Başkanının sessizlikleri ve AKP ilçe teşkilatlarına darbeden saatler önce, müstakbel darbe haberi verilmesine ve teşkilatların da gösteriler için hazırlık yaptığının soruşturma tutanaklarına geçmesine rağmen bu konun açıklanmaması da ayrı soru işaretleri! Şüpheleri gidermek amacıyla televizyon ekranlarında birkaç soru sormaya cesaret eden, yaşanan anormal olayları sorgulayan kimi avukat ve gazeteciler de apar topar ya tutuklandılar ya da haklarında soruşturma başlatılarak susturuldular.

Dolayısıyla dünyada benzerine rastlanmayacak kadar saçma ve komik bir darbe teşebbüsü sonrasında yapılan soruşturmada yüzlerce er ve askeri okul öğrencisi ağırlaştırılmış müebbet hapis cezası alırken, asıl sorumlulara ve sorulara yönelik sessizlik halen devam etmektedir.

Şüphesiz süreçte vahim olan soruşturmalardan bazıları da hükümeti açıktan eleştiren ve her yanlışını çekinmeden söyleyen bazı yazar ve gazetecilerle ilgili olanlardır. Hukuk, akıl ve vicdandan yoksun şekilde düzenlenen iddianamelerle birçok gazeteci ve yazar halen yargılanmaktadır. Bu tür davalardan birinin sanıklarından olan yazar Ahmet Altan, Emile Zola edasıyla bu saçmalığı ve yüzsüzlüğü olanca sanatıyla bir yıl sonra yargılanmaya başladığı mahkemede şöyle haykıracaktı:

“Milyonlarca insanın bir millete dönüşüp bir devlet kurmalarını sağlayan, güven kaynağı olan o dürüst güç; siyasetçiler, askerler, yöneticiler, partiler değil, yargıçlardır.  Milyonlarca dağınık inciyi, millet denen bir gerdanlığa çeviren sihirli bağ yargıçların mutlak dürüstlüğüdür. Devleti, silahlı çeteden ayıran yargıçların varlığıdır. Yargıcı yargıç yapan nedir peki? Diploması, cübbesi, kürsüsü değil; onun nerede ise tanrısal bir dürüstlüğe sahip olması ve insanların en küçük bir kuşku duymadan bu dürüstlüğe inanmasıdır. Yalancı bir tanrı olamayacağı gibi yalancı bir yargıç da olamaz. Yargıçlık vasfını kaybeden bir yargıç görevine devam ederse, onu o görevde tutan devlet de devlet olma vasfını yitirir. Bir yargıç mahkemede yalan söylediğinde kendi yargıçlığıyla birlikte devleti de yok eder.  Biz silahlı darbe yapmışız. İsnat edilen suç bu! Şimdi bu mahkemeye, bu ülkeye ve dünyanın bu davayla ilgilenen kesimlerine çok net biçimde şunu söylüyorum. Hakkımızdaki bu tuhaf iddialarla ilgili bir tek somut kanıt gösterin, ben bir daha savunma yapmayacağım ve hakkımda en ağır hüküm verilse bile temyize gitmeyeceğim. 15 Temmuz’da silahlı darbe yaptığımızın somut kanıtlarını bize ve dünyaya gösterin. Gösteremeyeceksiniz. Öyle bir kanıt olmadığını siz de biliyorsunuz, ben de biliyorum. Çünkü bu iddialar baştan aşağı yalan. Ya ‘somut kanıt yok’ deyip bu saçmalığa son vereceksiniz, ya ‘somut kanıtları’ göstereceksiniz ya da somut kanıtlar olmamasına rağmen ‘somut kanıtlar var’ demekte ısrar ederek dürüstlüğünüzü ve yargıçlık vasfınızı kaybedeceksiniz. Sizinle birlikte devlet de devlet olma vasfını kaybedecek.  Biz de sanık olmaktan çıkacağız. Yalan söyleyen, yargıçlık vasfını kaybetmiş yargıçlarla, devlet olma vasfını kaybetmiş silahlı bir çetenin elinde rehine olacağız.”

Ahmet Altan, kardeşi Mehmet Altan, Nazlı Ilıcak ve diğer üç gazetecinin, “subliminal mesaj” vererek darbecilere destek verdikleri, bu mesaj nedeniyle darbeden zaten haberdar oldukları ve teşvik ettikleri iddia edilmiş, bu iddia da önce yerel mahkeme tarafından, geçtiğimiz günlerde de istinaf mahkemesinden adeta kopyala yapıştır yöntemiyle kabul edilerek, verilen ağırlaştırılmış müebbet hapis cezaları onaylanmıştır.

Genç Cumhuriyet Savcısı’nın altına saklandığı “subliminal mesaj” kelimesi özenle seçilmişti. Çünkü bu önemli mesajın ne olduğunu savcı ve hakimler dışında anlayacak kimse olmayacaktı. Dolayısıyla anlama ve muhakeme etme kabiliyeti bulunmayan halkın “bu gazeteciler gerçekten niçin ceza aldılar?” şeklinde bir sorgulaması da söz konusu olmayacaktı.

