Gazeteciler neden hedef olur? (1)

0

Yorum | Dr. Yüksel Nizamoğlu

2000’lerin başında “daha fazla özgürlük, hukukun üstünlüğü, faili meçhul cinayetlere son verilmesi” gibi ideallerle yola çıksa da birkaç yıl içinde “tipik bir Ortadoğu yönetim tarzını” benimseyen AKP iktidarının en büyük hedeflerinden birisi de gazeteciler oldu.

“Yandaş bir basın” oluşturan AKP iktidarı, kendisine yöneltilen en küçük eleştirilerde bile gazetecileri hedef aldı. Muhalif gazeteciler bazen meydanlarda “yuhalatılarak” hedef gösterildi bazen de “öfkeli birkaç kişi” gazetecilere saldırarak onları susturmaya çalıştı.

15 Temmuz sonrasında ise her zaman darbelere karşı çıkmış Ahmet Altan, Nazlı Ilıcak ve Mümtazer Türköne’nin de aralarında bulunduğu gazeteciler ,“darbe” bahanesiyle tutuklandığı gibi temel hukuk kuralları hiçe sayılarak komik gerekçelerle “müebbet hapis” dâhil olmak üzere çok ağır cezalara çarptırıldılar.

Yüz yıl önce de “özgürlük talepleriyle” Meşrutiyetin ilanını sağlayan İttihat ve Terakki,  muhalif basını kontrol etmek için gazetelerin kapatılması, yazar ve gazetecilerin sürgün edilmesi gibi yollara başvurmuş, bazı muhalif gazeteciler de “faili meçhul cinayetlere” kurban gitmişlerdi.

Kısa Süren Bahar

24 Temmuz 1908’de Meşrutiyetin ilanıyla birlikte Abdülhamit rejiminin sert bir şekilde uyguladığı “sansür” ortadan kalktı. Bu özgür ortamın etkisiyle birçok gazete yayınlandı ve İttihatçılar gazete çıkarmak için önceden izin alma şartını da kaldırdılar.

Ancak Meşrutiyetle gelen “bahar havası” çok uzun sürmedi. Abdülhamit sansüründen şikâyet eden İttihatçılar da “Abdülhamitvari yöntemlere” başvurarak gazeteleri kapatmaya ve muhalif yazarları sürgüne göndermeye başladılar.

İttihatçılar Rumeli’deki komitacı faaliyetlerini “Cemiyetin fedaileri” vasıtasıyla İstanbul’a taşıyarak muhaliflerini susturmak istediler. Bu durum “faili meçhul” olarak kalan siyasi cinayetlerin yaşanmasına ve özellikle gazetecilerin hedef alınmasına neden oldu.

Meşrutiyet ve İlk Gazeteci Cinayeti

Meşrutiyet döneminin ilk gazeteci cinayeti 31 Mart Olayını da tetikleyecek olan Serbesti gazetesi yazarı Hasan Fehmi’nin öldürülmesi oldu. Hasan Fehmi Abdülhamit döneminde muhalifliğinden dolayı Paris’e kaçmış, burada Jön Türk hareketi içinde bulunmuş ve Meşveret’te yazıları yayınlanmıştı.

Meşrutiyetin ilanı sorasında İstanbul’a döndüğünde İttihatçıların yanında yer almak yerine Alpay Kabacalı’nın belirttiğine göre Fedakâran-ı Millet saflarında yer aldı. Bu grup Abdülhamit rejiminin siyasi mağdurlarından oluşmakta ise de İttihatçılar bu grubu “cemiyet-i fesadiye” olarak görmekteydiler.

Fedakâran grubunun ilk yayın organı olan “Hukuk-u Umumiye” gazetesi İttihatçı karşıtı yayın yapmaktaydı. Gazete o zaman için çok iyi bir rakam olan otuz bin tiraja ulaşmış ve yazarları arasında Hasan Fehmi de yer almıştı.

Hasan Fehmi daha sonra Ahrar Fırkası’nın yayın organı olarak bilinen Serbesti gazetesinde başyazarlığı üstlenerek İttihatçıları kıyasıya eleştiren yazılar kaleme aldı. Özellikle ordunun siyasetten ayrılmasını savunmakta, İttihatçıların yandaşlarına sağladığı imkânları eleştirerek “yolsuzluk” iddialarını kamuoyuna duyurmaktaydı.

