İslamofaşizm ile İslamofobi arasında sıkıştık…

2

Yorum | Bülent Keneş

Avusturya ve Almanya’dan sonra İsveç seçim sonuçları da Avrupa’da genelde göçmen, özelde ise Müslümanlar’a yönelik ırkçı ve milliyetçi eğilimlerin gün be gün güç kazandığına işaret ediyor. İsveç gibi toplumsal uzlaşı ve sosyal demokrasinin kalesi bir ülkede bile, kökleri Nazilere dayanan İsveç Demokratları’nın (SD) yüzde 17’den fazla oy alabilmesini, İsveç siyasetinin sınırlarını hayli aşan vahim bir alarm zili olarak görmek gerekiyor.

Öte yandan, ağırlık merkezini İslamofobi’nin tetiklediği yabancı düşmanlığından beslenen bu hastalıklı savrulmalardan ötürü sadece Avrupa ülkelerindeki bu ırkçı eğilimleri suçlamak, kendi sorumluluklarımızdan kaçmak ve mevzuyu tek boyuta indirgeyerek hafife almak olur. Avrupa’da şayet bugün yabancı düşmanlığıyla mündemiç bir İslamofobi yükseliyorsa ve bu, hiç de haksız sayılmayacak gerekçelerle bazı ülkelerde gün be gün artan bir Türk karşıtlığına dönüşebiliyorsa, oturup nerede ne tür yanlışlar yapılıyor enine boyuna bir düşünmek gerekiyor.

Peşinen söyleyeyim ki, İslam’a ve Müslümanlara güya İslam görüntüsü altında ihtiraslı siyasi amaçlarını yaymaya çalışanların verdiği kadar zararı hiç kimse vermiyor. Farklı görünürlüklerdeki siyasal İslamcılar, son olarak Türkiye’de yaptıkları gibi, kendi ülkelerinde farklı adlar altında İslamofaşizmi kurumsallaştırırken, siyasi amaçlarını da İslam kılıfı altında, başta Avrupa olmak üzere, başka ülkelere ihraç etmeye çalışıyorlar. Böylece, bu ülkelerde zaten entegrasyon sorununun ve ayrımcılığın her halini yaşayan kendi soydaşlarını ve dindaşlarını kendi siyasi ajandaları uğruna fiilen ajanlaştırmaya çabalayarak o ülkelerde birer tehdit unsuru olarak algılanmalarına yol açıyorlar.

İSLAMOFAŞİZM İLE İSLAMOFOBİ BİRBİRLERİNDEN BESLENİYOR

Günün sonunda, İslamofaşist siyasal İslamcılıkla yabancı düşmanlığının en önemli elementi haline gelen İslamofobi birbirlerini besler hale geliyor. Şu ya da bu sebeplerle bu ülkelerde yaşamak durumunda olan sıradan Müslümanlara ise, İslamofaşizm ile İslamofobi cenderesi arasında sıkışıp kalmak düşüyor. Birkaç nesildir Avrupa ülkelerinde yaşayan ve oraları artık kendilerine vatan bilen insanlar, Erdoğan rejimi örneğinde olduğu gibi, anavatanlarındaki sorumsuz ve azgın rejimlerin ihtiraslarının sebep olduğu ağır faturayı ödemek zorunda kalıyor.

Oysa Avrupa Birliği Temel Haklar Ajansı’nın (FRA) 2017 Temmuz’unda ve Bertelsmann Vakfı’nın 2017 Ağustos’unda yayınladıkları raporların bulgularına göre, Avrupa ülkelerinde yaşayan Müslümanlar yaşadıkları ülkelere büyük bir bağlılık içerisinde bulunuyor. O ülkelerin demokratik kurumlarına, genel nüfusa oranla, daha fazla güven duyuyor. Geldikleri ülkelerle de güçlü bağlarını sürdürüyorlar. Bununla birlikte, diğer göçmen topluluklara nazaran daha dindar olan Müslümanlar, en yüksek düzeyde ayrımcılığa muhatap olmaktan ve toplumdan dışlanma riski altında yaşamaktan kendilerini kurtaramıyorlar.

