AnaSayfa»Manşet»Eşinin yasını tutamadan 25 günlük bebeği ile kardeşi tutuklandı

Eşinin yasını tutamadan 25 günlük bebeği ile kardeşi tutuklandı

Pinterest Google+

15 Temmuz’dan sonra tutuklanan Doç.Dr. Ahmet Turan Özcerit, cezaevinde kansere yakalandı. Tahliye olduktan sonra sadece 5 ay yaşayabildi. Özcerit’in eşi Esra Özcerit kocasının yasını tutamadan kardeşinin 25 günlük bebeği ile tutuklandığını öğrendi. Esra Özcerit, yaşadıklarını Kronos’tan Selahattin Sevi’ye anlattı…

Esra Özcerit, cezaevinde kanser olan ve sonrasında hayatını kaybeden eşinin yasını tutamadan kardeşi Ayşe Şeyma Taş’ın 25 günlük bebeği ile tutuklanmasının şokunu yaşıyor.

Bir temmuz sabahı Özcerit ailesi ısrarla basılan zilin ve aynı anda yumruklanan kapının sesiyle uyandı. Gelen, polislerdi. Ellerindeki savcılık kararını gösterip evi didik didik aradılar ve bilgisayar mühendisi Ahmet Turan Özcerit’i gözaltına aldılar.

Gözaltında Özcerit’in 15 kişiyle birlikte kaldığı 2 kişilik nezarethanede su bile yoktu. Özcerit savcılık sorgusu ve mahkeme sürecinin ardından 11 gün sonra tutuklandı. Yıllarca öğretim üyesi olarak görev yaptığı Sakarya’nın bir ilçesine, Ferizli’deki cezaevine gönderildi.

Ailesi ile ilk irtibatı evden alındıktan 18 gün sonra 10 dakikalık bir telefon görüşmesiyle oldu. Bir ay sonra ise kimseye haber verilmeden cezaevinin kalabalık olduğu gerekçesiyle 6 kişi elleri kelepçeli olarak başka bir şehre götürüldü.

15 Temmuz darbe girişiminden hemen sonra açığa alınan Doç. Dr. Ahmet Turan Özcerit, Bandırma Cezaevi’ne nakledildiğinde artık KHK ile memuriyetten de ihraç edilmişti.

2 kızı ve 2 oğluyla baş başa kalan anne Esra Özcerit için zor günler böyle başladı. Aradan henüz bir yıl bile geçmeden eşinin kanser teşhisi ile sonuçlanacak ağrıları baş göstermişti. Özcerit doktorlardan heyet raporu alamadı.

Ancak ağrıları geçmeyen Özcerit gün geçtikçe daha da halsiz düşüyordu. Birkaç ay süren ısrarlı itirazlar sonucunda yeniden revire çıkabildi, ardından 1 ay sonra zor bela devlet hastanesine yatırıldı. Ama çok geç kalınmıştı. Sonunda kanser teşhisi konulan Özcerit’in İzmir’e nakline karar verildi. Bu naklin gerçekleşmesi bile 2-3 hafta sürdü. Zaman maalesef Ahmet Turan Özcerit’in aleyhine işliyordu. Sonunda ameliyat oldu ancak hastanede o haliyle bile elleri kelepçeli olarak tutuluyordu. Refakatçi olarak eşinin yanında kalmasına izin almak bile kolay olmamıştı. Özcerit, doktorlardan bazılarının heyet raporu vermek istememesi sebebiyle tahliye olamadığı için evine gidemiyordu.

Hâkim kararıyla eve döndüğünde ise artık çok geçti: Ahmet Turan Öncerit 5 ay daha özgürce nefes alabildi. Yakalandığı amansız hastalık sonucu 2018 Şubat’ında Ankara’da hayata veda etti.

ÖNCE EŞİ ŞİMDİ DE KARDEŞİ

Esra Özcerit henüz eşinin yasını tutamadan aldığı başka bir acı haberle sarsıldı. Arayan annesiydi. Polisler bu kez küçük kardeşi Ayşe Şeyma Taş (28) için eve gelmişti. Taş, en umutsuz günlerinde Esra Özcerit’e bir müjde gibi gelen Azra bebeğin annesiydi.

