Saray’ın oksijen seviyesi düşmeye başladığında!

Konuk Yazar | Kadir Coşkun

Göstermelik bile olsa, canınız da sıkılsa, bazı cezaların suç ile birebir örtüşmediğini de görseniz, hukuk devleti ve hukuka saygılı olduğunuzu iddia ediyorsanız hislerinize hakim olmak zorundasınız. Toplumu kaostan kurtaran ilk temel esaslardan birisi, suç-ceza ilişkisinin, çerçevesi belli bir hukuk yörüngesinde dönüyor olması. Beşeri hukuk açısından da böyle dini hukuk açısından da. Vatansever görünüp yakıp-yıkmak, başkalarının gayr-i kanuni ve gayr-i dini, ifşa edilen şahsi günahlarında dini gayretini test etmek, anarşi ve hukuksuzluğa mazeret teşkil etmez.

Hukuktan bahsedilen yerde, seçmen tabanını, partili militanları ya da daha kötüsü tepetaklak giden ekonomiden dikkatleri başka yerlere çekmek için toplumsal öfkeyi pompalamanın affedilir bir cinayet olmadığını kabul etme durumundayız. Dolayısıyla, hukuken suçu sabit olmayan masumlar (dini açıdan günahkar da olsa!) hakkında, zalim, kahir, müstebit ve despot reflekslerin hepsine, oy oranlarına ve kudret şehvetlerine aldırmadan demokratik bir duruş belirlemek insani bir vazifedir.

Türkiye’de hukuğun varlığından bahsedilmiyor. Her şey, ev baskınları rezaleti ile başlıyor ve elini ovuşturan medya tetikçileri çığırtkanlığında toplumsal lince dönüşüyor. Şimdilik bu, gücü elinde bulunduranlar için çok iyi bir kamuflaj; astığı astık, kestiği kestik, yakıp, yıktığı ve kararttığı insan hayatlarının şu an hesabı sorulamayacak. Başkanlık Rejiminin, suçun faillerini, koruma altına alacak KHK’lar çıkarmasına engel hiç bir şey yok. Suç sicilleri kabarık devlet adamlarının, öncelikli gündemlerini, mevcut arşivlerin temizlenmesi oluşturuyor. Bu süre içerisinde, oy verenlerin günlük beklentilerini başka taraflarda gezdirmek önemli bir siyasi işçilik. Artık oltaya kim takılırsa, kıyamet onun üzerine kopacak.

Ekonominin bozulması, Dolar’ın her hafta yeni bir rekorla gündem tutması ile, muhalifleri sindirme ve mallarına çökme arasında ciddi bir birliktelik sözkonusu. Dolar, Sayın Başkan’ı dinlemeyip gemi azıya aldığında, iyi saatte olsunların düğmesine dokunulmuş oluyor ve bazen siyasi, bazen dini, bazen magazin dünyasının medya yüzleri karga-tulumba emniyete götürülüyor. Sonrasında ne oluyor, onu sadece kendisine bilgi sızdırılan medya erbabı biliyor.

Hangi Suçtan Yargılayacaksınız?

Adnan Hoca’yı, seksenli yılların sonlarında gençliğini yaşayan bizim akranlarımız bilir. O yıllarda da yine sansasyonel çıkışları ile gündeme gelmiş daha sonra hapse girmişti. Farklı isimler kullanarak yazdığı kitapların, ona ait olduğu biliniyordu ve Türkiye’de her zaman taze tutulan-özellikle yetmişli yılların başında- Yahudi aleyhtarlığına, Kitab-ı Mukaddes’ten bulduğu metinlerle benzin dökerek popüler olmuştu. Başarılı da oldu. Harun Yahya ismi ile çıkan kitabı, bir zaman kendilerini sağcı, muhafazakar, ülkücü, akıncı…gibi milli çeşnisi bol katkılarla ifade edenlerin başucu kitabı haline gelmişti. Akli dengesinin yerinde olmadığına dair bir rapor aldığı, o günlerde de konuşuluyordu.

