Işığını arayan şehir

İZMİR-İZLENİM | MURAT AYDIN

Dalıp kaybolduğum Körfezin mavi sularından bir gitar sesiyle uyanıyorum. Ardından genç bir delikanlının sesi duyuluyor. ‘Çemberimde gül oya, gülmedim doya doya’ İki delikanlı Fahrettin Altay’dan Konak’a doğru giden tramvayın içinde biri çalıp biri söylüyor Pembe gül idim soldum/Ak güle ibret oldum/Karşı karşı dururken/yüzüne hasret kaldım/Al beni kıyamam seni

Bu şehri nasıl da özlemişim. Bu şehirden ne kadar da ayrı kalmışım. Yolcular bu davetsiz konserden pek bir mutlular, el çırparak türküye dahil oluyorlar. Hava ılık, tramvay denizin kenarında balık tutanların, yürüyüş yapanların, bisiklete binenlerin yanıbaşından sessiz sedasız Kemeraltı’na doğru ilerliyor.

Yol boyunca deniz kenarında balığa olta atanları görmek ne de güzel! Uzun bir çabadan sonra demek nihayet körfez temizlenmiş ve balık tutulur hale gelmiş. Hele küçük zarif deniz iskelelerini gördüğüne çok mutlu oldum. Eskiden sadece Konak-Karşıyaka arasında vapur seferleri vardı. İzmir gibi bir körfez kenti deniz ulaşımını neredeyse hiç kullanmaz, denizden kolayca gidilebilecek yerlere karadan on kilometrelerce yolu uzatarak gidilirdi. Üçkuyular’da, Göztepe’de deniz iskeleleri gördüm. İstanbul deniz otobüsleri gibi daha seri hareket edebilen gemiler şehir içi ulaşımında kullanılmaya başlamış.

Bu tramvay hizmete de başlayalı ne kadar oldu bilmiyorum ama ben ilk defa biniyorum ve yol aldıkça görüyorum ki Kentin bütün kıyı şeridi yaşam alanı haline getirilmiş. Oyun parkları, yürüyüş ve bisiklet parkurları, oturma bankları, trafik derdi olmadan kentin tam ortasında vakit geçiriyorlar. Kenti yaşamak böyle bir şey olmalı.

90’lı yıllarda İstanbul’da iktidara gelen Refah Partili belediyelerde başta böyle yapmışlardı. Deniz kenarlarını halka açmışlar oraları orta direk için bir yaşam parkı haline getirmişlerdi.  Ancak iktidarda güçlenmelerinden sonra Ataköy’de, Florya’da olduğu gibi deniz kenarlarını zenginler için lüks AVM ve rezidanslara ayırdılar. Geçmişteki devlete sahip olma düşüncesinden ve özgüveninden uzaklaştıkça CHP elitist tavrı terk ediyor. Devlette gücü zayıflayanın halka yaslandığını, bunun için de tevazu ile hizmet verildiğini ve iyi belediyecilik yapıldığını görmek ne garip.

Belki de Başkan Aziz Kocaoğlu’nun şahsından kaynaklanıyor bu tevazu. 2014’de 30 Mart seçimlerini yazmak için İzmir’e gelmiştim. Bornova merkez Camii’nin trafiğe kapalı çevresinde bu şehri tanıyan birkaç arkadaşımla oturmuş hem tulum peyniri ile gevrek yiyor hem de seçimleri konuşuyorduk. Tam o esnada elinde bir çanta ile yürüyerek gelen Aziz Kocaoğlu’nu görmüştüm. Ahmet Priştina’nın ani ölümünden sonra İzmir’e Başkan olmuş bir adam ne bir koruma, ne bir sekreter, ne de bir partili olmadan insanlar içinden bir insan olarak elinde çantasıyla evine doğru yürüyordu.

Görüyorum ki İzmir’e beş yıl içinde çok şey katmış. Eskiden her geldiğimde ışığını kaybetmesine çok ama çok üzülürdüm bu şehrin. Bu kez parlayan bir kent gördüm. Uzun zamandır gelmediğimden ve çok özlediğimden mi bana böyle geliyor diye düşünmeden edemiyorum, ama kime sorsam aşağı yukarı benimle aynı duyguları dile getiriyorlar. Kocaoğlu’nun yeniden aday olmaması İzmir için çok büyük kayıp bence.

Tramvay’dan Kemeraltı’nda inip tarihin ve hatıraların mavi sularına dalmak için yürüyorum. Hafif bir yağmur yağıyor. Çarşıyı bir baştan bir başa yürüyüp Hisarönünde sıcak bir gevrek bulmayı umut ediyorum. Yanına bol tulum peyniri alıp çayla yemeyi hayal ettikçe adımlarımı sıklaştırıyorum. Sırf bunlar bile İzmir’i özlemek için yeter. Kemeraltı yine yoğun, yine çok hareketli, gelenler, gidenler, dönenler, vitrinlere bakanlar, alışveriş yapanlar… Kemeraltı’nın on yıllardır hiç değişmeden devam eden bir ritmidir bu. Her şeyin hunharca değiştiği, yozlaştığı, başkalaştığı bir ülkede değişmeyen bir şeyler görmek insana ne kadar da iyi geliyor.