Olayı “Eşimin cenazesinde ağlamadığım kadar ağladım haberi alınca. O kadar dokundu ki gözaltına alınması,” diye anlatan Esra Özcerit, kucağında Azra bebekle polis merkezine koşmuş. 3’ü kız 6 kardeşi olan Esra Hanım, “Ablam ve ben okuma imkânı bulamadık. Sadece Ayşe Şeyma okumuştu.” diyor.

Sakarya’nın Hendek ilçesinde Türkçe öğretmenliği okuyan Ayşe Şeyma Taş hakkında bir soruşturma yok. Üç kişi, “Mahallede mukabele okurdu, sohbet yapardı” diye kendisini şikayet etmiş. Evi aramaya gelen polisler yine bir şey bulamamış. Almanca öğretmeni olan ve tercüme yaparak emekliliğini değerlendiren babasının dizüstü bilgisayarını, telefonları ve düğün CD’sini, bir de 25 günlük Azra bebeğin annesini alıp götürmüşler.

KADIN HÂKİM: NEYE GÜVENEREK ÇOCUĞU DOĞURDUN!

Esra Özcerit bunları anlatırken gözyaşlarını tutamıyor:

“Kardeşim ‘gözaltına alacağız’ denince hemen bebeğini emzirmiş. Evlerine ulaştığımda Azra ağlıyordu. Yarım saatte bir süt içmesi lazım bu aylarda… Emniyete gittik. Dışarısı ne kadar soğuksa hafta sonu olduğu için binanın içi de o kadar soğuk. Avukat ısrarla ‘müvekkilim lohusa’ dese de kime derdimizi anlatacağız ki… Rica üzerine birkaç kere annenin bebeği emzirmesine izin verdiler. Saat akşam 19:00 gibi savcının karşısına çıkmadan önce de kardeşim sütünü biberona sağıp bize verdi, ‘Belki acıkır, verirsiniz’ diye. Biz ‘lohusa tutuklanmaz’ diye ümit ederken savcı tutuklama istemiyle hâkime yolladı. Bebek kucağımızda, ağlıyor. Mahkemede de arada bir emziriyor. Annem, ‘Şanslıyız kızım, hâkim hem kadın hem hamile, merhametlidir…’ dedi.”

Oysa kadın hâkim, Ayşe Şeyma Taş’a dönerek şöyle demiş: “Sen neye güvenerek bu çocuğu doğurdun!”

Genç kadın tutuklanmış. Herkes yıkılıp kalmış. En büyük sorun: Bebek ne olacak?

“Yanımda götüreceğim,” demiş anne Ayşe Şeyma Taş. İlk hafta avukatlar vasıtasıyla karara itiraz haklarını kullanmışlar, fayda etmemiş. İkinci hafta yine karar değişmemiş. Şimdi ailenin ümidi 20 Aralık’ta görülecek ilk duruşma.

ZİYARETE ‘KARDEŞİN HASTANEDE’ OYUNUYLA HAZIRLIK

Bu hafta yapılacak açık görüşe bütün aileyle birlikte Azra’nın 5 yaşındaki kardeşi Melih de hazırlanıyor. “Tutuklandığı hafta açık görüş vardı ama götürmedik,” diyor Esra Özcerit:

“İlk açık görüşe kardeşimin 5 yaşındaki oğlunu götürmedik, çünkü ne yapacağımızı, ne diyeceğimizi bilemedik. Malum, çocuklar ilk günlerde yeni doğan kardeşlerini kıskanır. Görüşmeden sonra annesiyle kardeşini bırakıp dönmek zor gelebilirdi ona. Ama şimdi biraz hazırlıklıyız. ‘Kardeşin hastanede, annen de onun yanında kalmak zorunda’ diye psikolojik olarak hazırlıyoruz onu. ‘Anneni ve kardeşini çok az görebileceğiz, ziyaretçilerden mikrop kapabilir’ diyoruz.

