Dilek Dündar ve sıradan günler hayali

YORUM | Prof. Dr. MEHMET EFE ÇAMAN

Her şeyin sıradan olduğu, sabahları insanların işlerine giderken birbirleriyle o günkü hava koşulları hakkında küçük sohbetler ettiği, bir gece önceki spor müsabakasının yorumlarının yapıldığı, öğlen yenecek yemeğin muhabbetinin kahve arası diyalogları renklendirdiği bir normaliteyi özlemek çok mu bencilce?

Akşamüstü eve gidince yorganın altına girip biraz kestirmek, ya da ne bileyim, yeni bir romana başlamak, hiçbir derinliği olmayan! Yapılacak bir pastırmalı yumurtanın hayalini kurarak hafta sonuna hazırlanmak veya ıssız bir sahilde dalgaların sesine kulak vererek bu gezegende yaşıyor olmaktan dolayı şanslı olduğunu hissedip, anlamsızca gülümseyivermek? Kimseyle gerilim yaşamadan geçirilen günlerin seri halinde birbiri ardına gelip gitmesi ve bunun aslında ne denli önemli bir şey olduğunu enteresan şekilde unutuvermek. O gün trafikte insanlara yol vermek, ya da bir kapıyı tutmak birine. Sıradan, sıkıcı, gündemin olmadığı, kendi içindeki sonsuz evrene odaklandığın, dışarıdan gelen kuş sesinin ayırtına vardığın, yağan yağmurun kokusunda toprağı bulduğun, öylesi bir gün işte!

Sonra açılmayan bir internet sayfasında ya da sokakta kafasına-gözüne coplarla girişilen, yere düşünce de birkaç polisin tekmelediği kurbanın acılı haykırışlarında, veya ne bileyim, izbe bir hapishanede jandarmalar arasında babasıyla geçirdiği yarım saati dolan minik kız çocuğunun ayrılık vakti geldiğindeki iki damla buruk gözyaşında, anlarsın sıradan bir gün yaşamadığını ve yaşayamayacağını. Sıradan değildir hiçbir şey o ülkede, ne sistematik işkence, ne hikâyeden mahkemeler, ne sabaha karşı polis baskınları, ne de Suriyeli çocuklardan bahsederken “böcek” diyen faşistler!

Siz yağan yağmurun getireceği toprak konusunun normalitesini özlerken, ve herkesin bir Pazar günü çocuklarına yapacağı pastırmalı yumurtalı sabah kahvaltısının minik mutluluğunu, bir anda ayaklarınıza yapışan killi dere toprağının, plastik kokulu botun, sazların ve sivrisineklerin, karşı tepedeki değişik üniformalı askerlerin ve diğer bilimum sürreal şeyin gerçekleştiği ortamın bir film sahnesi olmaması, her şeyin buram-buram gerçek kokması kendinize getirir sizi. Ve uyanırsınız, kurduğunuz normalite rüyasından, ayırtına vararak, nerede olduğunuzun, nereden gittiğinizin, nereye kaçtığınızın. Ve neden bunu yaptığınızın!

Her şey sıradanmış gibi görünse de yüzeyden, insanlığını yitirmemişsen eğer sen hala, olağan karşılayamazsın 6 ay boyunca elektrik verilen, copla taciz ve tecavüz edilen, insanlık onurunun üzerinden topluca geçilen Ayten Öztürk’ün dramını. Ülkesini yabancı memleketlerde temsil etmiş yüzlerce diplomatın bir gece ansızın bilmedikleri bir yere gözleri bağlı götürülüşlerindeki o hüznü olağanlaştıramamışsan hala, tüm bu rezillikler yurdu ortamına karşın, sende iş var demektir daha kardeşim.