Tam bunları düşünürken, Hisarönündeki sabahçı kahvesinin yerini lokantaların alması bende büyük bir hayal kırıklığı meydana getiriyor. Oysa Gevrek-peynir-çay ile başlayan ne çok ne yoğun sohbetlerimiz olmuştu burada. Sevgili Nihat Dağlı’nın kulakları çınlıyor mudur? O da özlüyor mudur Hisarönü’nün gevreklerini. Belki de dünyanın ne masum kalbine sahip Nihat Dağlı’yı bile zindana attılar. Oysa şimdi gevrekle karın doyuracak sonra da Kızlarağası’nda dibek kahvesi içerken her şeylerden konuşacaktık.

 

Hatıralara gömüldüğüm Kemeraltı’nda Nihat’ı ve zindandaki diğer arkadaşları düşünmek canımı bir hayli acıtıyor. Oysa bugün sadece ve sadece İzmir ile hasret giderecektim.

Bu şehrin her mevsimini yaşadım, yazında terledim, kışında üşüdüm. Baharında çiçek açtım, güzünde sarardım. Neredeyse her caddesinde yürüdüm, her sokağında anı biriktirdim. Hasret giderirken o anılardan bir yandan da canımı acıtıyor. Ama olsun bir şehirde hatıraların, yaşanmışlıkların yoksa senin için ne anlamı var ki? Onlardan koparak bir şehirle nasıl hasretlik giderilir?

Yağmur beli belirsiz yağmaya devam ediyor, gevrek yemekten vazgeçip Hisarönünden içeriye doğru yürümeye devam ediyorum. Kemeraltı, Şadırvanaltı, Başdurak, Kestanepazarı, Salepçioğlu camilerine selam vererek, dolanmaya devam ediyorum. Bu camiler rahatsız etmeyen restorasyonlar geçirmişler ve etraflarında geçmişteki aslına uygun olarak güzel düzenlemeler yapılmış. Sıcacık kestane kebap alıp bir çay ocağına oturuyorum. Kendi kendime o sözü yine tekrarlıyorum ‘Ne çok özlemişim İzmir’i’.

Havra sokağını adımlayıp İkiçeşmelik caddesinin öteki tarafına geçmek zamanı. Agora ve Sebatay Sevi’nin evinin olduğu bölgede kazı alanları var. O bölgedeki sonradan yapılmış bütün barakaları, gecekonduları yıkıp tarihi alanı yeniden ortaya çıkardılar. Bir de şu beton yığını otoparkı yıksalar buralar ne kadar güzel bir hal alır kimbilir. Yürümekle yollar aşılmıyor. Ara sokaklardan eski İzmir’i adımlaya adımlaya Tilkilik, Zeytinlik bölgelerine Müslüman İzmir’in ilk yerleşim yerlerine doğru yol alıyorum. Tarihi evlerin etrafındaki gecekondular bir bir yıkılıyor. Buraların geçmişteki kimliğini bulması için bir hayli uzun zaman var ama böyle bir işe başlamanın bile çok güzel bir çaba olduğunu düşünüyorum.

Bir kenti; herhangi bir şeye yetişme derdi olmadan aylak aylak dolaşmak kadar güzel bir şey var mıdır?

En çok da Hatay Caddesi’ni merak ediyordum. İzmir’in en önemli yaşam akslarından biri olan bu cadde uzun zaman metro çalışmalarıyla perişan durumdaydı. Hatta şöyle bir yazı hatırlıyorum, yazıda caddenin harap hali için ‘Hatay Caddesi İzmir’in Bağdat Caddesi’ydi şimdi Bağdat’tan bir cadde haline gelmiş’ diyordu.

Hatay Caddesi’ni eski haline geldiğini görmek beni çok mutlu etti. Hatta çok daha güzel buldum. Nokta durağından, Hakimevlerine oradan İlahiyat Fakültesi’ne doğru aylak aylak yürüyüp bir yerde pizza yedim. Bu civarlarda öğrenciyken oturduğum bir Deniz apartmanı vardı.

Ertesi gün Bornova’nın kapısı çaldım. Burada trafiğe kapalı eski çarşıda gevrek ve tulum peyniri partisi yaptım. Ege Üniversite’ne girememiş olmak canımı sıkmış olsa da, hatırladığım bütün dostlarım ya tutuklu ya gurbet elde olsa da bu kasvetli ve sıkıntılı zamanda İzmir’i yaşamak bana çok iyi geldi. Fidanlık Camii’nden Manavkuyu’ya doğru yürürken öğrenciyken hep dinlediğim şarkıyı yeniden açtım.

Acılardan bir türkü
Düşünce yüreğime
Yetmiyor sevda sözleri
Yaralanmış ömrüne

Sığınaklar aramak
Kederli şarkılarla
Biraz daha yitip gitmek
Yıpranan dostluklarda

1 YORUM

  1. Hocam teşekkür ederim. Uzun zamandır özlediğim memleketimi öyle güzel anlatmışsınız ki sanki sizinle beraber ben de oradaydım ve bütün o güzelliklere şahit olmuşum gibi hissediyorum. Ayağınıza ve dilinize sağlık. Güzel İzmir’in güzel insanlarına selamlar.

YORUM YAZIN

Lütfen yorumunuzu yazın
Lütfen isminizi girin