“Kardeşim Şeyma tutuklandığı gece koğuşa girdiklerinde herkes çok şaşırmış. Hafta sonları tutuklama olmadığından sürpriz olmuş. Gecenin yarısında bütün kadınlar koğuşu bir yandan ağlamış, sinir krizleri geçirmiş, bir yandan da teselli etmişler genç anneyi. Diğer taraftan da ümit olmuş, enerji olmuş kader mahkumlarına. En küçük ‘tutuklu’ Azra koğuşun neşesi olmuş. Aylardır çocuk hasretiyle dört duvar arasında aylarını geçirenler özlemlerini yeni misafirleriyle gidermiş. Şimdi cezaevinde bütün koğuş Azra’ya bakıyormuş. Ama neticede, henüz bebek ve bir cezaevi hiç uygun değil. Yıkanması, aşıları, kontrolleri…”

‘ŞİMDİ DIŞARIDA YAPRAKLAR DÖKÜLÜYORDUR DEĞİL Mİ?’

Anne Ayşe Şeyma Taş’a içeri girdiğinde ilk soruları, “Şimdi dışarıda yapraklar rengarenk ağaçlardan dökülüyordur değil mi, sonbahardır?” olmuş. Görüş günlerinde herkes kendinden önce Azra bebekten haber veriyormuş ziyaretçilerine.

Artık ‘agulamaya’ başlayan Azra herkesten önce uyanıp bütün koğuşu ağlama sesiyle sabah namazına kaldırıyormuş. Verilen yemekler yetersiz olduğu için kantinden aldıklarıyla idare etmeye çalışıyorlar anne-bebek.

Kardeşi Ayşe Şeyma ile aralarında 12 yaş olduğunu ve küçük yaşlarda çok şey paylaşamadığını söyleyen Esra Özcerit, “Kardeşimin halim selim bir çocukluğu vardı. Sessizdi… 5 buçuk yaşında ilkokula başladı. 16 yaşında liseyi bitirerek üniversiteye başladı” diye anlatıyor.

“Ben 19 yaşında evlendiğimde ilkokul üçe gidiyordu. Büyüyüp Hendek’e okumaya gelince kardeşten öte arkadaş olduk. Hep evimize gelip giderdi, arkadaşlarını da getirirdi. Eşim yemekler hazırlardı. Bizim üçüncü kızımız gibiydi. Okulu bitirip de istemeye geldiklerinde babam, rahmetli eşime de sorulmasını istemişti ikinci babasıdır diye.”

En sıkıntılı zamanlarında hep yanında olan kardeşinin yanında şimdi kendisi var. Bütün bu süreçteki en büyük şansı ise bütün ailenin kenetlenmesi.

CHP Parti Meclisi Üyesi Gamze Pamuk Ateşli ve HDP Kocaeli Milletvekili Ömer Faruk Gergerlioğlu’nun çabalarıyla Türkiye’nin ve dünyanın haberdar olduğu Ayşe Şeyma Taş ve Azra bebek için yük Esra Özcerit’in omuzlarında. Bir de Türkiye’nin vicdanının…

HENÜZ ENİŞİNİN YASINI TUTAMADI

1996 yılında Ankara’da evlenen Esra – Ahmet Turan çifti hemen İngiltere’ye taşınmış. Esra Özcerit o günleri şöyle anlatıyor:

“Ben Erzincanlı 6 çocuklu bir ailenin kızıydım. Fakat 25 yıldır Ankara’da oturuyorduk. Eşim ise Konya Akşehirliydi. Öksüz ve yetim büyümüştü. Hayatın bütün zorluklarını tek başına yendi. Ahmet Bey elektronikle başladı ama daha sonra bilgisayara dönüş yaptı. Yüksek lisans ve doktorası da bilgisayar üzerineydi. 1999 yılında Türkiye’ye döndük. 2000 yılında Sakarya’ya gelip yerleştik. Büyük oğlum Sinan İngiltere’de doğmuştu, Senanur 1999 yılında depreme 40 gün kala dünyaya geldi. 2002’de Dilara, 2010’da da Esat dünyaya geldi. Eşim yoğun çalıştığı için ben ev hanımı oldum hep.”

