Maneviyat sultanları intiharı aklından bile geçirmez

YORUM | CEMİL TOKPINAR

Türkiye gazetesinin ilim ve irfandan mahrum olduğu kadar edep, ahlâk ve hayadan da nasipsiz yazarı Fuat Uğur, 11 Haziran 2019 tarihli yazısında Muhterem Fethullah Gülen Hocaefendinin intihar teşebbüsünde bulunduğunu iddia etti. Çok büyük araştırmacı gazeteciliğini göstermek için de Suudî Arabistanlı bir yaşlının elinin fotoğrafını “Hocaefendinin eli” iddiasıyla yayınladı.

Yazısını hiç önemsemedim ve konuyla ilgili yazı yazmayı düşünmedim. Çünkü her yönüyle yalan ve iftira olduğu belli olduğu gibi, Hocaefendinin eli diye gösterdiği elin Hocaefendinin eline benzeyen hiçbir tarafı yoktu. İftira ipe sapa gelmez acemice uydurulmuş bir palavraydı.

Öncelikle Hocaefendi gibi dünyaca tanınan bir kimse böyle bir teşebbüste bulunsa bütün dünyanın haberi olur, dünyanın önde gelen gazetelerinde haber yapılırdı. Böyle bir haber küçük bir gazetenin güvenilir olmayan bir yazarının yazısında yer almazdı.

İddia edilen elin fotoğrafını çeken kişi, pekala bütün bedenini de çekebilirdi. Çekemedi, çünkü bu bir iftiraydı. İntihar teşebbüsünde bulunan babasına ait olan eli yayınlayıp dua isteyen Suudî genç de muhtemelen bütün bedenini yayınlamaktan haya etmişti. Müfteri yazar da internette morarmış bir el fotoğrafı ararken onu bulmuştu. Ne yazık ki zavallıda, “Yahu onun eli daha büyük, parmakları uzun, acaba inandırıcı olur mu?” veya “Google’da yazı gibi fotoğraf da aratılınca bulunuyor, ya bunu da bulurlarsa ne halt ederim?” diye soracak kadar bile akıl yoktu.

Nitekim henüz yatsı olmadan başta Odatv olmak üzere birçok medya organında ve sosyal medyada iddianın da, elin de başarısız bir iftira kurgusu olduğu yayınlandı. (Geniş bilgi için: http://tr724.wpengine.com/yandas-yazarin-fethullah-gulen-yalani-boyle-coktu)

İşte bu gerekçelerle böyle akılsız bir müfterinin acemi bir kurgusuna cevap vermeye değmez diye düşünmüştüm. Ancak “Çamur at, tutmasa da izi kalır” sözüne göre hareket eden algı operasyoncuları, kafaları bulandırmayı kâr sayıyorlar. Ahmakça bir sual karşısında “Cevâbü’l-ahmaki’s-sükût, kaidesince, böylelere karşı cevap sükûttur. Fakat bazı ahmakların arkasında bedbaht âkıller bulunduğundan deriz ki” hatırlatmasını yapan Bediüzzaman Hazretlerinin dediği gibi, baktım ki bu ahmakça iftirayı yayan bazı ahmaklar ve iftira olduğunu bilerek paylaşan gafil akıllılar var.

Ayrıca bu iftirayı yazanın hedefi de zihinleri bulandırmak, Hocaefendiyi seven milyonların zihninde zerre kadar da olsa “acaba” meydana getirmekti. Çünkü aynı gün iftirasının başarısız bir kurgu olduğu apaçık ortaya çıkınca utanıp özür dilemek veya susmak yerine ertesi günkü yazısında hâlâ iddiasını sürdürdü. Güya cemaat mensupları Suudî Arabistan’dan sahte hesaplarla olayı örtbas etmek istemiş! Yani iki hafta önceki twitin, yazısını yalanlamak üzere atıldığını iddia edecek kadar mantıktan mahrum zavallı!