Avrupa Parlamentosu (AP) Liberal ve Demokrat İttifak Grubu’ndan (ALDE) İsviçreli raportör Doris Fiala’nın, 11 Eylül’de AP’ye sunduğu Radikalleşmeyi ve İslamofobiyi Önlemek İçin Avrupa’da Islam’ın Yabancı Fonlamasını Düzenlemek başlıklı rapora göre, son 15 yılda gelişen entegrasyon süreçlerinin paralelinde, tıpkı mağduru oldukları İslamofobi gibi, Avrupalı Müslümanların aidiyet kimlikleri de güçlenmiş görünüyor.

Fiala, Müslümanların kimliklerinin ve dini özgürlüklerinin gerektirdiği pratikleri, bunların zorunlu kıldığı finansman ihtiyacını ve İslamofobi ile mücadele gereğini dikkate alarak bazı düzenlemeler yapılmasını öneriyor. Avrupa’daki İslami grupların yabancı finansmanının radikalleşmeye yol açtığı, bunun da İslamofobinin beslenme zeminini oluşturduğunun altını çiziyor. Yaptığı araştırmaların Avrupa ülkelerindeki Müslüman grupların faaliyetlerinin fonlanmasında yabancı ülke katkılarının marjinal düzeyde (yüzde 20’lerde) kaldığını gösterdiğine işaret eden Fiala, İslamofobik hissiyatı tetikleyen asıl sorunun, bu fonlamalardaki şeffaflık eksikliği olduğuna dikkat çekiyor. Ancak yapılan bazı başka araştırmalar, İslami faaliyetlerin finansmanında çok az yer kaplıyor olmasına rağmen, yabancı finansmanının İslamcı radikalleşmenin birincil kaynağı olduğunu gösteriyor.

DİNİ FAALİYET GÖRÜNTÜSÜ ALTINDA RADİKALLEŞME VE CASUSLUK

Venedik Komisyonu’na göre, dini faaliyetler için gönüllü bağışlar istemekte ve almakta, bağışın kaynağı her ne olursa olsun, herhangi bir sorun bulunmuyor. AP de, dinler arası diyaloğa ve dini ibadetlerde daha fazla açıklığa hizmet ettiği oranda dinin yabancı kaynaklardan fonlanmasında bir mahzur görmüyor. Endişe oluşturan asıl sorunu, bazı devletlerin yaptıkları mali yardımların, dini toplulukların inançlarını özgürce yaşamalarına katkıda bulunmanın ötesine geçerek, bunu o ülkelerde sosyo-politik nüfuz oluşturmak, oralara radikal İslam ihracına çalışmak ya da o ülkelerde bir çeşit İslamcı milliyetçiliği beslemek için kullanmaları oluşturuyor.

İslamofaşist Erdoğan rejiminin desteğinde Avrupa ülkelerinde faaliyetlerine hız veren ve çoğunlukla dini faaliyet sınırlarını aşarak casusluk, radikalleşme ve siyasi militanlaşmaya zemin oluşturan Diyanet ve AKP ile ilişkili sözde sivil toplum örgütleri, Türklerin yükselen İslamofobinin temel hedefi haline gelmelerinin de ana sebebini teşkil ediyor. Mogen Jensen’in kaleme aldığı ve AP tarafından 2010 yılında onaylanan “Avrupa’da İslam, İslamcılık ve İslamofobi” başlıklı rapor da bu gerçeğe dikkat çekiyordu.

Söz konusu raporda, Avrupa ülkelerindeki bazı İslami örgütlerin yabancı devletlerin inisiyatifinde kurulduğu, bu örgütlerin söz konusu devletlerden mali destek ve siyasi rehberlik aldığı kaydediliyordu. İslam görüntüsü altında yabancı devletlerin siyasi yayılma çabalarının günışığına çıkarılması çağrısının yapıldığı raporda, üye devletlerin diğer dini derneklerin yanısıra İslami yapılanmalardan da, amaçları, lider kadrosu, üyelikleri ve mali kaynakları konusunda şeffaflık ve hesap verebilirlik istemeleri gerektiğine vurgu yapılıyordu.

Avrupa ülkelerinde paralel toplumlar oluşturulmasını amaçlayan yabancı örgütlerin müdahalesine müsaade edilmemesi gerektiği üzerinde durulan raporda, ayrıca, demokrasi, hukukun üstünlüğü ve insan hakları ilkeleri tarafından garanti altına alınmış birlikte yaşama kültürüne muhalefet eden, insan hakları ve onurunu tehdit eden örgütlere yabancı fonların ulaşmasının engellenmesi isteniyordu. Raporda, özellikle gençlerin endoktrine edilmesi yönündeki yabancı teşebbüslerin engellenmesi de talep ediliyordu.