Bu yılın şubat ayında kaybettiği eşini, ‘işine aşık ve mükemmeliyetçi’ diye tarif eden Esra Özcerit, “Öğrendiklerini öğrencilerine en güzel şekliyle aktarmak isterdi. Yeni bir üniversite olduğu için doktora öğrencileri yeni yeni gelmeye başlamıştı.” diyor.

HUZURSUZLUK İKİ ÜÇ YIL ÖNCE BAŞLADI

15 Temmuz 2016’daki darbe girişimi olmadan birkaç yıl önce eşi üniversitede bazı gariplikler hissetmeye başlamış. Sosyal medyada dedikodular almış yürümüş. Sakarya Üniversitesi’nde insanların bakışları değişmiş, profesörlüğü geldiği halde kadro alamamış.

“Bizim her gün akşam yürüyüşlerimiz vardı” diyen Esra Özcerit, eşinin yaşadığı huzursuzluğu anlattığını söylüyor:

“Eşim saat 19:00 gibi gelirdi, ailece yemek yerdik. Aksatmadığımız akşam yürüyüşlerine çıkardık. Ben gündüz ne yaptım, onun okulda nasıl bir günü geçti uzun uzun konuşurduk. Hep rahatlatmaya çalıştım kendisini. Fakat bana okulda anlamadığı ama gizli kapaklı bir şeylerin döndüğünü hissettiğini söylüyordu. Eşimin sorumluluğunda olan işler bile ondan habersiz yapılıyordu. Hak ettiği projeler verilmiyordu.”

15 TEMMUZ AKŞAMI EVE ÇÖKEN HÜZÜN

Yine de Özcerit ailesi darbe girişimine kadar somut bir şeyle karşılaşmamış. 15 Temmuz akşamı oğlunun merdivenlerden inerek “Televizyonu açın anne, köprünün bir ayağını tutmuşlar” haberini alır almaz açtıkları televizyonda gelişmeleri an be an takip etmeye başlamışlar:

“Büyük bir korkuyla izliyorduk olan bitenleri. Anlam veremiyorduk. Eşim benden 9 yaş büyük olduğu için darbenin ne demek olduğu konusunda fikri vardı. Bense ilk kez böyle bir şeye şahit oluyordum. Saatlerce televizyon başından kalkamadık. Korkumuz ülkemiz için, insanlarımız içindi. İnsanların ölümü, askerlerin vahşice öldürülmeleri karşısında şaşkına dönmüştük.”

Darbeden sonraki ilk Cuma günü elinde kişisel eşyalarıyla bahçede görünen Ahmet Turan Özcerit kapıya gelmeden Esra Hanım kapıya koşmuş. Boynuna sarılmış. Hiç konuşmamışlar… “Ne mahzundu, ne üzüntülü, değişik bir ruh haliyle girdi eve. Yukarı kata çıkıp üzerini değiştirdi, ben yemek hazırladım. Üzerine gitmedim. Kendisi söylesin diye bekledim” diyor Esra Özcerit.

“Üzülme ama bir şey söyleyeceğim, açığa alındım” dediğinde yine sarılan, üzülmemesini söyleyen, “Bu bir imtihandır, gelip geçer” sözleriyle teselli eden Esra Hanım, eşini daha önce benzer bir ruh haliyle görmediğini söylüyor: “Çünkü işine aşıktı, yetim ve öksüz büyümüştü. 4 kardeşten tek okuyandı. Büyük sıkıntılarla bulunduğu yere gelmişti. Gayretli ve çalışkandı… Emeklerinin bir anda elinden alınması çok dokundu.”

