Düşmanını anlat, kim olduğunu söyleyeyim

YORUM | KEMAL AY

 

Necip Fazıl’ın meşhur bir sözü var: ‘Ey düşmanım sen benim ifadem ve hızımsın gündüz geceye muhtaç bana da sen lazımsın.’

Buradan ne anlıyorsunuz?

Tarihte düşmanlıklar sonucu yapılan savaşlarla, asimetrik iki güçten büyük olanın küçük olanı yok etmek üzere giriştiği katliamlar arasında ciddi farklar vardır.

Elbette düşmanlığın da, cinnet derecesindeki nefretin de farklı tonları var.

Romalılarla barbarlar arasındaki ilişki, düşmanlığın koyu bir rengiydi sözgelimi. Barbarlar, Romalıların inşa etmeye çalıştığı medeniyetin tam olarak zıddını ifade ederler. Bu sebeple de onlara merhamet göstermek, zafiyettir.

Öte yandan Ortaçağ Avrupa’sındaki cadı yakma törenleri de, katliamların en koyusudur. Cadı, bir anlamda ‘uzaylı’ gibidir. Bu dünyaya, daha da önemlisi ‘bizim dünyamıza’ ait değildir. Haliyle onun yokluğundan bir zarar gelmez.

***

Necip Fazıl’ın bahsini ettiği düşmanlık, kimliği tetikte tutan, insana ‘ne olduğunu’ duyuran bir çeşit diyalektik ihtiyaç. Bir spor dalındaki rekabet gibi. 1970’lerde birbirine rakip olmuş ünlü Formula 1 pilotları James Hunt ve Niki Lauda gibi. (Meraklısına not: 2013’te Rush ismiyle bu meşhur rekabet filmleştirildi.)

Rahmetli İtalyan romancı Umberto Eco, bu çeşit düşman ihtiyacını şöyle açıklar:

‘Düşman sahibi olmak sadece kimliğimizi tanımlama açısından değil, aynı zamanda kendi değer sistemimizi ölçebilmek için bir engel edinmek ve o engelle yüzleşirken kendi değerimizi sergilemek açısından da önemlidir. Dolayısıyla düşman yoksa, onu inşa etmek gerekir.’

Evet, düşmanlık insanın en eski dürtülerinden biri. Ancak Eco şöyle devam ediyor:

‘Ama bu aşamada bizi asıl ilgilendiren, bizi tehdit eden neredeyse doğal bir olgu olan düşmanın belirlenmesi değil, düşmanı üretme ve şeytanlaştırma sürecidir.’

Spor müsabakalarındaki rekabet, neredeyse iki eşit gücün daha iyi olma mücadelesidir. Yoksa Portekiz İkinci Ligi’ndeki bir futbolcu, kendisini Lionel Messi ile ‘rakip’ görmez. Messi’nin ‘düşmanı’ ancak Cristiano Ronaldo olabilir.

Ancak böylesi ‘insanca’dır.

***

Umberto Eco’nun tehlikeli bulduğu şey, ‘safları sıklaştırmak’ için icat edilen düşmanlar.

Romalılar barbarlar hakkında onca şey yazdılar çünkü canları yanmıştı. Kim olduklarını, nasıl yaşadıklarını, amaçlarını bilmedikleri bir ‘karanlık’ onları kuşatmıştı.

Hz. Ali (ra), ‘İnsanlar bilmedikleri şeylere düşmandırlar’ demiş Nehcü’l Belâga’da.

ABD eski Savunma Bakanı Donald Rumsfeld de, 11 Eylül’den kısa süre sonra, Irak’ta kitlesel imha silahları olup olmadığıyla ilgili şöyle demişti:

‘Bilindiği gibi, bilinen bilinenler var. Bunlar bildiğimizi bildiğimiz şeylerdir. Gene, biliyoruz ki bilinen bilinmeyenler var. Bunlar bilmediğimizi bildiğimiz şeylerdir. Ama bir de bilinmeyen bilinmeyenler var. Bunlar da bilmediğimizi bilmediğimiz şeylerdir. Zorluk arz eden bu kategoride olanlardır.’

Bu metin bir anlamda düşman icat etmenin felsefesi olarak öne çıktı. Yani ‘düşmanımız’ bir kötülük peşinde olmalı fakat ne yapmak istediğini asla bilemeyeceğiz. O halde bir ‘bahane’ bulmamıza gerek yok.

Tıpkı ‘kripto’ lafında olduğu gibi. Muhatabın ‘düşmanlarla birlikte’ olduğunu saptayacak delilimiz yok, fakat biliyoruz ki o da ‘düşman’. O halde, kendini gizlemiş, içimize sızmış, hain ve işbirlikçi ‘kripto’dur.