Kaderin cilvesine bakın ki şimdi, İsrail ile olan ilişkileri ile gündeme geldi. Bu kanuni olarak bir suç teşkil etmiyor ama, şu an Adnan Hoca’nın toplumsal linç için konduğu hedefte, içtimai çılgınlığı köpürtecek, küllenmiş kinler için en güzel yakıt o. Türkiyedeki iktidarın, miting meydanlarında Yahudi aleyhtarlığı ile topladığı oya rağmen, İsrail ile hala sürmekte olan dostane ilişkilerin ağır yükünü, “Yahudi işbirlikçisi!” Adnan Hoca’dan çıkarmak pek iyi durmuyor ama, ülkenin kötü gidişine yeni yeni uyanan seçmenin öfkesi için Saray avlusunda birikenlerin önüne, müsrif ve bohemce bir hayatın sembolü haline gelen Adnan Hoca’nın atılması rastlantı değil. Türk Lirası olarak aldıkları maaşın, her ay “Amerikanın Keşif Kolu” Dolar önünde erimesine karşı “Bizim paralarımızı işte bu Adnan Hoca yiyor!” tesellisi biraz vakit kazandırabilir.

Adnan Hoca’nın hangi suçlarla yargılanacağı daha belli olmadan, tutuklanıp adliyeye götürülmesi süreci, Türk Hukuku, insanlık hem de din açısından tam bir cinayet. Bir zamanların meşhur Amerikan çizgi romanlarında, vahşi Batı’da suçluyu önce zifte sokup, sonra tavuk tüylerine yatırdıktan sonra yaşlı bir katıra ters bindirip, ahşap mahkeme binasına götürülmesinin modern bir versiyonunu gördük. Adamın neden suçlandığı bilinmediği için, kimin neye kızdığı da belli değil. Bayanlarla çektiği fotoğraflardan mı gıcık kapıyorsunuz? Sakalına mı kıl olduğunuz? Mehdiliğini sizin, veliyyü nimetinizden önce ilan ettiği için mi bu telaşınız? Mehdilik kaçtı ise Hilafet budalalığı hala boşta. Onu bari kaçırmayın. İyi de bunların hiç birisi mevcut kanunlara göre suç teşkil etmiyor ki!

Son beş yılda, tutuklamaların, gözaltıların, sorgulamaların devlet terörü ile, cezalandırmaya dönüştüğü Türkiye’de her şey birbirine karışmış durumda. Bir haftadır Adnan Hoca muhabbeti ile düşüp kalkan havuz medyasına rağmen, zavallı meczubun hangi suçlardan yargılanacağı bile belli olmadı. Eğer, ahlaki suçlardan yargılayacaksanız, adamın mal varlığı ile ne işiniz olabilir? İktidarın mübtela ve bağımlılık haline getirdiği şahsi mülklerin gasp edilip, ganimete dönüştürülmesi için daha makul izahlar bulmanız gerekiyor. Türkiye’nin Dolar karşısındaki düştüğü acınası durum, Adnan Hoca’nın ganimetleri ile örtülemeyecek boyutta.

Dindar Olmak Başka, Devrim Muhafızı Olmak Başka

Suç sabit olmadığı sürece, bazı ithamlarla tutuklanan şahısların insani haklarını korumak devlet ve hukukun yükümlülüğünde. Daha mahkeme önüne çıkmadan, sanık veya tutuklunun kendisi hakkında muhtemel cezalardan daha ağırını, kontrolünü kaybetmiş ve toplumsal linç için şehvetleri ateşlenen kalabalıklara teşhir etmenin hiç bir hukuki gerekçesi olamaz. Suç tesbit edilene kadar bereat-i zimmet korumak insanlık borcu.

Adnan Hoca, Türkiye gündemine, Dolar 5 YTL sınırına dayanmadan, Türkiye ekonomisi kötü alarm vermeden çok ama çok önceleri düşmüştü. Saray Bozacısı’nın şahidi, eski Diyanet İşleri Başkanı’nın daha bir kaç gün evvel, Adnan Hoca ile alakalı 2011 yılına ait ifşasına ne demeli? Diyanet İşleri’nin teslim edildiği eller bu derece kirli olunca, Adnan Hoca gibilerini yeni devrimin “Vurun Kahpeye”si haline getirmek iki günlük iş.

Temin ettiği geniş imkanlarla dinin bazı argümanlarını da kullanan Adnan Hoca, seküler yanı ağır basan Türk İnsanını kendinden haberdar ettiği gibi, başkalarının günahlarına herkesten fazla kızdığını göstererek, dini hassasiyetlerini dışa vurmayı iş edinen muhafazakar kesimi de kendisine düşman etti. Seküler kesimin, yaşam tarzlarını Türkiye’nin onlarca televizyon kanalından birisinde bulup seyretmeleri gayet normal iken, kendilerini dindar ve muhafazakar olarak tanımlayan camianın Adnan Hoca kanalında yayınlanan programlardan haberdar olmalarının izahı oldukça zor. Teknoloji çağında bir çok şeyden gayr-i ihtiyari haberdar olmak mahsursuz bir bahane olsa da, “Adnan Hoca, yine ne yapmış duydun mu?” günlük tecessüsü sıradan bir kulağa çalınma gibi durmuyor. Furkan Suresindeki “Rahman’ın kulları ki, yeryüzünde mütevazi olarak yürürler, cahiller kendilerine laf atarsa “Selam!” derler.” (Furkan, 63) ayet-i kerimesi, bu tür “kulacağa çalınma ya da kanalları gezerken gözüme çarptı!” bahanesine prim vermiyor.