Babalarının işsiz kaldığını anlayan çocuklar da çok üzülmüş. “Evimizde daha önce yaşamadığımız bir hava ve sükûnet vardı” diyen Esra Hanım, çocukların da babalarının boynuna sarıldığını ve güç verdiğini anlatıyor.

‘BU İMTİHANIN BAŞLANGICIYMIŞ MEĞER’

Televizyonu her açtıklarında açıklayamadıkları bir kaosla karşılaşan Özcerit ailesinin tedirginliği içten içe artmış. 27 Temmuz sabahı ise güne aynı anda kapı zilinin ısrarla çalması ve kapının sertçe art arda vurulmasıyla uyanmışlar.

O sabahı Esra Özcerit şöyle anlatıyor:

“Ciddi bir panik oldu. Kapıyı vuranların giyinip hazırlanmamıza bile tahammülleri yoktu. Kızlar teyzesindeydi. Eşim gitti, kapıyı açtı. Gelen polisler, ‘hakkınızda arama kararı var’ dediler. Biri kadın 5 polis memuru vardı. Evin her yerini aradılar. Tabi bir şey bulamadılar. 1 dizüstü bilgisayar, 2 iPad ve eşimin telefonunu aldılar. Allah var, kibardılar. Kadın polis daha da kibardı. Çantamı ararken oğlum şaşırdı, daha önce böyle bir olaya şahit olmamıştı. Polis oğlumu üzmemek için, ‘Annenin çantasını çok beğendim, hoşuma giderse ben de alırım’ diye bakıyorum, dedi. Evde bir şey bulamayınca giderler sandık. Fakat, eşim yanıma geldi, ‘Beni götüreceklermiş’ dedi. Polislere sorduk, ‘Birkaç güne kadar eve döner’ dediler. Arkasından bakakaldık.

“Fakat arkalarından gittiğimizde hiç de öyle olmayacağını anladık. İçeri avukatı almıyorlar, kapıdaki polisler bizi tersliyordu. Ne eşya ne yiyecek alıyorlardı içeriye. 2 kişilik nezarethanede 15 kişi kaldıklarını öğrendik. Sonra anlattığına göre nöbetleşe uyuyorlarmış.”

TUTUKLANMA SEBEBİ İHBAR: ARTIK SU BİLE YOK

Polise ne zaman çıkar diye sorduklarında “Üç dört güne kadar” cevabını almışlar: “Avukat gidemiyor. Eşya bile almıyorlar. Polis tersliyordu emniyette. Hepsi akademisyendi nezarettekilerin. Hatta adli suçlular için su bırakmışlar, ‘Bundan sadece sen içebilirsin, diğerlerine vermeyeceksin’ diye sıkı sıkı tembih etmişler. İnsanlık dışı bir ortam ne lavabo var ne duş. Sözlü tacizler, küfürler de cabası… 11 gün günlük gözaltı süreci işkence gibi geçmiş. Meğer ihbar varmış, biri ismimizi vermiş. Sorgudaki sorular, kolejdeki çocuk, Bank Asya’daki para vs.”

Savcı, Ahmet Turan Özcerit’e neden Cumhurbaşkanının açıklamasından sonra çocuklarınızı kolejlerden almadınız diye sorunca, diklenmiş, “Neden alayım. Ben memnunum, çocuklarım memnun. Ben başkalarının söylemesiyle değil kendi kararımla işimi yaparım” deyince arkadaşları bile tedirgin olmuş. “Bugün hepimiz bıraksalar bile Ahmet Hoca’yı alırlar” demişler kendi aralarında.

11’inci günün sonunda hepsi tutuklanarak Ferizli Cezaevi’ne gönderilmiş.

Esra Hanım, “Eşim gözaltından sonra Ferizli üç yıldızlı otel gibi geldi, dedi. Sıcak su, yatak, yiyecek…” diye anlatıyor: “Arkadaşları da vardı. Hepsi akademisyen olduğu için her gün bir kişi kendi bölümüyle ilgili söyleşi ve konuşma yapıyorlarmış. Cezaevindeki esnaflar dahil üniversite kürsüsünde gibi dinliyorlarmış. Bu süreç çok devam etmemiş. Bir sabah nereye götürüleceklerini bilmedikleri bir yolculuk sonunda Bandırma’ya varmışlar. Yolda çok kötü muamele etmişler. Lavabo ihtiyacı ve yemek molası için bile araçlar durmamış.”

