Mefistofales’e pabucunu ters giydirecek Harami’nin zaaf sultanlığı…

Yorum | Bülent Keneş

İnsanlar zaaflarıyla insandır. Herkesin mutlaka zaafları vardır. Her zaafın illa ki menfi olması da şart değildir. Çoğunlukla olumsuz bir çağrışım yapsa da zaaflar insana özgüdür ve bunların önemlice bir kısmı kişinin asaletinden ileri gelir. Bu yüzden zaafları sadece karakter zayıflığı veya ahlak bozukluğu kaynaklı durumlar olarak açıklamak yetersizdir.

Ancak, ister asil olsun isterse sefih her zaafın rasyonellikten uzaklaştırıcı bir tarafı olduğu muhakkaktır. İnsanların uğruna gözünü kırpmadan canını, varını yoğunu ya da şahsi menfaatlerini feda edeceği ailesine, çocuklarına, ülkesine, bayrağına, ilkelerine, değerlerine düşkünlüğü de bir çeşit zaaftır. Bu türden zaafları olumsuzlamak insan olana elbette ki yakışmaz.

Kişilik zayıflığı, yozlaşma, karaktersizlik ve ahlaksızlık kaynaklı olanları ayrı tutmak şartıyla sorun insanların zaaflarının olması değildir. Sorun zaaf istismarında uzmanlaşmış birilerinin ister müspet isterse menfi zaafların peşine düşüp bu zaafları kendi amaçları doğrultusunda istismar etmesi ve bunları kendi emelleri doğrultusunda kullanışlı birer sermaye haline getirmesidir.

CİĞERİ MOSKOF PARASIYLA BEŞ KURUŞ ETMEYECEK TİPLER…

İyi kötü bir aile terbiyesi almış karakterli insanların başkalarının ister menfi, isterse müspet zaaflarını istismar etmeleri düşünülemez. Böyle bir şey asgari bir ahlakilik düzeyindeki insanların aklına bile gelmez. Ama bilirsiniz, herkesin kendi hayat serencamesi esnasında örnekleriyle mutlaka karşılaştığı bazı bitirim tipler vardır. Bilgi, birikim, donanım, karakter, kültür, insanlık, ahlak vesaire açısından hangi tartıya vursanız, eskilerin ifadesiyle, ciğeri Moskof parasıyla beş kuruş etmeyecek bu tiplerin insanların nasıl ağzından girip burnundan çıktıklarını, muhataplarının varsa önceden keşfedip yakaladıkları zaaf noktalarını nasıl hunharca istismar ettiklerini, oradan yol alıp işlerini nasıl da bitiriverdiklerini görüp hayret etmişsinizdir.

Hakiki insan olma çabası içerisindekilerin aklının ucundan bile geçmeyeceği, bir gaflet anında Şeytan’ın belki kulaklara fısıldamasıyla akla getirecek olsalar dahi kendilerine yakıştıramayıp utanç içerisinde “haşa tövbe haşa”lar çekecekleri bu yolları mesken/meslek edinmiş, hayatın her alanında ve her katmanında karşılaşabileceğiniz bu tipler, maalesef hiç de az değil. Bir insanın bir anda varlığa kavuşma zaafı, menfaatperestlik zaafı, muktedir ve güçlü olma zaafı, şehvet zaafı, korku zaafı, şöhret zaafı, şecaat zaafı vs gibi ailesine, çocuklarına, ülkesine düşkünlük zaafı, ahlaki ve manevi değerlerine sadakat zaafı, merhametli, şefkatli olma zaafı da bu karakterdeki insi şeytanların elinde kendi emelleri doğrultusunda kullanabilecekleri muazzam bir malzemeye fevkalede dönüşebilir.

Bir zamanlar tam bir “piyasa adamı” olmuş, orta ölçeğin hayli üstünde, büyük uluslararası işlerin peşinde olan bir işadamıyla yolum kesişmişti. Hayatın öteki yüzündeki inanılmaz gerçeklerin önemlice bir kısmını kendisi sayesinde ve hatta bizzat kendisi üzerinden öğrenme şansım olmuştu. Acayip yöntemleri vardı kendisini yetiştirmiş, birkaç dil bilen, piyasada iyice pişmiş bu işadamının.  Mesela, işlerini kuralına, kitabına uygun yapmadıklarını bildiği muhataplarını o dönemin kabinesindeki güçlü bir dostunun ismini vererek ya da ilişkide olduğu bazı mülki amirler adıyla açıktan nasıl tehdit ettiğine şahit olduğumda duyduklarımdan ben utanmıştım. Ben utanmaya utanmıştım ama o işadamı bu yolla amacına kestirmeden ulaşmayı her defasında başarıyordu.