Sınır aşan gazeteciler, sınır aşan akademisyenler, sınır aşan hâkimler ve savcılar,  sınır aşan anneler-babalar, sınır aşan çocuklar-bebekler! Sınırdan geçen değil sınır aşan. Çünkü kaçıyorlar. Yani zulümden, baskıdan, hukuksuzluktan ve hak gaspından, anayasasız ceberut bir devletten, fanatikleşmiş bir toplumdan, değer erozyonuna uğramış çevrelerinden! Dokunduğu herşeyi altına çeviren hırsının esiri Midas’tan, dokunduğu her şeyi çöpe çeviren hırsının esiri reislere, kaçanların kovalayanlardan daima daha az sayıda olduğu Anadolu yarımadasında normal olanın sıradanlığına alışamazsınız haliyle, olmadığı için! Çevrenizse size devamlı olan normale alışmanızı telkin eder, göze batmamanız için! Cehennemde sıcağa alışmanızı tavsiye eden şeytan gibi! Kendine saygısı olanlar göze batma riskine karşın doğru bildiklerini söylemeye devam eder. Ta ki eşleri ve çocuklarına kadar varana dek zulüm. Zulüm çocuklarına kadar ulaştığında, küçük bir kıyamet kopar. O güne dek size vatanınız ve halkınız hakkında öğretilmiş tüm değerler, kolon ve kirişleri kırılan bir bina gibi, yerle bir oluverir. O an öyle sarsıcıdır ki, gerçeklerden kaçmak ve bu süreci psikolojik olarak bir bastırma mekanizmasına tabi tutarak, yaşama kaldığı yerden devam etmek artık imkânsız hale gelir. Babası-annesi hapse girenler ya da KHK’lı olup da toplumdan tecrit edilenler bu duyguları bilir. Kendinden dolayı sevdiklerine zulmedilmesi, insanı inandığı değerleri sorgulamaya iter. Ve devlet denilen şeyin hukuk ve adalet olmadığında sadece zulüm demek olduğunu anlarsın. Sana öğretilen yurt kavramının, ya da vatan, ne dersen de ona, devletle alakalı bir konsept olduğunu, o haritalarda gördüğün sınırların sana asıl hayattan daha somut bir gerçeklik yarattığını fark eder, bu duruma isyan edersin. Kimse o içinde kopan fırtınayı görmez ve duymaz oysa. Ve sen tek başına, ilk defa anandan doğduğundaki kırılganlığınla, sahip olduğun en temel refleksle, var olma duygunla, o tehlikeyi geride bırakmayı, kaçıp kurtulmayı, nefesin tutulmasın diye geriye dahi dönüp bakmamayı istersin. O seni tutmak, seni sıkmak, seni yere bastırmak, ayakları altına almak, bir dar dehlizde seni unutturmak, sena hükmetmek, sana ruhen ve Fiziken işkence etmek isteyen devletin var ya! Sen ülkende oldukça onun bunları yapabildiğinin ayırtına varır, artık o sevdiğin “çok sevgili” yurdunun, o devletle etle tırnak gibi olduğunu anlarsın. Ve işte o an, her şey meşruiyetini yitirir. Her şey. Çünkü hiç kimse senin çocuğunla arandaki bağ kadar kalın ve güçlü olamaz. Ve evet, fırtına artık kopmuştur!

En son Dilek Dündar kaçtı! Kaçarken yine de “sevgili ülkem” diye başlayan paylaşımda bulundu! Ülkesini seven ve onu terk ederken Dilek Dündar gibi dünyası yıkılan vatanseverlerin yanında, topraklarına bakarken akıllarına gelen tek şey butik arsa olan, yedi ceddi doymazların egemenliğinde, rutin bir ülkenin sıkıcı normalitesi var olamaz.

Avrupa’da güzel bir sokak! Tipik bir orta Avrupa mimarisi! Herkes orada, ama hiç kimse yok. Sadece o üçü. O sokakta, eşi ve oğlu, Dilek Dündar. Bir aileyi birbirinden ayıran rejim, artık geride, o cendereye aldığı açık hava hapishanesinde, endoktrine ederek zehirlediği ve akli dengesini bozduğu yığınların alkışları ve hezeyansı tezahüratları arasında, cadı avına yeni kurbanlar arıyor. Dilek Dündar’ın aklında, çocukluğunun, eski günlerin anıları, o onları Türkiye sanıyor. Onu hiç ama hiç ayıplamıyorum. O fotoğrafa büyük bir mutlulukla, kendi çocuklarıma kavuşmuşum gibi empati yaparak bakıyorum. Onun mutluluğuna ortak olmak güzel. O belki bana eski bir siyah beyaz Yeşilçam filmi repliği gibi “biz ayrı dünyaların insanıyız!” diyecek de olsa, bu riski göze almak ve bu yazıyı yazmak, yazabilmek, bana “insan olmak ne güzel be!” duygusu yaşatıyor. Kim bilir, belki onun oğlu Ege’yle benimkinin adaş olması, onunla aramda bir duygu köprüsü kurmamı kolaylaştırıyor.

Sonra hafta sonu başlamayı düşündüğüm kitabı, bir gece önceki spor müsabakasını, ıssız bir sahilde dalgaların sesini dinlerken tüm bunları düşünmeyecek olmayı düşünüyor, gülümsüyorum. Yağan yağmurun kokusunda yine toprağı bulduğum sıradan bir gün işte.

1 YORUM

  1. hocam çok güzel roman yazabilirsiniz diye düşünüyorum yazılarınızı zevkle okuduğum gibi romanlarınızı da okuruz yakın zamanda umarım selamlar saygılar

YORUM YAZIN

Lütfen yorumunuzu yazın
Lütfen isminizi girin