“Adnan Hoca” operasyonu, dekolteliğin, İslami açıdan mahzurlu resim ve görüntülerin müsrifçe kullanıldığı, sabit olmamış suçların havada uçuştuğu haberler. İtirafçı olan bayanlar, ifade vermeye ya da itirafta bulunmaya, daha önce basında çıkan dekolte elbiseleriyle gitmiyorlar değil mi? Öyleyse, haberler neden ısrarla, plaj kıyafetleri ile veriliyor? Türkiye’deki medyanın dini temayüllerini test etme gibi bir gayretimiz yok ama, müslümanların çoğunluğunu oluşturan bir toplumda, bu tür günahların yayılmasına vesile, vasıta, daha kötüsü gönüllü olmak da Kur’an-ı Kerim’in yasakları arasında. Mümin olduğunda ısrar edenlerin Nur Suresi’nin herkesçe bilinen ayetini hatırlamaları gerekiyor; “İnananlar içinde, edepsizliğin yayılmasını isteyenler için dünyada da ahirette de acı bir azab vardır. Allah bilir, siz bilemezsiniz.” (Nur, 19) İnsanların mahrem hayatlarını evlerinin bacalarından takip edip, bununla medya hizmeti vermenin vehametini anlamak için İmam-Hatip mezunu olmak yeterli. Ama sakın, dindarlıkla, İslam’ı (müslüman göründükleri için!) bütün dünyaya rezil eden İran’dan mülhem Devrim Muhafızlığını birbirine karıştırmayın!

Türk dizilerinin reyting endişesiyle dükkan kapattıkları şu yaz günlerinde, devlet destekli “Adnan Oktar” komedisi Türk Seyircisini ne kadar meşgul edecek göreceğiz. Diziyi kurgulayanlar, piyasada her zaman karşılığı olan, aşk, para, mahrem ilişkiler, ihtiras, ihanet, itiraf ve orta gelirli halkın merakını gıcıklayan, zengin aile mahremiyetleri konularında oldukça cömert davranıyorlar. Halk “Ertuğrul” dizisinin pek işe yaramayan dini ve hamasi edebiyatından sıkılmışa benziyor.

Son seçimlerden istediğini rahatlıkla alan Saray’ın oksijen seviyesi hala problemli görünüyor. İçeride olmazsa olmaz ya da “Yangında İlk Kurtarılacaklar!” kategorisine girmeyenlerin, bir şekilde iç ya da orta avluya atılarak gözleri dönmüş Devrim Muhafızlarına peşkeş çekilmesi her zaman mümkün. Saray Kapısına dayanan azgın, kılıç artığı Yeniçeri guruhuna teslim edilmiş ve parça parça edilen kapıkulları az değil. O yüzden, bir kişi haricinde kimse kendisini güvende hissetmemeli.

Adnan Hoca, dini konularda söylediği şeylerle (Mehdiliğini ilan etmesi, dini açıdan, meczup ve akli dengesinin yerinde olmadığı, dolayısıyla cezai ehliyete sahip olamayacağı, önemli bir işaret!) ciddiye alınmayı hatta üzerinde durulmayı hak etmiyor. Eğer hukuki açıdan da, daha önce olduğu gibi akli dengesinin yerinde olmadığı anlaşılırsa, Adnan Hoca Komedisi, seksen milyonluk bir ülke, bir meczubu cezalandırıyor olma noktasında, çok kötü bir  trajedisinin ucuz figüranları haline gelecek. İğrenç bir senaryo için ne müsrif bir bütçe!

1 YORUM

  1. Agziniza saglik. Aslinda Adnan Oktar ve arkadaslarinin gozalti sonrasi, sanirim tr724’de ilk Naci Bey yazip “sucsuzluk karinesini” hatirlatmisti. Sonrasinda Tarik Bey de ayni meseleye dikkat cekti. Baskalari da dokundular. Sizinkisi en kapsamlisi olmus. Tebrikler…

YORUM YAZIN

Lütfen yorumunuzu yazın
Lütfen isminizi girin