ÜLKENİN GENEL İNSAN SERMAYESİNİN YOL AÇTIĞI VASAT…

Bu işadamı hesabındaki yüklü miktardaki parayı ara sıra bankaların masasına sürer, iştahlarını iyice kabarttığı banka müdürlerini toplu halde ofisine davet ederek adeta herbirini diğerlerinin gözlerinin önünde parasıyla döverdi. Birkaç milyon dolarlık bir meblağı kendi çalıştığı bankanın kasasına taşıyabilmek için koca koca banka müdürlerinin düştüğü o zavallı durumlara mı acısam yoksa o işadamının bu tür davranışlardan neden sadistçe bir zevk aldığının sebeplerini mi merak etsem bir türlü bilemezdim.

Gözlemlerim sorunun sadece o işadamında olmadığı, ülkenin genel insan sermayesinin böyle bir vasata yol açtığı üzerineydi. Gösterişli ofisinde hatırlı misafirleri hiç eksik olmazdı. Polis amirleri mi dersiniz, üniversite hocaları mı dersiniz, sanat camiasından insanlar mı dersiniz kimi arasanız vardı geleni gideni arasında. Kimisi açıktan rüşvetle nemalanırken, kimisi ise bazıları uçuk kaçık projelerin vaat ettiklerinin bir parçası haline gelebilmek için adamımızın etrafında pervane olurlardı. Muhatabının düzeyi farketmezdi. Çünkü, her düzeye uygun farklı yöntemleri vardı. Mesela, temasta olduğu birçok ülkenin savunma, sağlık ve içişleri bakanlıklarının teknik araç ihtiyaçlarına cevap verecek bir girişimde bulunduğunda işe ilk önce, işini “hakkıyla” takip etmeleri için, o ülkenin diplomatlarını rüşvetle satın almakla başlardı. En azından yaptığı işin sanki bir amentüsü gibi bunu denerdi.

Bir gün oturup uzun uzadıya konuşmuş ve muhataplarıyla ilişkileri, davranışları, iş yapış tarzı ve doğrudan kendisiyle ilgili belirli bir sürede edindiğim gözlemlerimi hiç eğip bükmeden dobra dobra paylaşmıştım. İşin garibi neydi biliyor musunuz, benden epey yaşlı ve hayli fazla hayat tecrübesi olan bu adam yaptıklarının yanlış olmadığını savunmuyordu, tam tersine doğru olmadığını benden çok daha iyi biliyordu. Derin bir iç geçirerek dönüp bana demişti ki: “Bak Bülent, bu söylediklerinde sonuna kadar haklısın. Sen tabii Zaman’dan olduğun için bu işlerden uzaksın. Ama ne yapalım Özallı yıllardan bu yana ülkede işler böyle yürüyor. Böyle yapamazsan bu ülkede ayakta kalamazsın.”

JET FADIL’DAN YEDİĞİ KAZIKTAN ÖVÜNÇ DUYAN BİR GURBETÇİ…

Çok iyi yönlerini, babacan tavırlarını da bildiğim bu işadamı en azından fakir fukarayı aldatmıyor, onların elindeki avucundakini çalmıyor, umutlarını talan etmiyordu. Yine de en berbatından olmasa dahi, bir “zaaf simsarı” olduğu gibi imaj yerleşmişti hafızama. O konuşmadan bir kaç yıl sonra, kısa dönem askerliğim sırasında umutları talana uğramış, zaafları hoyratça istismar edilmiş bir garibana da rastlamıştım. Askerlik sırasında tanıştığım sadece okuma yazma bilen Denizlili bir arkadaşım yıllar önce İtalya’ya işçi olarak gitmiş, her türlü ağır ve pis işte çalıştıktan sonra nihayet küçük bir döner dükkanı açmıştı. Artık iyi de kazanıyordu. İyi kazanmasına iyi kazanıyordu ama 50 bin avrosunu Jet Fadıl’ın o meşum “İmza” projesine çoktan kaptırmıştı bile.

Bakmayın benim “kaptırmıştı” dememe. Yıl 2000’di ve Jet Fadıl’ın foyası çoktan ortaya çıkmıştı. Ama benim asker arkadaşım Jet Fadıl’ın kendisine attığı kazıktan hiç de muzdarip görünmüyordu. Hatta yediği apaçık kazıktan gurur duyduğu bile söylenebilirdi. Çünkü, garip bir akıl yürütme ve başına gelenlerden zevk alma yöntemi vardı. Diyordu ki, “Tamam, 50 bin avrom buharlaşmaya buharlaştı ama, her kuruşu Jet Fadıl’a helali hoş olsun. Allah Jet Fadıl’dan razı olsun, nereye baksan farklı bir otomobil markasına denk gelebileceğin İtalya gibi bir ülkede İtalyanlara karşı ‘Bakın biz de kendi otomobilimizi yapıyoruz’ dememize imkan verdi. Geçici bir süre de olsa başımız dik dolaşmamıza vesile oldu,” deyip başına gelenden duyduğu memnuniyetini dile getiriyor ve “Yine istesin yine veririm,” diyordu.

