Denize düşünce yılana sarılmak: Türk-Rus İttifakı 

II. Mahmut, iki yüz yıl önce Ruslardan yardım isterken “Denize düşen yılana sarılır” demişti.

YORUM | Dr. YÜKSEL NİZAMOĞLU

AKP’nin bütün diplomasi birikimini yok sayan dış politika anlayışının en önemli sonuçlarından birisi Türkiye’nin Rusya ile yakınlaşması oldu. Suriye’de bir Rus savaş uçağını düşürülmesine ve Rus büyükelçi Karlov’un Ankara’da bir suikasta kurban gitmesine rağmen içeride ortaya çıkan hukuk dışı uygulamalarla Batıdan hızla uzaklaşan AKP Hükümeti için Rusya doğal bir müttefik olarak ortaya çıktı.

Bu müttefikliğin en önemli yansıması ise ABD’nin ve NATO’nun bütün itirazlarına rağmen Rus S-400 füzelerinin alınması için anlaşma yapılmasıyla gerçekleşti. Sonrasında Batı blokunun tepkilerine rağmen füzelerin ilk sevkiyatının başlaması, bu sürecin ciddiyetini bütün dünyaya gösterdi.

Süreçle beraber de tarih boyunca mücadele etmiş iki devletin bu ilişkilerinin kalıcı bir müttefikliğe dönüşüp dönüşmeyeceği ve bu işbirliğinin Türkiye’ye bedelinin ne olacağı gibi sorular ön plana çıktı.

Üçüncü Roma: Rus İmparatorluğu

Osmanlı Devleti ile Rusya’nın ilk temasları II. Bayezid döneminde başlamıştı. Ancak gücünün zirvesinde olan Osmanlı Devleti Rusya’nın temelini oluşturan Moskova Knezliği’ni doğrudan muhatap kabul etmiyor ve ilişkiler Kırım Hanlığı üzerinden devam ediyordu.

Osmanlı Devleti Altınordu Devleti’nin yıkılması sonrasında güçlenen Rusya’ya karşı Astrahan seferi ve Don-Volga kanallarını birleştirme gibi teşebbüslerde bulunduysa da başarılı olamadı. Yine de 17. Yüzyıl sonuna kadar Osmanlıların Rusya’ya karşı üstünlüğü devam etti.

Rusya bu süreçte kendisine büyük hedefler belirledi. Roma’dan esinlenerek “Çar” unvanını alan hükümdarlar kendilerini Roma İmparatorluğu’nun varisi olarak görmekte, Roma ve Bizans’tan sonra Üçüncü Roma İmparatorluğu’nun kendileri tarafından kurulacağına inanmaktaydılar. Bu devletin merkezi de İstanbul olacaktı.

Sınırlarını sürekli genişleten Ruslar bir taraftan Asya’da yayılırken diğer yandan da Doğu Avrupa’da hâkimiyet kurmayı hedeflediler. Bunun kaçınılmaz sonucu, bir türlü bitmek bilmeyen Osmanlı-Rus savaşlarıydı.

Ruslar İstanbul’da

Ruslar 1774’te Kırım’ın bağımsızlığıyla başlattıkları Osmanlı aleyhine genişleme siyasetlerini Balkanlardaki Slav toplulukları Osmanlı Devleti’ne karşı kışkırtarak devam ettirdiler. Rus kuvvetleri Yunan isyanı sırasında da Edirne’ye kadar geldiler.

Osmanlı Devleti Rus yayılmacılığı karşısında Avrupa devletlerinin yardımıyla ayakta kalabildi. Avrupalı devletlerin kendisini yalnız bıraktığı durumlarda ise II. Mahmut’un M. Ali Paşa isyanında görüldüğü gibi çaresiz bir şekilde “denize düşen yılana sarılır” diyerek Ruslarla nadir de olsa ittifak yaptı.

1878’de Edirne Selimiye Camii manzarası eşliğinde oturan bir Rus askeri.

Rus tehdidi sonunda Boğazlar Osmanlı’nın tek başına egemenliğinden çıkarak “uluslararası su yolu” olduğu gibi Karadeniz’de de Osmanlı hâkimiyeti sınırlandı. Osmanlı Devleti’nin 19. Yüzyılda Ruslara karşı en büyük başarısı, “müttefikleri İngiltere, Fransa ve Piyemonte’nin yardımıyla”  Kırım Savaşı’nda Rusları mağlup etmekti.