Dönemin hatıra eserlerine göre Padişah Abdülhamit de Serbesti’yi biraderi Mehmed Reşad’ın desteklediğini düşünüyor ve gazetenin kapanması için uğraşıyordu.

Hasan Fehmi Bey, İttihat ve Terakki ile muhaliflerinin arasının çok gergin olduğu bir dönemde 6 Nisan 1909’da Galata Köprüsü üzerinde suikasta uğradı.

O gün Hasan Fehmi arkadaşı Şakir Bey’le birlikte Eminönü’nden karşıya geçmek için köprüye gelmiş, şahitlerin ifadelerine göre köprüde ilerlerken “asker ya da zabit kılıklı” birisinin silahından çıkan kurşunlara hedef olmuştu.

Polis ise katilin peşinden koşmak yerine Şakir Bey’i katil sanarak onu yakalayıp karakola getirmişti. Katilin ateş ederken “Al Mevlan” demesi ve Şakir Bey’in Mevlanzade Rıfat’a benzemesi,  asıl hedefin gazetenin sahibi Mevlanzade olduğunu göstermekteydi.

Ertesi gün yapılan cenaze merasimine Hukuk ve Mülkiye öğrencilerinin büyük bir katılımı oldu. Cinayetin sorumlusu olarak İttihat ve Terakki görüldüğünden tepkiler de İttihatçılara yöneldi. Ancak Hasan Fehmi’nin katil zanlısı olarak bazı İttihatçı fedailerin ismi geçse de olay bir faili meçhul olarak kaldı.

Ahmet Samim Cinayeti

Yeni dönemin gazeteci cinayetleri Hasan Fehmi Bey’den ibaret kalmadı. İttihat ve Terakki döneminin ikinci cinayeti bir yıl sonraki Ahmet Samim cinayeti oldu. Ahmet Samim önce “Osmanlı” gazetesinde yazarlık yapmış, 31 Mart olayı sonrasında da iki üç sayı devam eden Hilal gazetesini çıkarmıştı.

Ahmet Samim

Ahmet Samim daha sonra Sada-yı Millet gazetesi başyazarlığı ve sorumlu müdürlüğünü üstlendi. 9 Haziran 1910’da gazeteden çıkıp arkadaşı Fazıl Ahmet (Aykaç)’le Bahçekapı’ya geldiğinde suikasta uğrayarak hayatını kaybetti.

Refii Cevad (Ulunay) ve Yakup Kadri’nin anlatımlarına göre cinayetin nedeni, İttihatçılar aleyhinde kaleme aldığı yazılardı. Ahmet Samim İttihatçıların Soma-Bandırma demiryolu imtiyazındaki yolsuzluklarını ve 31 Mart Olayı sonrasında “örfi idare (sıkıyönetim)” tarafından yapılan işkenceleri belgeleriyle gündeme getirmiş ve bunu hayatıyla ödemişti.

Daha ilginç olansa suikasttan önce yakın dostu Kıbrıslı Şevket’e yazdığı mektupta İttihatçılar tarafından hakkında ölüm kararı verildiğini “nim resmî (yarı resmi)” bir surette öğrendiğini yazmasıydı.

Ahmet Samim ölümünden sonra İştirak gazetesinde yayınlanan mektubunda kendisi için gösterişli bir cenaze namazı istemediğini ve küçük bir köy mezarlığına defnedilmek istediğini belirtmekteydi.

Bir başka iddia da dönemin Dâhiliye Nazırı tarafından “mutasarrıflık” teklif edilerek susturulmaya çalışıldığı ve kabul etmeyince suikastla öldürüldüğü şeklindeydi.

Ahmet Samim’in cenazesine de Hükümet müdahale etmiş ve cenaze dört hamal tarafından taşınmış, kapak da tam kapanmadığından yol boyunca sık sık tabutun üstü açılmıştır. Hatta vasiyetinin aksine Hükümet marifetiyle Sultan İkinci Mahmut Türbesi’ne defnedilmiştir.

