Erdoğan’ın “gıda terörü” diskuru; Bir iflas öyküsü

ANALİZ | Prof. Dr. MEHMET EFE ÇAMAN

Nobel ödüllü ünlü ekonomist Milton Friedman diyor ki: “Birçokları tüketicinin devlet tarafından korunması gerektiğini savunur. Hâlbuki önemli olan tüketiciyi devletten korumaktır!”

Türkiye’de yaşanan dramı aslında net olarak ortaya koymaktadır bu cümle. Bugün Türkiye’de devleti eline geçirmiş olan kifayetsiz, yolsuzluğa ve hırsızlığa bulaşmış, ne idüğü belirsiz kirli ve muhteris odaklarla işbirliğine gitmiş bir grup, tüm sivil insan hak ve özgürlüklerini yok etmiş olmasının yanı sıra, tüketiciyi de ekonomik yönden yok etme yolunda hızlı adımlarla ilerliyor!

Piyasa ekonomisinde fiyatların nasıl oluştuğu büyük bir sır falan değil. Piyasada oluşan fiyatlar üzerinden arz edilen mal satın alınmazsa, ya fiyatlar düşer, ya da ürünü satan satıcı, ürünün satın alınmamasından dolayı ürünü piyasaya sürmez. Çünkü alıcısı olmayan bir ürünü toptancıdan almak ve tezgâha koymak riskli hale gelmiştir. Dolayısıyla, müşterilerin satın alma davranışıyla toptancının ürünü pazara sürme – arz- davranışı arasında ilişki vardır. Diğer bir ilişki de, fiyat belirlenmesi sürecinde, ürünün üreticisi olan üreticiden pazara kadar gerçekleşen arz sürecinde, üreticinin koyduğu fiyat, aracıların koyduğu kar payı, satıcının koyduğu kar payı, tamamen rasyonel şekilde işler. Kâr payını abartırsanız, ürünü kimse almaz. Daha uygun fiyata ürünü arz eden birini bulur, alacağını oradan satın alır. Dolayısıyla, üretici, aracı, satıcı ve müşteri arasındaki ilişkiler, piyasada oluşacak ortalama fiyatı belirler. Eğer fiyatta sistematik bir artış meydana geliyorsa, bunun yapısal nedenleri vardır. Kimse kafasına göre fiyat belirlemez – yani teknik olarak bunu yapabilme özgürlüğü olsa da, ürününü satmak için optimal fiyatlandırma yapma gerekliliği olduğundan, bunu yapamaz. Piyasayı gözetmek, kar marjı dengesini bunun üzerine kurmak lazımdır çünkü.

Fakat bir ülkede döviz fiyatları yükseliyorsa, akaryakıt fiyatlarına zam üzerine zam geliyorsa, enflasyon çok yüksek oranlarda gerçekleşiyorsa, bunların üreticinin giderlerine, aracının giderlerine, satıcının giderlerine yansımaları olur. Mazotu on birim fiyattan alırken on beş birim fiyata almaya başlamışsa, aracı nakliye fiyatlarındaki artışa binaen aracılık fiyatlarına bu artış marjını yansıtır. Kar oranını korumak için tek geçer yol budur. Bu bir domino etkisi gibi tüm piyasayı etkileyen bir şeydir. Aynı şey üreticinin tohum birim fiyatı, işçilik birim fiyatı, gübre birim fiyatı vs. için de geçerlidir. Ticaretin temel hedefi kar elde etmektir. Piyasa ekonomisinin temeli budur. Kar elde etme hedefini kriminalize eder, tüccarları teröristlerle bir tutarsanız, a) salaksınızdır, b) piyasa ekonomisinden bihabersinizdir, ya da c) çamura yatarak kısa süreli siyasi rant peşindesinizdir. Burada hangi şıkkın geçerli olduğunu herkes görüyor!