Bu başarıdan yirmi yıl sonra 1877-1878 Osmanlı-Rus Savaşı’nda Osmanlı kuvvetleri büyük bir mağlubiyete uğradı ve Rus ordusu İstanbul’a kadar geldi. Hatta Ruslar zaferlerinin bir sembolü olarak Yeşilköy’e bir “Zafer Anıtı” bile diktiler.

Bu dönemde Osmanlılar için Ruslar bir türlü mağlup edilemeyen “Moskof’du” ve onları durdurmak mümkün değildi. Bunun bir sonucu olarak 1905’de Japonların Rusları mağlup etmeleri Osmanlı kamuoyunca büyük bir sevinçle karşılanmış, gazetelerde günlerce “Japon zaferi” konu edilmiş, zaferin mimarı komutanlara Harbiye’de konferans verdirilmişti.

Ortak Düşmana Karşı İşbirliği 

Osmanlı-Rus mücadelesi 20. Yüzyılda da devam etti. Balkan milletlerini Osmanlı Devleti’ne karşı kışkırtan Ruslar, küçük Balkan devletlerinin bir zamanların muhteşem gücü Osmanlı ordusunu kısa zamanda yenmelerinde de etkili oldular.

Birinci Dünya Savaşı’nda iki devlet farklı ittifaklarda yer aldı ve bunun sonucunda savaş esnasında Rus kuvvetleri Sivas’a kadar olan bütün Doğu Anadolu’yu işgal ettiler. İtilaf devletleri de Birinci Dünya Savaşı’nda yapılan gizli antlaşmalarda Ruslara İstanbul ve Boğazları vermişlerdi.

1917’de gerçekleşen Bolşevik Devrimiyle Rusya’da çarlık rejimi devrilerek komünizmi esas alan “Sovyet Rusya” kuruldu ve “Bolşevik İhtilali” sayesinde Doğu Anadolu işgalden kurtuldu.

Tarih boyunca iki tarafın en yakın ilişkileri ise Sovyet Rusya ile TBMM Hükümeti arasında 1920-1923 yılları arasında yaşandı.

Lenin önderliğindeki Sovyet Rusya “bütün dünyada komünist idare” kurmayı amaçlıyor ve bunun için de “Batılı emperyalist devletlerle” mücadele ediyordu. Ankara hükümetinin de işgalci İngiltere, Fransa, İtalya ile mücadele etmesi iki tarafın işbirliğiyle sonuçlandı.

Batılı işgalcilere karşı para ve silah desteğine ihtiyaç duyan TBMM Hükümeti “ince bir siyasetle” bu ihtiyaçlarını Sovyet Rusya’dan karşıladı. Savaş sonuna kadar Rusya’dan 39.275 tüfek, 327 mitralyöz, 54 top, 63 milyon tüfek mermisi, 150.000 top mermisi, 1.000 atımlık top barutu, 4.000 adet el bombası, 4.000 şarapnel mermisi, 1.500 kılıç ve 20.000 gaz maskesi ve 10 milyon altın ruble para alındı.

Sovyet Rusya bu dönemde Türkiye’nin Bolşevikleşmesi için çalışmakta ayrıca Türkiye’den tavizler koparmaktaydı. Nitekim Ankara Hükümeti Sovyet Rusya’nın Kafkasları Sovyetleştirmesine yani Ermenistan, Gürcistan ve Azerbaycan’da Bolşevik yönetim kurulmasına sessiz kaldı.

Ayrıca bu desteğin bir bedeli olarak Misak-ı Milli’de “halkoylaması yapılması” kararlaştırılan Batum, Moskova Antlaşması’yla Gürcistan’a dolayısıyla Sovyetlere bırakıldı.

Stalin’in Tehdidi ve NATO

Bu yakınlaşmaya karşılık Türk tarafı, Sovyetlerden hep endişe ederek bağımsızlığına zarar verecek girişimlere engel olmaya çalıştı. Bu amaçla Sovyet destekli komünist faaliyetler yasaklandığı gibi İngiltere’nin başını çektiği Batılı devletlerle de yakınlaşma siyaseti izlendi. Sovyetlerle yapılan Moskova Antlaşması’ndaki Boğazlarla ilgili maddeye rağmen Türkiye, Lozan’da Batılı devletlerin tezini destekledi.

