Demokrasinin çöküşünde anayasa ve yargı

YORUM | Prof. Dr. MEHMET EFE ÇAMAN

Yargının bağımsız olması, demokratik rejimlerin olmazsa olmazıdır. Bunun en önemli nedeni, yürütmenin gücünün sınırlandırılmasıdır. Tüm rejim tartışmalarında, kontrol ve dengeden bahsederken, esasında gücün nasıl sınırlandırılacağı sorunsalıyla ilgileniyoruz. Yürütmenin gücünün sınırlandırılması, anayasal rejimlerle garanti altına alınabilir. Önemli olan, anayasanın devletin mimarisini güçler ayrılığını tesis edecek şekilde kurgulamasıdır. Yine bir başka önemli unsur, anayasanın Türkiye’de çoğunlukla anlaşıldığı şekilde sadece bir kâğıt parçası olarak değil, ruhuyla beraber, bir gelenek ve değerler manzumesi olarak algılanmasıdır. Anayasanın uygulanması, kontrol ve denge mekanizmasının olmazsa olmazıdır. Uygulanmıyorsa, demokratik bir rejimin gerilemesi ve çöküşü kaçınılmazdır. Uçağın kanatsız uçamayacağı meselesinin aerodinamik kanunla sabit olması gibi, demokrasi kuramında da anayasal devlet mimarisinin sağlayacağı güçler ayrılığı temel bir kanun gibidir. Yürütmenin yetkilerinin kısıtlanması bu nedenle yaşamsaldır. Eğer yürütme kendisini anayasal bağlayıcılıklardan kurtarırsa, bilin ki bu işin sonunda demokrasi önce erozyona uğrar, sonrasında ise kritik eşik aşılınca artık demokrasi tümüyle ortadan kalkar ve yerine otoriteryan bir rejim kurulur. Bu rejimin kurulması, “yeni rejim kurduk!” diye bağırılmasa da, bir gerçektir. Türkiye’de yaşanılan süreç buydu, varılan sonuç da bu olmuştur!

Yargının bağımsız olması gerekliliğinde baştaki liderlerin denetlenmesi de bir başka önemli konu. Örneğin ABD başkanı Trump gibi birçok lider, yürütme erkinin başına geçtiklerinde, sisteme daha fazla nüfuz ederek onu dönüştürmeye çalışıyorlar. Sistem ise bu tür girişimlerin bertaraf edilmesi için belli bir “bağışıklık sistemine” sahiptir. İşte bu bağışıklık sisteminin en önemli unsuru, yasama organının gücünün ayırtında olarak hareket etmesi ve anayasal mimariyi ortadan kaldırabilecek ya da en azından ona zarar verebilecek yasal düzenlemelere geçit vermemesidir. Bundan sonraki bağışıklık sistemi aşaması ise, Anayasa mahkemesi türü yargı organlarının – eğer meclis hata yapmışsa – hatayı telafi ederek anayasal mimariyi korumasıdır. Bu konstellasyonda en önemli unsur, yürütmenin tepesindeki kişidir. Trump’ın ABD’de Erdoğan veya Putin gibi istediği keyfi uygulamaları yapamamasının nedeni, politik sistemin bağışıklık mekanizmasının çalışıyor olması. Bu, işleyen demokrasi tanımında en başta gelen ön koşuldur. Bunun teknik terimi kurumsallaşma. Kurumsallaşan anayasal düzen, anayasadan daha fazlasıdır. Kurumların anayasayı hazmetmesi ve içselleştirmeleri, anayasanın onlara verdiği görevleri ve sorumlulukları canları pahasına korumaları, kurum kimliğinin demokratik rejimlerde neden önemli olduğu meselesinde bize önemli ipuçları verebilir. Yargı, lideri hizaya getirir, parlamento lideri frenler, bürokrasi lidere gidilebilecek ana yolları sunar. Liderin anayasal rejimin kendisine verdiği yetkileri aşması ve anayasayı es geçmesi böylelikle önlenmiş olur.

Maalesef, anayasal düzenimizin değerini bilemedik

Yatay hiyerarşilerin engellenmesi, konuyu ilgilendiren bir başka meseledir. Bu noktaya kadar ele alınan mevzular, devletin dikey hiyerarşik yapısını ilgilendiriyor. Oysa dikey hiyerarşi, sistemin mekanik kısmıdır. Bir de sistemin gayrı resmi ilişkilere dayalı, kurumsal çerçevenin dışında olan bir hareket sahası var. Gerçi bu olmasa, işin en idealidir. Ama her devlette bu tür bir saha – dar veya geniş – bulunur. Mesela yürütme erkindeki etkin kişilerin, yargı ve yasama erkine “yatay” müdahaleleri, doğrudan bir emir-komuta şeklinde olmasa bile, etkin etki şeklinde gerçekleşebilir. Örneğin, anayasaya aykırı bir yasayı yasalaştırmak için baskı uygulayan otoriterleşmeye meyilli bir lider, kurduğu “yatay” ilişkilerle anayasa mahkemesi türevi denetleyici ve engelleyici organları içlerine sirayet ederek ekarte edebilir. Bunun da örnekleri, demokratik bakımdan gerileyen rejimlerde çokça görülüyor.

