Ramazan’la açılan kapılar

0

Yorum | Mehmet Ali Özcan / @mehmet_aliozcan

Allah, kâinatta her şeyi çift/zıt yaratmıştır ve bizler bunun sayesinde bilgi sahibi olup hayatımızı devam ettirebiliyoruz. Allah’ın zatı haricinde Cennet-Cehennem, dünya-ahiret, iyi-kötü, elektron-proton, tatlı-acı, melek-şeytan, beyaz-siyah gibi her şeyin bir karşıtı vardır.

Bu zıtlıklar, yaşadığımız imtihan dünyasının bir parçası ve bizim bunlara yaklaşım tarzımız ahirette değerlendirmeye tabi tutulacak. Düşünce ve davranışlarımız, kefelerine müspet ve menfi adını verebileceğimiz, şaşmaz adalet terazisine konulduktan sonra ebedi yaşayacağımız yurdumuz belli olacak.

Nefes alamayan kabir ehlinin, ahiretteki yurdu adına artık yapabileceği pek bir şey yok. Bizler ise nefes alabiliyor olmanın verdiği imkânlar sayesinde Allah’ın rızasını kazanabilmek için daha çok şey yapabiliriz. Azrail’in ziyaret vaktini bilemediğimizden, her fırsatı değerlendirmek gerekir.

İşte rahmet ve bereket iklimi olan Ramazan bu fırsatlardan biridir. Bu iklimde melekleşmek, hatta melekleri bile geride bırakacak bir seviye kazanmak mümkündür. Peygamber Efendimiz (sav) bizler için örnek bir şahsiyet olduğuna göre ve O, melekleri aşıp Allah’ın en sevdiği kul olduğuna göre bizlere düşen de O’nun yolundan gitmek ve geçtiği kapıları zorlamak olmalıdır.

Ramazan ayında, tuttuğumuz oruç ve diğer faaliyetlerimizle melekleşme yolunda adımlar atarız. Muvakkaten de olsa yeme-içme ve benzeri şeylerden uzak durmak ve melekler gibi her an Allah’ı anmak suretiyle nefsimizi dize getirme, olumsuz davranışlarımızı rehabilite etme ile Allah’a layık kul ve Efendimiz’e layık ümmet olma yolunda ilerleyebiliriz.

İnsanî bütün duyguların ifrat ve tefridinden kurtulup, sırat-ı müstakimde yol almak ve bunu devam ettirebilmek için oruç ideal bir ibadettir. Efendimiz (sav), her şeyin bir temizleyicisi olduğunu ve bedenin temizleyicisinin de oruç olduğunu ifade eder. Temizlik sonucunda kötü ve pis şeylerden arınmak söz konusu olduğuna göre oruçla insan-ı kâmil seviyesine ulaşmamız mümkündür.

Peygamberler için mucize, veliler için kerametler ve bizim gibi ümmet olanlar için bereketin esas olduğu söylenir. Bu açıdan bakınca orucun, ömrümüze, yaşadığımız zamana, vücudumuza, rızkımıza bereket kazandıracağı söylenebilir. Bu bereketi öncelikle manevi sonra da maddi açıdan ele almak gerekir, zira ibadetlerde esas olan şey maddi kazançlar değil, Allah’ın rızasını kazanmaktır.

Allah ü Teâla, bir kutsi hadiste, “Oruçlu, yemesini, içmesini ve şehevî arzularını sırf Benim için terk eder. Oruç hâlisane benim rızam için tutulur; onun sevabını da bizzat Ben veririm. Her iyiliğin karşılığını on misli takdir edeceğimi bildirdiğim halde orucun mükâfatını (sürpriz bir şekilde) bizzat Ben dilediğim şekilde vereceğim.” der. Bu da, hakkını vererek tutacağımız orucun içine başka niyetler sokmazsak, Allah’ın rızasını kazanma yolunda büyük adımlar atacağımızın işaretidir.