1925’de yapılan Türk-Sovyet Anlaşması ile iki taraf arasındaki dostluk yine de devam etti. Atatürk dönemi Türkiye’si “beş yıllık kalkınma planları” gibi birçok alanda Sovyetleri örnek aldı.

İki taraf arasındaki en önemli kırılma, 1945’te Stalin Rusya’sının 1925 anlaşmasını geçersiz ilan ederek Boğazların statüsünde değişiklik yapılmasını, Kars ve Ardahan’ın da Rusya’ya bırakılmasını istemesiyle yaşandı. Rus tehdidine tek başına karşı koyması mümkün olmayan Türkiye, Batı ittifakına dâhil olmayı tercih etti ve bu gerginlik Türkiye’nin NATO’ya üyeliğiyle sonuçlandı.

Her Şeyin Bir Bedeli Var

Türkiye’nin İkinci Dünya Savaşı sonrasında Sovyet tehdidiyle Batı ittifakını seçmesinin sonucu olarak “tek parti iktidarı” sona erdi ve çok partili hayata geçilerek “beyaz devrim” yaşandı. Türkiye darbelerle yaşanan kesintilere rağmen bugüne kadar hep Batı değerlerini savundu.

Bugünse AKP iktidarı bir başka “tek adam rejimi”  olan Rusya ile yakınlaşıyor. 15 Temmuz’u bir fırsata çevirerek demokrasi, insan hakları ve hukukun üstünlüğüne büyük darbeler vuran AKP iktidarı, bu yönlerden kendisine benzeyen Rusya ile işbirliğini büyük bir başarı olarak yansıtmakla kalmıyor, bunu “tam bağımsızlık” göstergesi olarak da açıklıyor.

Rusya ise Suriye iç savaşı vesilesiyle Akdeniz’e inmeyi başardığı gibi şimdi de Türkiye ile yakınlaşarak nüfuz alanını genişletiyor. Gürcistan’da ve Kırım’da savaş yoluyla gerçekleştirdiği yayılmacı politikasını bu kez “dünyada gittikçe yalnızlığa gömülen” Türkiye’nin yanlış tercihleriyle “güle oynaya” uyguluyor.

Elbette yetmiş beş yıldan bu yana devam eden Türk dış politikasının temel çizgilerinin değişmesinin bir bedeli olacaktır. Atatürk döneminde Rus yardımına karşılık Azerbaycan dâhil Kafkasların Sovyetleştirilmesine sessiz kalınması ve Misak-ı Milli’ye rağmen Batum’un Sovyetlere bırakılması gibi tavizler düşünüldüğünde bugün de henüz bilemediğimiz tavizlerin verildiği tahmin edilebilir.

İkinci bir fatura da Batı dünyasının ve özellikle ABD’nin bu sürece tepkisiyle ortaya çıkabilir. ABD’nin Türkiye’den büyük tavizler karşılığında Rus füzelerinin gelişini izlemekle yetineceği ya da 1974’de olduğu gibi “ambargo” yoluyla Türkiye’nin yönünün yeniden Batı olmasını sağlayacağı öngörülebilir.

Bütün bu senaryolar dikkate alındığında Rusya ile müttefikliğe kadar varan ilişkilerin içeride ve dışarıda Türkiye’ye ağır bir maliyetinin olacağı açıktır. Bu durum II. Mahmut’un iki yüz yıl önce Ruslardan yardım isterken söylediği “Denize düşen yılana sarılır” sözünün doğruluğunu da bir kez daha kanıtlamaktadır.

Kaynaklar: İ. Topsakal, “Tarihi Süreçte Rusya-Türkiye İlişkileri”, MÜ TAD, 2016, C. III, s. 2;  S. Yılmaz, A. Yahşi, “Osmanlı Devleti’nden Günümüze Türk-Rus İlişkileri”, TYB Akademi, 2016, S. 17; G. Jaeschke, 1919-1939 Yılları Arasında Türk-Rus Yakınlaşması, İstanbul, 1981, A. Müderrisoğlu, Kurtuluş Savaşının Mali Kaynakları, Ankara, 1974.

Türkiye'de bu haberi engelsiz paylaşmak için aşağıdaki linki kopyalayınız👇

YORUM YAZIN

Lütfen yorumunuzu yazın
Lütfen isminizi girin