Bu tür önlemleri alırken, Avrupa İnsan Hakları Konvansiyonu, Avrupa İnsan Hakları Mahkemesi kararları, Venedik Komisyonu ve Avrupa Parlamentosu’nun demokratik bir toplumun gereği olarak belirlediği çerçeve içerisinde hareket edilmesi isteniyordu. Yabancı fonlara tümden yasak getirmekten ve bu yolla farklı dini gruplar arasında bir ayrımcılığa yol açmaktan ise, uzak durulması gerektiği kaydediliyordu. Toptan yasaklamak yerine yabancı fonun nereden geldiğinin açıkça belirtileceği bir şeffaflık ve yıllık finansal raporlama üzerine odaklanılması tavsiye ediliyordu. Bunları yaparken de, Müslüman topluluğun İslamofobi’ye yol açacak şekilde genel bir şüphe altında bırakılmamasına özen gösterilmesi isteniyordu.

ŞİDDETE VE RADİKALLEŞMEYE KARŞI ‘AVRUPA İSLAMI’NIN İNŞAASI

Raporda ayrıca, Seleficiliğin yayılması ve Erdoğan’ın yapmaya çalıştığı türden İslam’ın radikalleştirilmesi çabalarına karşı, İslam inancının fonlanmasının düzenlenmesinin bir Avrupa İslamı’nın örgütlenmesinde müspet sonuçları olacağı ifade ediliyordu. Bu bağlamda, kurslar açarak, ilahiyat konuları dahil, imamların eğitim seviyelerinin yükseltilmesi ve ülke dışında eğitim almış imamların sınırlandırılması gereği üzerinde duruluyordu. Raporda radikalleşmeye ve teröre karşı önlemler alınırken demokratik toplumun gereği olan farklılıklara saygıdan uzaklaşılmamasının önemine de değiniliyordu.

Fransa ve Avusturya’dan örnekler veren AP raportörü Doris Fiala ise, raporunda, son yıllarda gelişen mevcut güvenlik/tehdit ikliminde, İslam’ın yabancı kaynaklarca fonlanması ve şeffaflık eksikliğinin siyasi spekülasyonlara, şüphelere ve korkulara kapı araladığını ve bu durumun söz konusu fonların radikalleştirme amaçlı istismarına dair korkuları da içerdiğini kaydediyor.

Fiala, Avrupa’da yabancı finansmanı ile İslam’ın radikalleşmesi ve dolayısıyla İslamofobi arasında gerçekten bir ilişki olup olmadığını tespit etmek için, bu konuda 2015’te yeni düzenlemeler getiren Avusturya ile dini alana müdahale konusunda geleneksel olarak isteksiz olan İngiltere’ye ziyaretler yapmış. Dinin finansmanı konusunda ayrıca parlamentoların cevaplaması için Almanya, Belçika, Bulgaristan, İngiltere, Fransa, İsviçre ve Türkiye’ye detaylı anket soruları göndermiş. Tahmin edin bakalım ne olmuş? Anket soruları gönderdiği 7 ülkeden sadece 5’i cevap vermiş ve cevap vermeyen ülkelerden biri de Türkiye olmuş. Neden acaba? Sebep, Erdoğan rejiminin Avrupa ülkelerinde açıklayamayacağı bazı tuhaf faaliyetler içerisinde olması olmasın sakın!

Jensen’in raporunda, Avrupa demokrasileri için tehdit olarak algılanan “İslamcılık/siyasal İslamcılık” konusunda geniş bir tanım da yapılıyordu. Buna göre, “Siyasal İslam olarak da anılan İslamcılık, İslami prensipleri tüm dünyaya uygulamak için siyasi nüfuz elde etmeyi amaçlayan bir ideolojidir. İslam’ın taleplerinin sadece dini inanç değil toplumun sosyal ve siyasal düzeninin de temeli olduğuna inanan Müslümanlar ‘İslamcı’ şeklinde adlandırılabilir. İslamcılar, İslam’ın hayatın bütün alanlarına rehberlik ettiğine inanır ve devlet ile dinin ayrılmasını kabul etmezler. Amaçlarına ulaşmak için ya barışçıl endoktrinasyon yolunu, propaganda ve siyasi mücadeleyi seçerler ya da terörizm ve suikast gibi şiddet metodlarını kullanırlar.”