Anayasa bir kez delinirse bir şey olmaz demişti Özal. Ah, ah! Bunun öyle olmadığını bu yaşadığımız korkunç süreçte görmedik mi? Anayasa çok yaşamsaldır bir demokratik rejimde. Daha da önemlisi, anayasa, devlet mimarisinin ana planıdır. Mimarinin gecekondulaşması, binanın (devletin) taşıyıcısı olan kolonlara ve kirişlere zarar verebilir ve binanın tümüyle çökmesine neden olabilir. Türkiye’de olan budur. Maalesef, anayasal düzenimizin değerini bilemedik. Bu düzenin hassas dengeleri olduğunu anlayamadık, ülkece.

Elitlerin halka rağmen yapmak istedikleri siyasal rejimler veto mekanizmalarına sebep oldu

Bir diğer mesele, anayasal “giysinin” toplumsal “vücuda” uygunluğu sorunsalıdır. Türkiye’de her daim politik kültürle alakalı sekülerlik-dindarlık ilişkisi, sistem üzerinde belirleyici oldu. Öte yandan, milletin tanımlanmasında ortak bir zemin oluşturulamadı. İddialı önermeler bunlar, farkındayım. Ama benim penceremden gerçek böyle görünüyor. Türkiye’de Tanzimat’tan beri siyasi elitler, modernleştirici reformları gerçekleştirirlerken, ister istemez Avrupa sistemlerini örnek aldılar. Kopyalanan siyasi sistemler genelde – en azından kısa vadede – çok iyi sonuç vermeyebiliyor. Maalesef Türkiye’de asgari sabır konusunda da sorunlarımız olduğu bir gerçek. Dahası, bu sistemi empoze etmek gerekti. Yani jakobence metotlarla, eskinin yerine yeniyi getirmek için, Jöntürklerin ve İttihatçıların metotları ile Kemalist rejimin metotları benzerdir. Bu durum ister istemez reform talep eden sayıca azınlıkla ama güçlü siyasi (ve askeri) elitlere karşı sayıca fazla ama etki bakımından güçsüz bir kitlenin karşı karşıya gelmesine neden oldu. Elitlerin halka rağmen yapmak istedikleri siyasal rejim tasarımları, konsensüs üzerine oturmadığından, daima siyasi sistemin yalpalamasına ve veto mekanizmalarının (askeri vesayet gibi) meşruiyetine veya gerekliliğine sebep oldu.

Erdoğan’ın ve AKP’nin transformasyonunu bu çerçevede ele almak kanısındayım. Elbette tek neden tek sonuç gibi determinist bir yaklaşımdan çok, bunun da etki faktörlerinden biri olduğunu ileri sürüyorum. Yargı bağlamında, güçler ayrılığının işlememesinin nedenlerini araştırdığım bu yazıda, Türkiye’de meselenin ne olduğunu özet olarak ortaya koymaya çalıştım.

Şunları söyleyerek kapatalım: Yargı, anayasal zir zeminde değerlendirilebilir. Anayasanın uygulanmadığı (kısmen ya da tamamen, hiç fark etmez) bir demokratik rejim düşünülemez. Anayasa, rejimin mimarisidir ve salt bir metinden ibaret değildir. Bir değerler ve öncelikler parametresidir. Hücresel düzeyde siyasi ve hatta sosyal sistemin üzerinde kısa, orta ve uzun vadede etkileri olan bir belirleyicidir. Yargının çürümesi, anayasanın ölmesinin bir sonucudur. Çünkü anayasa bedense, yargı o bedenin bir organı veya parçasıdır, dolayısıyla o da ölmeye mahkûmdur. Anayasayı öldüren dinamikler, çok çeşitli. Türkiye’de rejimin çöküşünde anayasadan sapmayı normal kabul eden algı, bugünkü otoriteryan İslamofaşist rejimin ana meşruiyet dayanağıdır. Dolayısıyla, muhalefeti ve bürokrasisi ile, medyası ve aydını ile, anayasanın erimesine ses çıkartmayan tüm paydaşlar, demokratik çürümenin ve çöküşün ortak failleridir. Dolayısıyla da, yeni rejimin mimarisini hayata geçiren inşaat işçileri de onlardır. Hala bu şartlara karşın, yerel seçimlerdeki adaylar üzerinden siyaset yapan muhalefet, Titanik batarken piyano eşliğinde vals yapan yolcuları andırıyor. Ne büyük bir aymazlık! Uyguladığı her siyasal talimatla rejimin biraz daha karanlığa gömülmesine sebep olan yargı gibi, tüm sorunların başında, anayasal düzenin ortadan kalkması gelmekte. Bu rejimde yargının siyasetin köpeği olmasına şaşırmalı mı?

1 YORUM

  1. Insanlar yemeye icmeye dalinca onlari yonetenlerin yonettiklerini nasil suistimal ettiklerini anlatan guzel bir tahlil yazisi olmus. Tesekkurler

YORUM YAZIN

Lütfen yorumunuzu yazın
Lütfen isminizi girin