Bu ezikliği yerli yerince istismar eden Şeytanilik karşısında, ortada bir yerli otomobil projesinin olmadığının tüm detaylarıyla ortaya çıktığını, hepsinin bir yalan ve üçkağıtçılıktan ibaret olduğunu istediğimiz kadar anlatmaya çalışalım hiçbir işe yaramıyordu. Çünkü, o arkadaşımız Jet Fadıl’ın kendisine ne yaptığını bilmiyor değildi. Eziklik gibi korkunç bir zaafından yakalanmıştı ve o zaafına iyi geldiğini düşündüğü bir büyük yalana bile bile inanmak istiyordu. O gariban arkadaşım Jet Fadıl’ın ve benzeri din soslu hokkabazların benzer duyguları istismarla cebine el attığı onbinlerce gurbetçiden sadece biriydi.

ZAAF SİMSARLARI HAYATIN HER ALANINDA, TOPLUMUN HER KATMANINDA

Bu kadar hatıra yeter. Bu hatıraları boşuna anlatmadım tabii. Dediğim gibi zaaf simsarları hayatın her alanında, toplumun her katmanında. Sizin aklınıza geldiğinde bile kendinize yakıştıramayıp utanacağınız istismarcı yöntemler bu tür kişiliklerin ana uğraşı haline gelmiş durumda.

Bu türün en ileri gideni ise hiç şüphe yok ki Erdoğan. Muhatap aldığı kitle ve kesimlerin her türlü zaafına uygun bir yöntemle yaklaşıp istismar etmekte üstüne yok. Ezik kitlelerin zaaflarını çok iyi keşfetmiş. Durmaksızın her şeyin en büyüğünü, en güçlüsünü, en yükseğini, en hızlısını, en bilmem nesini vaat edip duruyor. Sınırsız yalan kapasitesi, her durumda dik durmayı başaran hacıyatmaz karakteriyle başarıya, özgüvene, güce aç milyonların önüne sürekli pireyi deve, habbeyi kubbe yaparak çıkıyor. Siyasetin Jet Fadıl’ı hokkabazlık işini ticaretin Jet Fadıl’ıyla mukayese edilemeyecek ölçüde daha başarılı yapıyor. Zaaf istismarı işinin tam bir ehli, tam bir kompetanı olmuş.

Erdoğan, insanların zaaflarına hem yatırım yapmayı, hem de onları hoyratça istismar etmeyi çok iyi bilen anasının gözü bitirim bir üçkağıtçı. Korkuyla, menfaatla, çıkarla, makamla, tehditle, rüşvetle, maneviyatla, dinle, milliyetçilikle, vatanla, bayrakla, şehitlikle, gazilikle, cennetle, cehennemle, övgüyle, sövgüyle ve/veya işine yarayabilecek ne varsa onunla insanların zaaflarını hoyratça istismar edebiliyor. Bahsini ettiğimiz o bitirimler gibi önceden zaaflarını tespit ettiği toplumsal kesimlerin ya da kişilerin ağzından girip burnunda çıkıyor ve işlerini iki dakikada bitiriveriyor.

ÜLKE, EVLADINI FİRAVUN SUNAĞINDA FEDA ETMEK İSTEYENDEN GEÇİLMİYOR

Mallarına, kanlarına, çocuklarının canlarına el attığı insanlar benim asker arkadaşımın Jet Fadıl’dan hoşnutluğundan da öte Erdoğan’a dair hoşnutluklarının Nirvanasına çıkıyor. Asil ya da süfli zaafın başladığı yerde rasyonalitenin bittiğinin bundan büyük delili olabilir mi? Görmüyor musunuz memleket Erdoğan’ın hırsları için, yani bir hiç uğruna, verdikleri canları umursamayıp diğer evlatlarını da firavun sunağında feda etmek isteyenden geçilmiyor.