Yazısının ve attığı twetlerin altına yazılan yorumları okuduktan sonra zerre kadar edep ve hayası varsa, şeref ve haysiyetten nasipliyse utanıp özür dilemesi gerekirdi. Ne gezer! Ertesi günkü yazısında öyle zavallı bir hale düşüyor ki, ne dediğini ne kendisi biliyor, ne okuyucu anlıyor!

Hocaefendinin canlı yayına çıkması

Müfterinin saçmalamayı sürdürdüğü gün hiç beklemediğimiz ve önceden duyurulmayan bir sürprizle karşılaştık.  12 Haziran 2019 tarihinde TSİ 18.00 civarında Osman Şimşek’in twitter hesabından periscope yayını başladı. Hocaefendi Pensilvanya’daki külliyenin bahçesinde talebeleriyle birlikte yürüyüş yapıyor, sohbet ediyor, koltuğa oturuyor, çok doğal bir şekilde el kol hareketleri yaparak konuşuyordu.

Doğrusu, hiçbir açıklama yapılmadan başlayan bu sürprize hem şaşırıyor, hem seviniyoruz. Bir müddet sonra birisinin yaklaşarak, “Hocam şu anda canlı yayındayız” demesinden anlıyoruz ki, bu yayın Hocaefendi için de sürpriz olmuştu. Önceden planlanmayan bu sürpriz gelişme sanki yapılan iftiraya tokat gibi bir cevap niteliğinde oluyordu. Hocaefendi gayet dinç ve sağlıklı bir şekilde, bütün tabiîliğiyle, her zamanki çocuk masumiyetini andıran bakışları ve konuşmalarıyla iftirayı yalanlıyordu.

Hocaefendi böylece bizim akıl ve kalp gözüyle gördüğümüz hakikati, bizzat ve maddeten de haykırıyor, lisan-ı hâliyle “Benim bu iftirayla zerre kadar alakam yok” diyordu. Üstelik böyle bir iftira kendisine haber verilmemiş, hiç duyurulmamıştı.

Demek ki, 80 yıldır her gün her gece Allah’a açılan o ellere atılan iftiraya kader razı olmuyor, insanlar planlamasa da, kendisine açılan elleri yaratan Rabbimiz, güzel bir tevafukla iftirayı müfterilerin yüzüne çarpıyordu. Adeta “Fezkürûnî ezkürküm = Anın beni, anayım sizi” sırrı tecelli ediyor, Cenab-ı Hak, hakkı izhar etmek için kulunun elinden tutuyordu. Hâzâ min fazli Rabbî.

Şükürler olsun Rabbim. İftiraya zerre kadar inanmasak da bu ikram ve iltifatına çok sevindik, çok mutlu olduk, kainatın zerreleri adedince hamd ediyoruz.

Büyükler intiharı hayalinden bile geçirmez

Biz iftiraya niçin inanmadık? Çünkü maneviyat âleminin sultanları intiharı aklından ve hayalinden bile geçirmez. Hele bir de veraset-i nübüvvet sırrına mazhar, velayet-i kübra makamında bir müceddid ise, bin kere ölüp ölüp dirilse, sıra dağlar gibi dertlere giriftar olsa, çektiklerinin binlerce katına muhatap olsa, yine sabreder, “Allah bize yeter, O ne güzel vekildir” der, “Rabbim büyüktür” diye düşünür, “Zorlukla birlikte kolaylık vardır” sırrına inanır, “Siz Allah’a (ve dinine) yardım edin ki Allah da size yardım etsin” hakikatinin bir gün bütün haşmetiyle tecelli edeceğine kalbini bağlar.