Bugün Erdoğan rejiminin geldiği nokta, Maduro Venezuela’sından bir basamak alttadır. Yani tam çöküşe beş var! Durum vahim! Devlet, üreticiden tüketiciye arz zincirini kırarak, nakliye vs. tüm yan masrafları çıkarıp, ürünü satın aldığı fiyattan, yani ürün üzerine kar koymaksızın ürünü piyasaya sürüyor. Gelin elimine ettiği faktörlere bir bakalım. Yakıt parası ürün üzerine konmuyor. Emeğe ödenen bedel yok – mesela ürünü nakleden kamyoncuya ya da ürünü piyasaya sürerken tanzim satışta çalışan görevliye ödenen giderler gibi kalemler olmadığı için, bunlar fiyata dâhil edilmiyor. Dahası, Pazar yeri ya da dükkân kirası gibi kalemler de fiyatta yer almıyor. Neden? Çünkü devlet istediği yerde, istediği zaman, seyyar tanzim satış çadırını kuruyor. Dahası, normal satıcının ödediği vergi kalemleri de yok. Yani tanzim satış yerlerinde fiyatların düşük tutulabilmesinin arka planında bunlar var. Tamam da, bu masrafların fiyata yansıtılmaması, o masrafların yapılmadığını mı gösterir? Ne alakası var! Elbette devlet de yakıta, işçiye para ödemek durumunda. Peki kim bu “devlet”? Sizsiniz sevgili vatandaş! Çünkü devletin parası diye bir mevhum yoktur. O ödemeleri, vergi veren vatandaş yapıyor! Yani, bugün rejim bonkörce mal arzı yapıyormuş gibi görünerek vatandaşın sadece oyuna göz dikmiyor, aynı zamanda onun cebinden parasını da çalıyor. Ucuza sebze almak nasıl oluyor? Ucuza sebze alan vatandaş, normal piyasa fiyatı ile tanzim yerindeki yapay fiyat arasındaki farkı, tüm diğer vergi mükellefleriyle beraber biraz daha uzun vadede ödüyor. Yani tanzim satıştan alım yapan vatandaş, farkı oradan alışveriş yapmayan vatandaşa bindirerek, ayrıca bir haksızlığa da yol açmış oluyor.

Gelelim bir diğer boyuta

Üretici ve tüketici arasındaki tüm kademelerde yüz binlerce insan istihdam edilmiş durumda. Nakliye ve pazarlama ağında çalışan insanları kast ediyorum. Dahası, bu işin ticaretini yapan firmalar var, irili ufaklı. Bu kesim, bugün serbest piyasayı baltalayan uygulamayla iflasa sürükleniyor. Yani devlete vergi ödeyen bu insanlar, o vergileri artık devlete ödeyemeyecekler. Dahası, uzun erimde, devlet tüm üreticilerden üretilen tüm ürün miktarını hiçbir zaman tam olarak satın alamayacağı için, birçok üretici de havlu atacak. Üreticiden pazarlamacıya, nakliyeciden marketçiye kadar toptancı da, perakendeci de ciddi şekilde zarar görecek. Bu aslında ekonomik intihardır. Ekonomiyi yönetenlerin, en temel piyasa ekonomisi mantığını anlayamadıklarının, ya da daha kötüsü, tarım sektöründeki istihdamı ve üretimi önemsemediklerinin somut göstergesidir. İçler acısı bir durumdur bu! Türkiye’yi siyaseten sıfırlayan, tüm ekonomik ilişkileri kendi ekonomik ve siyasi rant aracı olarak algılayan hırsız ve onursuz bir rejimin, ülkeyi batma noktasına getirmesidir bu yaşananlar.

Tanzim noktalarındaki vatandaşlarla yapılan röportajları izledim. Çoğu, fiyat artışının nedenlerini anlayamamış görünüyor. Yaşanan enflasyonun, birilerinin provokasyonu veya komplosu olduğu ön kabulü yerleşmiş topluma. Özgür medya olmamasının acı bir sonucudur. Diğer nedeni, korkunç bir cehalettir. Vatandaş, halka ürün arzı yapan toptancıların da perakendecilerin de hırsız olduğunu düşünüyor. Esasında krizin sorumlusu olan rejimi – özelde Erdoğan’ı – ise kurtarıcı olarak algılıyor. Böylesi bir sosyolojik yapıda, anlatılan komplo teorilerini, mesela 15 Temmuz’daki tutarsızlıkları, “fetö” söyleminin saçmalığını, yapılan korkunç ceberut takibat politikasının sonuçlarını görebilecek bir halk kitlesi maalesef mevcut değil. Halkın çok önemli bir oranı, yapbozun parçalarını bir araya getirerek büyük resmi görebilecek rasyonel akla ve donanıma sahip görünmüyor. Bu durumda, bu kitlelerin rejim tarafından hipnotize edilmesi ve transa geçirilmesi, gerçekten çok basit bir olay!