Suikasta tanık olan Fazıl Ahmet, katilin İttihatçı tetikçilerden Yakup Cemil ya da Abdülkadir Bey olduğunu iddia etse de cinayet bugüne kadar bir faili meçhul olarak kaldı. Ahmet Samim de “kurşunla sansür” geleneğinin erken kurbanlarından birisi oldu.

Zeki Bey Cinayeti   

İttihat ve Terakki döneminin diğer öldürülen gazetecisi ise Zeki Bey oldu. Zeki Bey de İttihatçılara muhalif “Şehrah” gazetesinde yazılar yazmaktaydı. Şehrah, iktidar karşıtlığından dolayı isim değiştirerek yayın hayatına devam edebilen bir gazeteydi. Gazete bir yıl içinde on üç defa kapatılarak ilginç bir rekor kırmıştı.

Zeki Bey

Zeki Bey bu gazetede İttihatçılar aleyhinde yazılar yazmakta, halk arasında yaygınlaşan yolsuzluk iddialarını gündeme getirmekteydi. Zeki Bey’in iddialarına göre krom maddelerinin işletilmesi için yapılan borçlanmada ve Osmanlı Milli Bankası’nın kurulması çalışmalarında yolsuzluklar yapılmıştı.

Zeki Bey 10 Temmuz 1911’de şimdiki Bakırköy o zamanki adıyla Makriköy’deki evine dönerken Huban sokağında vurularak öldürüldü. Katil zanlısı olarak yakalanan kişiler Mustafa Nazım ve Çerkez Ahmet adlı silahşorlardı.

Bu kişilerin çelişkili ifadeler vermeleri şüpheleri artırmış ve böylece yargılanarak ceza almışlarsa da katilleri cinayete kimlerin azmettirdiği belirlenememişti. Ancak Çerkez Ahmet daha sonra Ermeni tehcirinde yine ortaya çıkacaktır. Mahkeme safahatında ise Mustafa Nazım ve Çerkez Ahmet’in Ahmet Samim’in de katilleri olduğu iddia edilmişti.

Basını Susturma Yolu

Türkiye özgür basınla tanıştığı 1908’den itibaren bir taraftan da gazeteci cinayetlerine tanık oldu. İktidarlar menfaatlerine ters düşen yazılar kaleme alan veya yolsuzluklarını açığa çıkaran gazetecileri genç yaşlı demeden hapse veya sürgüne göndermekten veya başka yöntemlerle susturmaktan hiç vazgeçmediler.

İkinci Meşrutiyetten itibaren ortaya çıkan diğer üzücü durum da gazetecilerin kalemlerinin kırılarak siyasi cinayetlere kurban gitmeleriydi. Hasan Fehmi, Ahmet Samim ve Zeki Bey cinayetlerinin arkasında İttihatçıların olduğu anlaşılsa da Zeki Bey cinayeti hariç olaylar birer faili meçhul olarak kaldı.

Hasan Fehmi

Bu durum dönemin basınına ve sonraki dönemlerin gazetecilerine iktidarı eleştirmenin ve hele yolsuzluklarını ve işkencelerini ortaya çıkarmanın nasıl bir bedeli olduğunu gösteriyordu.

Bir gazeteci bunu “Beyefendi dalgın bir insan ayağının idam sehpasına takıldığı bir memlekette hiç gazetecilik yapılabilir mi, gazete çıkarılır mı?” sözleriyle ifade edecektir.

Bugün en son AYM’nin Ahmet Altan ve Nazlı Ilıcak kararlarında bile bu korkuyu görmek mümkün değil mi?

 

Kaynaklar: E. Ayaz,  M. Erdem, Y. Kuloğlu, “II. Meşrutiyet Döneminde Bir Faili Meçhul: Hasan Fehmi Bey”, ejovoc, C. 5, S. 1, 2015; M. Baydar, “Öldürülen Gazeteciler”, Cumhuriyet, 27 Temmuz 1967; İştirak, 31 Mayıs 1326, TÜSTAV; A. Kabacalı, Türkiye’de Siyasal Cinayetler, İstanbul, 1993, M. Güncü, “İkinci Meşrutiyet Gazetecilerinden Zeki Bey Suikastının Kamuoyunda Yankıları”, ÇTAD, S. 33, 2016.

YORUM YAZIN

Lütfen yorumunuzu yazın
Lütfen isminizi girin