Mahkumiyet gerekçesinin delilleri tam olarak aslında aşağıdaki ifadelerden ibaretti: Altan kardeşler ve Ilıcak hakkında; “Darbe girişiminden bir gün önce yayınlanan tv programında üç sanığın, ‘Darbenin artık kaçınılmaz olduğu’ yönünde konuşmalar yaptıkları ve mesaj verdikleri, program arasında yayına, ‘Yine yeşillendi fındık dalları’ şarkısının çalındığı, koyu yeşil bir fon üzerine büyük harflerle, ‘Anlayana sivrisinek az anlamayana…’ yazısı ile devam edildiği, katılımcıların buna kahkahalarla güldüğü, ‘Bir ümidimiz var’ başlığı altında vtr gösterildiği ve katılımcıların birden fazla kez darbeye ilişkin subliminal mesaj verdiği anlaşıldığından…”

Zaman gazetesi çalışanı olan sanıklar hakkında; “Zaman gazetesinin 20 saniye süren reklam filminin, olağanüstü ve tehdit durumlarında uyarı amaçlı çalınan siren sesleri eşliğinde boş görünümlü binaların, insansız sokakların olduğu terk edilmiş izlenimi veren bir yerleşim yerinin havadan çekilmiş görüntüleriyle başladığı, ardından gülen bir yeni doğmuş bebeğin ekrana geldiği, reklam filminin 5 Ekim 2015 günü yayınlandığı ve bir bebeğin normal doğum süresi 9 ay 10 gün olması nedeniyle bu sürenin hesap edildiğinde 15 Temmuz 2016’yı işaret ettiği, akabinde askeriyenin kullanmış olduğu zırhlı araçlara ait top sesi eşliğinde Zaman gazetesinin logosunun göründüğü, bu kısa reklam filminin sonunda duyulan top sesinin, başlangıçta gösterilen yerleşim yerinin bombalandığı algısını oluşturduğu, bu yönleriyle darbe iması yapıldığı ve reklam filmi ile örgütün ‘şifreli ve bilinçaltı mesaj verme’ amacını taşıdığı kabul edildiğinden…”

Savcının ve yargıçların “subliminal” vurgusu, zaman içinde yerini “görünümlü”, “izlenimi”, “yönünde”, “…vari” gibi terimlere bırakmıştır. Aslında seçilen tüm bu kelimelerin anlamı şu: “Tam olarak öyle dememiş olsalar da böyle demek istediler”, “açıkça söylemeseler de bunu kastettiler.” Oysa ceza hukukunda suçun sabitliği şarttı, varsayımlarla asla ceza verilemezdi.

TCK’ya göre verilebilen en ağır ceza hükmü, işte böyle bir “vehim” ve “varsayım” üzerine kurulmuştur. Ortaçağ mahkemelerinde hukuksuz idam kararları verilirken acaba bu nitelikte tuhaf gerekçelere sığınılıyor muydu bilmiyorum. Sanırım onlar bugünkü zalim muktedirlerden daha onurlu hükümler veriyorlardı. Zira, bu düşüncemi yabancı kuruluşlar da paylaşıyorlar.

BM Düşünce ve İfade Özgürlüğü Özel Raportörü ve AGİT Basın Özgürlüğü Temsilcisi konuyla ilgili yaptıkları; “Türk mahkemesinin 6 gazeteci hakkında çıkarmış olduğu müebbet hapis kararı, ifade ve basın özgürlüğüne benzeri görülmemiş bir saldırıdır.” tespitleriyle, böyle bir kararın hukuk literatüründe başka bir örneğinin bulunmadığını vurgulamışlardır.

İşte darbeye katıldığı kabul edilen ve örnek olarak gösterilen ama 200’den fazla kişinin aynı kaderi yaşadığı gazetecilerin suç teşkil eden eylemleri…

Ahmet Altan’ın deyimiyle “hukukun ırzına nasıl geçildiği”nin bir delili olan söz konusu iddianame ve mahkeme kararları, yeni Türkiye’nin hukuk sistemin en güzel özetidir aslında.

Elbette bu yeni sisteme herkes katkı sunmuştur. William Carr, Hitler biyografisi yazarı, şöyle diyor: “Almanya’nın felaketi tek başına Hitler değildir. Alman felaketinin sorumlusu, bir Hitler yaratan ve kendi kaderini onun ellerine kendi isteğiyle teslim eden Alman halkıdır.” Yaşanan ve yaşanacak muhtemel felaketleri halen görmeyenlere ne diyebilirim ki!

1 YORUM

  1. SEN AHMET ALTAN EVET BİR REHİNSİN…..

    Sen ve senin gibi vicdanlılar dışarıda kalsaydınız, 15 Temmuzun nasıl bir tiyatro olduğunu ortaya çıkarabilirdiniz diye rehinsiniz.

    Hamile kadınları tutklayan kimlerse,15 Temmuzu yapanlarda onlardır.

    700 bebek ve çocuğu cezaevine koyan kimlerse, 15 Temmuzu yapanlarda onlardır.

    Onbinlerce masumu haksız yere tutuklayan kimlerse,15 Temmuzu yapanlarda onlardır.

    Kürt şehirlerini yerle bir edenler kimlerse,15 Temmuzu yapanlarda onlardır.

    Ergenekonun, Balyozun hakim savcı gazeteci ve polislerini tutuklayan kimlerse,15 Temmuzu yapanlarda onlardır.

    F../PDY nasıl bir terör örgütüyse, bebeklerine dahi zülmediliyor daha bugüne kadar ne bir suikast, nede bir taşkınlık yapmamışlar…

    Bu tutuklanan onbinler 15 Temmuzu yapmış olsalardı, akıl mantık işi mi ki, tüm cinayetlerini YALNIZCA o gece yapsınlar, bir dahada silaha başvurmasınlar?????

    Musa Aksarayda

    Firavunun tüm zülmünü kaydediyor. Ve Kızıldenize gömülmeyinceye kadarda zülümlerin biteceğine inanmıyorum.

    Zalimler için yaşasın cehennem.

    Zalimler için yaşasın cehennem.

    Zalimler için yaşasın cehennem.

YORUM YAZIN

Lütfen yorumunuzu yazın
Lütfen isminizi girin