Hiç şüphesiz din ve maneviyatın yanısıra Erdoğan’ın istismar ettiği zaafların en başında insanların paraya ve maddiyata düşkünlüğü geliyor. Erdoğan’ın hırsızlıklarının ayyuka çıktığı dönemde malumunuz bir karşıt argüman olarak o ahlaksız mı ahlaksız “çalıyor ama çalışıyor” sloganını üretmişlerdi. Bense bu slogana karşılık “çalıyor ama paylaşıyor” diyordum. Hakikaten de Erdoğan, çaldıklarının büyük bir kısmını tabii ki kendisine ayırıyordu, ama önemlice bir kısmını da çevresindekilerle ya da peşine taktıklarıyla paylaşıyordu. Esasında zaaflarından yakaladıklarını sürekli besleyebilmek için hep daha fazla çalmaktan başka bir şansı da bulunmuyordu.

Tuhaf ama, Erdoğan’ın aynı anda hem Komünizmin babası Karl Marx’ın en az iki, hem de Samuel Johnson’ın bir tezini doğruladığı bir durumla karşı karşıyayız. “Din kitlelerin afyonudur” diye bir tez ileri süren Marx’ın, şayet kitlelerin dini/manevi duygularını dibine kadar istismar eden Erdoğan’ın yaptıklarını gözlemleme şansı olsaydı, hiç şüpheniz olmasın, bu söylediğini bir tez olarak değil ampirik bir veri olarak dile getirirdi. Öte yandan, yüzüne geçirdiği iğreti demokratlık maskesi düşüp, maneviyatçılık maskesi yeterince işe yaramaz hale gelince Johnson’ın o meşhur “Alçakların son sığınağı milliyetçiliktir,” sözünü de doğrular noktaya hızla geliverdi Erdoğan.

Bunlardan daha önemlisi, biraz farklı bir anlamda da olsa, Marx’ın ekonomik determinizmini belki de en iyi anlayanlardan birinin Erdoğan olduğunu iddia edebiliriz. Marx’a atıfla insanlık tarihine ekonominin yön verdiğini ileri süren teori yine Erdoğan’ın yaptıklarıyla test edilerek doğrulanmış durumda. Dün iktidarı elde etmek için belediye başkanlığı döneminde çaldığı milyar doları kullanan Erdoğan, bugün ele geçirdiği mutlak gücü kullanarak elde ettiği ekonomik imkanları gücünü daha da tahkim edecek her türden insanı satın almakta kullanıyor. Normal bir insanın aklına gelse kendisinden utanacağı yöntemler, Erdoğan rejiminin artık gündelik sıradan uğraşını oluşturuyor.

GOETHE, ERDOĞAN’I GÖRSEYDİ FAUST’TAN DAHA GÖRKEMLİ BİR ESER YAZARDI

Muhataplarının zaaflarını parayla, güçle, menfaatle, makamla, korkuyla, tehditle vesaire yöneten Erdoğan ve ekürisi işine yarayabilecek herkesi alıp tepe tepe kullanabileceği kıvama getirebiliyor. İstediğini adi bir şakşakçısına dönüştürebiliyor. İstediğini ise ölüm sessizliğine gömebiliyor. Daha dün muhalifiymiş gibi gözüken on yılların siyasi liderlerini sokak köpeklerine bile yakıştıramayacağınız bir maskaralıkla saray koridorlarında çalımlı çalımlı kuyruk sallarken görebiliyorsunuz. Dün Erdoğan karşıtlığını varlık sebepleri gibi sunan koca koca medya gruplarının bir gecede nasıl olup da Erdoğan’ın en aşağılık propaganda makinalarına dönüştüğünü görüp şaşırabiliyorsunuz.

Erdoğan, saltanatını zaaf yönetimi üzerine oturturken kendisi ve muhatapları, yine Marx’tan ödünç alacağımız bir kavramla ifade edecek olursak, yakasını yabancılaşmanın en korkuncundan kurtaramıyor. Öyle bir yabancılaşma ki bu bahsettiğimiz insanlıkla aralarındaki bütün köprüleri berhava ediyorlar. Ahlaklarına, dinlerine, imanlarına, insanlıklarına dair ne varsa hepsine yabancılaşıyorlar.

Marx gibi Johann Wolfgang von Goethe de, yaşadığı devirde değil de, şayet bugün yaşıyor olsaydı, Mefistofales’in insanları nasıl ayarttığına dair o meşhur eseri için yüzyıllardır Avrupa’da dolaşımda olan yarı mit, yarı gerçek eskimiş Dr. Faust’un hikayesinden ilham alıp durduk yere Şeytan’ın günahına girmek yerine Erdoğan’ın gerçek hikayesini yazmayı tercih ederdi. Ve emin olun, uğruna ömründen 50 yılı harcadığı Faust’tan çok daha görkemli bir eser ortaya çıkardı.

Türkiye'de bu haberi engelsiz paylaşmak için aşağıdaki linki kopyalayınız👇

2 YORUMLAR

YORUM YAZIN

Lütfen yorumunuzu yazın
Lütfen isminizi girin