Normal hayatımızda yaptığımız birçok şeyi Ramazan’da oruçlu olduğumuz için yapmayız, yapamayız. İnsanlardan kaçarak, gizli-saklı yapabileceğimiz her şeyden “Allah görür ve bilir” mülahazasıyla uzak dururuz. Halis şekilde yaptığımız niyetlerimizi bozmayıp gerektiği amel ettiğimiz sürece, Allah’a vermiş olduğumuz sözü yerine getirmişiz demektir. Bu muhasebe, murakabe ve vefa hislerinin oluşturduğu atmosferden dolayı oruç, başlı başına bir ibadet olmasının yanı sıra, imanımızı artırır ve bizi Allah’a daha da yaklaştırır.

Her nerede olursak olalım, Ramazan’ın gelişiyle hayatımız değişir. Teneffüs ettiğimiz manevi hava, ibadetlerimiz, atalarımızdan kalan gelenekler, mü’min kardeşlerimizle daha çok birlikte olmamız bize Cennet hayatının bir numunesini burada yaşatır. İftar, teravih, teheccüd, sahur, mukabele, fitre, sadaka, yardım, itikâf, mahya, diş kirası ve nihayet bayram… Her biri bizlere yepyeni ve güzel duygular yaşatır.

Kastî olarak günaha girmeden, Ramazan’da yapılması gereken ibadetleri ifa ettiğimizde gözlerimiz mana âlemine açılabilir ve bazı hakikatleri görmek de mümkün olabilir. Bir süreç olan bu durum için Ramazan ve tutacağımız oruç, bir başlangıç olarak değerlendirilebilir. Menkıbelerde gördüğümüz kadarıyla, Allah’ın sevgili kulları, riyazat ile kalplerinin zümrüt tepelerine otağlarını kurmuşlardır.

Kirâmen kâtibin, oruç ibadeti haricinde yapılan her şeyin karşılığını bilir ve yazar ama orucun sevap yönüyle neye tekabül ettiğini bilmediklerinden sadece kayıt altına alırlar. Ebu Ümâme (ra) ile Efendimiz arasında geçen bir konuşma bunu teyit eder: “Rasulullah’a yapmam gerekli bir amel söylemesini istedim. O da: ‘Oruç tut, zira onun dengi yoktur.’ buyurdular. Ben yine tekrar ederek aynı şeyi sordum: O, ‘Oruç tut, zira onun dengi yoktur.’ cevabını verdiler. Ben üçüncü kez yine sordum. O, aynen ‘Oruç tut, zira onun dengi yoktur.’ buyurdular.”

İnsan, ruh ve cesetten oluşan bir varlıktır. Her biri icra ettikleri farklı fonksiyonlarla insanı meydana getirir. Her ne kadar yiyip-içme ve benzeri şeyler beden için gerekli gibi görünse de ruhun gelişimi içinde gereklidir. Maddi kaygı ve ihtiyaçlarını giderememiş bir vücudun ibadet, ilim tahsili, tefekkür gibi ruhu da şahlandıracak şeyleri yapması mümkün değildir. Dolayısıyla yenilen şeyler ve miktarlarının iyi ayarlanması gerekir, ki oruç bunun için bir eğitim vetiresidir.

Kalp kırmamak,  gönül almak, gücü yettiği halde her acısını sadece Rabbine bırakmak suretiyle gönül orucunuz; dilini temiz tutmak, yalan söylememek, rızkına şükretmek, derdini Allah’a anlatmak, doğruyu tavsiye etmek suretiyle dil orucunuz; gözünü haramdan sakınmak, güzel bakmak, güzeli görmek, gördüğüne hüsn-ü zan ile hükmetmek suretiyle göz orucunuz; kulağını gıybete kapatmak, Kur’an’ın sesine açmak, doğru tavsiyeler dinlemek, Hakk kelamı duymak suretiyle kulak orucunuz; güzel düşünmek, bedeni hak yolunda yormak, kötü işlerden kaçmak, kul hakkına dikkat etmek suretiyle bedeninizin, aklınızın ve ruhunuzun orucu mübarek olsun…

“Nice aç duran, oruç tutanlar vardır ki orucundan yanına kalan sadece açlık ve susuzluktur.” sınıfına dâhil olmama temennisiyle…

YORUM YAZIN

Lütfen yorumunuzu yazın
Lütfen isminizi girin