***

Diplomasi, düşmanın düşmanlıkta ne kadar kararlı olduğunu öğrenmek ve eğer savaşmaktan başka bir çare varsa o yolun takip edilmesini sağlamak için icat edilmişti.

İki eşit güç, mesela iki komşu devlet, arasında diplomasiden bahsedilebilir. Ama mesela ‘böcek’ olarak gördüğünüz bir toplulukla diplomasi yürütebilir misiniz?

Romalılar barbarların dilini bilmedikleri savunmasını yapabilirler belki. Ama mesela ‘cadılarla’ diplomasi yürütebilir misiniz?

Düşman, her daim sizin kötülüğünüzü istemekle kalmaz, sizden ‘aşağıdır’ da. Hatta Umberto Eco’nun dediği gibi ‘kötü kokar’. Her gün sokakta gördüğünüz insanlara benzemez. Mankafadır. Hayalinizde kurgulayabileceğiniz her türlü denaetle maluldür.

Böyle bir durumda konuşacak neyiniz olabilir ki? Bu tür bir düşmanla aynı ortamda bulunmak bile züldür. Onu ancak yok edebilirsiniz! Tıpkı evinizi böceklere karşı ilaçlatmak gibi!

Franz Kafka’nın meşhur Dönüşüm romanında kahramanı Gregor Samsa’yı kendinden iğrenilen, görülmek bile istenmeyen, pislik saçan bir böceğe dönüştürmesi boşuna değildir. Ailesi bile ‘böyle bir şeye’ tahammül edemeyecektir.

***

Savaşlar ve felaketler, kutuplaşmalar, devrimler, direnişler, katliamlar, mağduriyetler… Hepsi de insan karakterini test eden şeyler.

Eskiler ‘onurlu düşman’ istermiş hayattan. Bir insanı en iyi düşmanlık ederken tanırsınız. Rekabet anında. Ortada kazanma ve kaybetme durumu varken. Kumar masasında ya da. Her şeyini yitirmeden önce ona yaptığınız bir teklifle.

Amerikalı romancı Kurt Vonnegut’un şu sözleri de, insanın sürekli tabi tutulduğu testleri hatırlatıyor:

‘Bir felaketzedeye asla güvenme,’ diye uyarırdı beni babam, ‘hayatta kalmak için ne yaptığını öğrenene dek sakın güvenme.’

Mustafa Kemal Atatürk’ün askerliği bir sanat olarak gördüğünü düşünürüm hep. Bunun içindir ki, dost-düşman ayrımını askerî anlamda ele aldığında Anzak Askerleri için söylediği şu sözler çıkar ortaya:

‘Bu memleketin topraklarında kanlarını döken kahramanlar!

Burada, dost bir vatanın toprağındasınız. Huzur ve sükûn içinde uyuyunuz. Sizler, Mehmetçiklerle yanyana koyun koyunasınız. Uzak diyarlardan evlatlarını harbe gönderen analar! Gözyaşlarınızı dindiriniz. Evlatlarınız bizim bağrımızdadır. Huzur içindedirler ve rahat uyuyacaklardır. Onlar bu topraklarda canlarını verdikten sonra, artık bizim evlatlarımız olmuşlardır.’

Atatürk’ün ‘sivildeki’ tavrı başkadır. Anzak askerlerine gösterdiği şefkati, çoğu zaman siyasî rakiplerinden esirgemiştir.

***

Bugünlerde Türkiye, Afrin’de askerî operasyon yapıyor. Batı medyası Afrin’deki sivil kayıpları haberleştirdiğinde, sosyal medyada MHP’li hesaplar, Afrin halkının Öcalan posteriyle gösteri yaptığı gerekçesiyle ‘Afrin’de sivil yok’ diyor. AKP’liler RT’liyor.

Aynı şeyi İsrail güvenlik bürokrasisi Filistin için söylüyor. Gazze’yi yakıp yıkarken, ‘bilinmeyen bilinmeyenler’ oluveriyor ‘düşman’.

Dünya, insan için bir imtihan yeri. Düşmanınıza nasıl muamele ettiğiniz, o imtihanın bir cüzü. Kimliğinizi korumak için düşmana ihtiyaç duyuyor olabilirsiniz, ama düşmana nasıl baktığınız kimliğiniz hakkında yeterince şey söylüyor.

1 YORUM

  1. Yazı için teşekkürler. Analiz ve ifadelerinizle göz dolduruyorsunuz; tebrikler. Sadece “içeriği itibariyle” bir kelimeyi anlamlandırmakta güçlük çektim: Umberto Eco ne zaman “rahmetli” oldu?

YORUM YAZIN

Lütfen yorumunuzu yazın
Lütfen isminizi girin