ÖNCE TUTUKLANMA SONRA KANSER

Aile için de sıkıntılara başka bir sıkıntı daha eklenmiş. Üç buçuk saatlik bir mesafeye gönderilen Ahmet Turan Bey için yollara düşmüşler.

Bandırma’da ilk ziyaret 1 Eylül 2016 tarihinde mümkün olmuş. Eşini daha önce hiç olmadığı şekilde yorgun ve bitkin görmüş Esra Özcerit. Ziyaret edeceği gün açıklanan bir KHK ile Ahmet Turan Özcerit mesleğinden de ihraç edilmiş. Fakat eşi bunu kendisine görüşte söylememiş. Esra Hanım eşine bir hafta sonra söylediğinde ise epey üzülmüş. “Açığa alınırdık ama ihraç olacak kadar ne yaptık” demiş…

Esra Özcerit anlatmaya devam ediyor:

 

“Birikimimiz yoktu. Kendimize yetecek kadardı. Dört çocuk koleje gidiyordu. Evimiz ve arabamız vardı. Karar almıştık. Bütün kazandığımızı çocuklara harcayacaktık. Ailem öğretmen emeklisi, kanaatkâr büyümüştük. Eşim tutuklandıktan sonra da inanılmaz bereket vardı evimizde. İnanamıyordum. Evimizdeki yiyecekler bitmiyordu. İktisatlı yaşamayı öğrenince anlatamayacağım bir bereketle karşılaştık. Kimseye muhtaç olmadık. Her hafta Bandırma’ya gidiyorduk. Sakarya’dan on arkadaşı daha tutuklu olduğu için servis bulmuştuk. Görüş günleri servisle gidiyorduk. Birbirimize aynı olan derdimizi anlatıyorduk, teselli ediyorduk. Evlatlarımızın dramını paylaşıyorduk.”

2017 yılının Nisan ayının sonunda bir açık görüşte mide rahatsızlığından söz etmiş Ahmet Turan Özcerit. Yemeklerden şüphelenmiş ve “Sindirim sistemim iflas etti, ağrıdan uyuyamıyorum” demiş.

Fakat doktorlar geçiştirmiş. Ağrı kesici vererek geri göndermişler.

Haziran ayındaki açık görüşte ise, artık dayanamadığını, avukatıyla ve cezaevi müdürüyle de konuşacağını, mutlaka doktora gitmesi gerektiğini anlatmış.

Sonraki hafta ise yorgunluğu ve bitkinliği iyice artmış. “Gözüme iyi görünmüyordu” diyen Esra Hanım, “Çıkar çıkmaz avukatı ve babamı aradım, bir şeyler yapalım dedim,” diye anlatıyor.

Hastaneye çıkma imkânı bulduktan sonra kötü haber gelmiş: Bağırsakta bir kitle var, kolonoskopi ve endoskopi yapılacak.

HAPİSHANE ve İHMAL

Ahmet Turan Özcerit için koğuş arkadaşları da tedirgin olmaya başlamış, çünkü artık hiçbir şey yiyemez olmuş.

Hastane için Ankara talebinde bulunsalar da yönetim İzmir’e göndermiş.

Esra Özcerit anlatıyor: “18 Ağustos’tu. Ertesi gün evlilik yıldönümümüzdü. Doktorlardan raporları almaya gittik. Bir yandan da savcıyla konuşuyoruz. Eşimin sevki var. Belki jest yaparlar, yüz yüze gösterirler diye içimden geçiriyorum. Olmadı. Eşimi ağrılar içinde İzmir’e götürdüler… Moral olur bir kere görüşelim isteğim bile geri çevrildi.”