İşte bunlardan biri olan Bediüzzaman Hazretleri, şöyle demişti:

“Beni, nefsini kurtarmayı düşünen hodgâm bir adam mı zannediyorlar? Ben, cemiyetin imanını kurtarmak yolunda dünyamı da feda ettim, ahiretimi de. Seksen küsur senelik bütün hayatımda dünya zevki namına bir şey bilmiyorum. Bütün ömrüm harp meydanlarında, esaret zindanlarında yahut memleket hapishanelerinde, memleket mahkemelerinde geçti. Çekmediğim cefa, görmediğim eza kalmadı. Divan-ı Harplerde bir câni gibi muamele gördüm, bir serseri gibi memleket memleket sürgüne yollandım. Memleket zindanlarında aylarca ihtilattan men’edildim. Defalarca zehirlendim. Türlü türlü hakaretlere maruz kaldım. Zaman oldu ki, hayattan bin defa ziyade ölümü tercih ettim. Eğer dinim intihardan beni men’etmeseydi, belki bugün Said topraklar altında çürümüş gitmişti.”

Demek ki o yüce şahsiyet, dayanılmaz çile ve ızdıraplar karşısında nefis ve şeytanın “intihar” vesvesesine muhatap olmuş, ancak zerre kadar iltifat etmemişti.

Muhterem Fethullah Gülen Hocaefendi ise, ömrü boyunca Üstad Hazretlerinin iman ve Kur’an hakikatlerini okumuş, onun hayat ve hizmet tarzını benimsemiş ve i’la-yı kelimetullah davasını zaman ve mekanla sınırlamadan omuzlamış bir İslam kahramanı olarak elbette intiharı da, menfi hiçbir hareketi de aklından bile geçirmez.

Hem niçin intihar etsin ki? Evrensel barış ve kardeşlik idealini realize etmeye müheyya bir zemin hasıl olduğu için mi? Dünyanın 170 ülkesindeki eğitim kurumlarıyla kardeşlik köprüleri inşa ettiği için mi? Ona iftira edenler beş yıldır dünyada hiç kimseyi inandıramadıkları için mi? Ülkesinde tesis ettiği benzersiz hizmet kurumlarını tahrip eden haramîler, tam da güç ve etkinlik kaybetmeye başladıkları için mi?

Soruları uzatabiliriz. Ama şurası kesin bir gerçektir ki, değil Hocaefendi gibi tüm zamanların çok önemli hizmetlerinden birisini başaran muazzam bir cemaatin öncüsü olan bir şahsiyetin, bu cemaatin en küçük bir ferdinin bile intihar etmesini gerektirecek maddî ve manevî hiçbir sebep, hiçbir gerekçe yoktur.

Kaldı ki, nefis ve şeytan bütün gücünü kullanarak teşvik etse, sahte gerekçeler gösterse bile, Allah’a ve ahiret gününe inanan bir mümin asla intihar etmez, bütün acı ve ıztıraplar karşısında sadece Rabbine sığınır, Onun yardım ve lütfunu bekler.

Hele bir de söz konusu olan şahıs Hocaefendi olunca işin rengi bambaşka olur. Çünkü buraya kadar şehadet âlemine göre yazmaya çalıştık. Bir de bu meselenin gaybî ve manevî yönüne nazar edersek şunu söyleyebiliriz:

Yaşadığımız şu çetin imtihanı yıllar önce haber verip hazırlanan ve kendisine güvenenleri hazırlayan, beş yıldır sayısız acı ve ıztıraba göğüs gerip asla şikayet etmeyen ve kadere teslim olan, yaptığı keşif ve müşahedelerle ve gördüğü sadık rüya ve yakazalarla gelecekte Hizmet Hareketinin muhteşem hizmetlere vesile olacağını müjdeleyen bir maneviyat sultanı, değil intiharı düşünmek, ölümü istemeyi bile Allah’ın iradesine ve takdirine muhalefet sayar, sadece “Rabbim! Hakkımda hayat hayırlı ise yaşat. Ölüm hayırlı ise canımı al” demekle yetinir.

YORUM YAZIN

Lütfen yorumunuzu yazın
Lütfen isminizi girin