İki yüz gramlık çay paketi sallamak!

Öte yandan, Erdoğan kalabalıkların önünde iki yüz gramlık çay paketini sallayarak seçim propagandası yapıyor. Konuştuğu metnin içeriği salt insan aklıyla değil, insan onuruyla da alay eden bir diskur olsa da, onu dinleyenler için “dünyayı dize getiren adam” algısı baki. Uçuruma doğru koşarken sürü başını takip eden koyunlar gibi, tüm sürü boşluğa düşene dek bu hipnoz sürecek sanırım. Bu kalabalığın, Erdoğan’ın “gıda terörü” söylemini benimsemiş olmasına şaşıralım mı? Sanmıyorum! “fetö” söylemine ne kadar alıştıysa bu toplum, Erdoğan’ın her türlü söylemini de “içinde bulunduğu efsun durumu itibariyle” kabullenecektir. “Bu oyunu bozacağız!” dedikçe, insanlar ağlıyor, zırlıyor, alkışlıyor, coşuyor, haykırıyor, kendinden geçiyor! Hatta açlığını bile unutuyor! Erdoğan fanatizmi, adeta bir rock yıldızına duyulan hayranlık gibi, belli bir fanatizmi içeriyor. Telkinler, hatta gerçekle yüzleştirilme ne, açlık, açlık dahi, insanların bu algısını değiştirmiyor.

Türkiye ekonomisi artık kırılganlığın veya kriz başlangıcının ötesinde, iyiden iyiye batağa saplanmış durumda. Bu noktada yapısal iyileştirme adımlarının bir an evvel atılması gerekirken, ülkeyi yöneten şark kurnazı bencil ekip, salt kendi kısa vadeli siyasi geleceklerini kurtarmak adına en yapılmaması gereken hamleleri yapıyor, popülizm ve har vuran-harman savuran bir sübvansiyon stratejisiyle, semptomları gidermeye çalışıyor. Kronik hastalığın nedenleriyle ilgilenmektense, ağrı kesici dayayan doktor gibi, esasında hastanın hayatını tehlikeye atıyor. Bu yaşanan mikro-ekonomik laboratuar, yakında başka sektörlere de sıçrayabilir. Vatandaşın (tüketicinin) artık devletten korunma yolu kalmamış görünüyor. En kılcal damarlara kadar, Türkiye ekonomisi varoluşsal bakımdan kritik bir dönemeçten geçiyor.

Ufukta Venezuela türü bir sefalete doğru serbest düşüşte olan ülke var. Sanırım mutlak çakılma gerçekleştiğinde bile belli bir kitle sorumluluğu Erdoğan’a yapılan bir operasyona, bir büyük oyuna, “fetö’ye”, Yahudi sermayesine, Gezicilere, uluslararası finans çevrelerine, ABD veya Batı’ya bağlayabilir!

1 YORUM

  1. MUTLAK ÇAKILMA…
    Uçuyoruz derken ve tüm hayaller böyleyken çakılma. Darmadağın olma.
    Toplum zaten çakılmış. Darmadağın olmuş.
    Ordu çakılmış, paramparça olmuş.
    Kaldı ekonomi O da,
    Düşüyoorrrr….
    Düşüyoorrrr….
    Düşüyoorrrr….
    Düştü ya…
    Yazık.
    Hem de ne yazık…
    Hepimize çok yazık oldu.
    Enkazı kim kaldıracak ve sağlam kalanlar ne yapacak??

YORUM YAZIN

Lütfen yorumunuzu yazın
Lütfen isminizi girin