‘SAVRULAN BİR YAPRAK GİBİYİM’

İzmir’de hastanede karanlık cepheye bakan bir oda vermişler. Sosyal demokrat bir doktor rica etmiş. “Hastaya moral olur, ne olur manzaralı bir oda verseniz” talebinde bulunmuş, geri çevrilmiş.

Sonraki hafta hastanede 20 dakikalık bir görüşme için 2 saat evrak toplamışlar. Bu sefer başarmışlar da: “Odaya girdik, yatıyordu. Çok şaşırdı. Hastane olduğu için demir parmaklık vardı. Yan yana değildik ama ellerimizi tutabiliyorduk. Tuttum, destek verdim. Çok mutlu oldu. Duygulandı. Herkesin dua ettiğini söyledim. Güzel rüyalar görüyorlardı arkadaşları, onları anlattım. Çok çaresizim, dedi. ‘Savrulan bir yaprak gibiyim. Kadere razı oldum. Cenâb-ı Hak nereye savurursa oraya düşeceğim,” dedi.

Hastaneye askerler getirirken hep kötü davranmışlar. İçlerinden biri, bitkin olan eşime hastanede doktorun kapısında bile ayakta duracaksın demiş.

 

Esra Özcerit, “Doktorumuz çok iyiydi. Sol görüşlü bir kişiydi, insan gibi insandı. Eşime siz farklısınız, pırıl pırıl insanlarsınız. Türkiye’nin yetiştirdiği iyi insanlarsınız demiş. O da asistanı da bize güç verdi,” diyor ve devam ediyor:

“Eşimi 20 dakika görebildik. Araya bayram girdi, savcı izni olmadığı için göremedik. Fakat ağrıları her geçen gün artıyordu. 11 Eylül 2017 günü ameliyat olabildi. Başarılı bir ameliyattı. Bağırsağı dışarı vermemişler. İkindi gibiydi. Hemen yanında kalabilirsiniz dediler. Aylar sonra eşimin yanında refakatçi olacaktım. Eşimin yanına girince çok ağladı, ben de ağladım. Özel bir odada, dışarı çıkma hakkım yok. Bir çay bile alamıyorsunuz. Beş altı asker bekliyor. Günde bir kez çıkma hakkım vardı. Annemler ev tuttu. Çocuklar Sakarya’da ihtiyaçları görüp elbiselerini çıkarıp yıkıyorum.

“Bir yandan da gün tahliye haberi bekliyoruz. Avukat sıkıştırıyor. Heyet iki seferinde de cezaevinde kalabilir raporu sunmuşlar. Hâkimin inisiyatifiyle tahliye etti. O gün, İzmir’de bir rehabilitasyon merkezi gibi bir yerden eşime bir gardiyan geldi. Siz buraya sevk olundunuz dedi. Yıkıldık. Tahliye bekliyoruz oysa.

‘13 AY SONRA YENİDEN EVİMİZDEYDİK’

“O gece çok dua ettik. Bir cennet müjdesi gibi tahliye sesi duydum. 21 Eylül’de tahliye edildik. Nasıl bir sevinç anlatamam. Bak ben de seninle içerde kaldım dedim. Hastaneye götürdüler gece 11 gibi müthiş bir sevinçle. Anne biz dışarıdayız diye annemi aradım. Hastalar rahatsız oldu. Çocukları görüntülü aradık. Hepimiz çok mutluyduk. Sakarya’ya evimize geldik. 13 ay sonra tekrar evimizdeydik bütün aile.”

Ama mutluluk çok sürmemiş: “Sancıları başladı. Bir an önce kemoterapiye başlaması lazım. Çok ciddi karaciğerde metastaz var dedi. Eşime söylemiyoruz. Ağrılar artınca ve uyuyamayınca zor oluyordu. Çok gelen giden vardı, eşim muhabbet etmeyi özlemişti.”