Jensen, Avrupa Konseyi üyesi devletlerin, böyle bir vizyonu yaymayı amaçlayan İslamcı anlayışın yabancı finansmanına müsaade etmemesi gerektiğinin altını çiziyordu. Bu endişeyi taşıyan, şüphesiz ki, sadece Jensen değildi. İngiltere, Almanya, Hollanda ve Fransa gibi ülkeler de,   farklı kurumlar ya da think-tank kuruluşları üzerinden, bu konuda ciddi araştırmalar yapmış, raporlar yayınlamıştı. Hatta, 14 Temmuz 2016’da Nice’te gerçekleşen terör saldırısı sonrasında Fransa eski Başbakanı Manuel Valls, Fransız yasalarına aykırılığı göze almak pahasına, camilerin yabancı finansmanını belirsiz bir süre için yasaklamıştı.

SERT ÖNLEMLER ERDOĞAN’IN FAALİYETLERİYLE DOĞRUDAN İLİŞKİLİ

Avusturya, İsviçre ve Almanya’nın bu konudaki yoğun tartışma gündeminin ve aldıkları bazı yasal önlemlerin ise, İslamofaşist Erdoğan rejiminin bu ülkelerdeki tuhaf faaliyetleriyle doğrudan bir ilişkisi vardı. Bu ülkelerde, UETD gibi bazı örgütlerin yanısıra Diyanet’in gönderdiği din adamlarının casusluk faaliyetlerinde bulunmaları yasal soruşturmalara konu edildi. Neticede, bugün Avrupa ülkeleri IŞİD ve el-Kaide benzeri radikal İslamcı terör örgütlerinin finansmanından endişe duydukları kadar yabancı devletlerin dini siyasal amaçlarla kullanmalarından ve bu yolla yabancı bir ülkede nüfuz oluşturmaya çalışmalarından da endişe duyuyor. Bu konuda, maalesef, son yıllarda Türkiye’nin adı bütün diğer ülkelerden çok daha sık geçiyor.

AP raportörü Fiala da Türkiye’nin bu konuda özel bir yer işgal ettiğini düşünenlerden. Ona göre, dini inançlar ile ulusal gurur karışımına dayalı siyasi bir stratejinin parçası olarak, Diyanet İslam’ı yurtdışında yaşayan Türk vatandaşlarının ya da Türk kökenli Avrupa vatandaşlarının kimliğinin bir parçası olarak görüyor. Çoğuları ise, İslamofaşist Erdoğan rejiminin Diyanet üzerinden Avrupa ülkelerinde giriştiği bu çabayı İslamo-milliyetçilik şeklinde tanımlıyor.

Bu çerçevede Fiala, Diyanet’in eğitip gönderdiği, maaşlarını ödediği ve Avusturya’da ATİB, Almanya’da DİTİB aracılığıyla kontrol ettiği imamların ana amacının dini olmadığını, yaptıklarının dini siyasi amaçlarla araçsallaştırmak olduğunu söylüyor. Fiala, raporunda, Avusturya’nın 2015 yılında yasalaştırdığı düzenlemeyi ilk kez 2018 Haziran ayında kullanarak 7 camiyi kapatmasını ve 40 Diyanet imamını sınır dışı etmesini de bu tarz uygulamalara bağlıyor.

İşin özü şu ki, Erdoğan’ın dört elle sarıldığı İslamofaşizm ile içeride İslamcı ve milliyetçi radikalleşmeyi körüklemek için diline pelesenk ettiği İslamofobi birbirlerinden besleniyor. Olan ise, gurbet ellerde sıradan hayatlarını sürdürmeye çalışan garibanlara oluyor.

2 YORUMLAR

  1. Zaman okulundan yetişen bir gazeteci, yakın mesai arkadaşlarının ezici çoğunluğunun kullanmadığı, hatta havuz dışında kalan medyanın bile kullanmadığı İslamofaşizm kavramını neden ısrarla kullanır?
    Hele hele sadece ultra solcu ve yabancı düşmanı sağcıların dilinden düşmediği için Avrupa genelinde olumsuz bir yankısı olduğu halde bir Hizmet insanı bu kelimeyi neden inatla yerleştirmeye çalışır?

  2. Bülent bey, Islam kelimesi ile Fasizm kelimesini niye bir arada kullaniyorsunuz? Cok yazik, site editörlerinin uyarida bulunmmasida ayri bir garbet…

YORUM YAZIN

Lütfen yorumunuzu yazın
Lütfen isminizi girin