‘YARIM KALAN MUTLULUK’

“On gün sonra Ankara günlerimiz başladı. Ben annemin evinde, annem bizde kalıyordu. Kemoterapiyi başladılar. İyiydi. Toparladı demişti doktor. Ekim başı gibi başladık. 4 ay içinde iyiye gitti ama geçen sene Aralık ayında şiddetli ağrılar başladı. Hastaneye yatırdılar. Eşimin karnı şişmeye başladı. Su almaya başladılar. İyileşmesini beklerken hastanede enfeksiyon kaptı iyice yoruldu eşim. Arka arkaya geldi. Hiç kemoterapi vermediler. Günden güne gözümün önünde eriyordu.”

“15 tatilde çocuklar gelecekti. Birkaç gün önce ameliyat olup çıkmayı beklerken hastaneden hiç çıkamadı. Çocuklar ziyaretine geliyordu. Hepsi birden geliyordu. Onlara çok düşkündü, Esad’ımız babasına sorular sorardı. Netice şubat ayına kadar her geçen gün günden güne ağrıları arttı. Dayanamıyorum, diyordu. Hastaneden çok zaman eve getiriyor görüyorduk. Evde kaldı.

‘HEPİMİZLE VEDALAŞTI’

“Vefat günü annem, babam, ablam vardı. Sena ve Dilara’yı burada görüyordum, diyordu. Burada oturuyor demişti. Haberi yoktu. Konuşamıyordu bile. Sancıyla uyanıyor, morfinle uyuyordu. Aklı başında, bilinci yerindeydi.

 

“Eşimin başındaydık. Çocuklar geldiler bir gün önce. Çocukları göndermek istedim. Gitmesinler, dedi. Son gece kızlarım ve ben başındaydım bütün gece, hiç gücü yoktu ama yatağından fırlayıp birileri geliyor, çok kalabalık geliyorlar, dedi. Geliyorlar deyip durdu. Ertesi sabah da bize sarıldı, mırıltı şeklinde ‘beni oturtun’ dedi, ellerini ovuşturarak abdest aldı. Eğildim kulağına, kızlar da yanımda. Hepimize sarıldı. İkindi vaktine doğru da bir anda ruhunu teslim etti.

“Ölmeden bir hafta önce herhalde yolun sonuna geldik, demişti. Böyle konuşma dedim. Hissediyordu da içinde de yaşayan bir insandı. Cenazeye hiç tanımayan insanlar geldi. Tanımıyoruz ama acınızı derinden hissediyoruz, dediler.”

‘ÇOCUKLARIM FARKINDA’

Esra Özcerit sözlerini şöyle tamamlıyor: “Bazen ağlayarak, bazen gülerek hatırlıyoruz eşimi. Hep yanımızda hissediyoruz. Kızım, ‘Babam bize zorluklar içinde geçen gençliğinden bahsederken, bizi çocukluğumuzdan bu yana öğütler içinde büyütmüşken babamın gidişi ardından güçsüz durmamız Özcerit ailesine yakışmazdı,’ diyor. Çocuklar da şehit çocuğu olduklarının farkında. Çok çalışmaları gerektiğinin. Öyle de yapıyorlar.

“Üzüldüğümüz cenazemde hiç tanımayan onlarca insanlar gelmişken 13 yıl her şeyimizi paylaştığımız karşı komşumuzun gelmemesi. Bir geçmiş olsun, bir başınız sağ olsun demeyi çok görmesi. Öğretmenler üstelik. Belki mahcuplar, belki korkuyorlar, bilemiyorum. Fakat arkadaşlarımız ve akrabalarımız yönünden şanslıyız. Birbirimize sahip çıkıyoruz.”

önceki yazı

Türk gazetecinin Romanya'da gözaltına alınması ülkeyi karıştırdı

Sonraki yazı

Hasan Cemal ‘diktatör’ yazısını böyle savundu: Yazımı bugün de özgürlük ve hukuk adına savunuyorum

Yorum yapın

Değerli Okurumuz

E-posta hesabınız yayımlanmayacak. Gerekli alanlar * ile işaretlenmişlerdir