Cemaat 15 Temmuz’un neresinde? (15 – Sonuç) [Ahmet Dönmez]

Hülasa;

15 Temmuz, ‘Erdoğan-Ergenekon-cemaat içi angaje unsurlar’ üçlü sacayağı tarafından tezgahlanmış bir ‘false flag’ (sahte bayrak-kumpas) operasyonundan başka bir şey değildir.

Bir yönüyle çok başarılı, muazzam, şapka çıkarılası bir organizasyondur.

Uzun süren hazırlıkların yanı sıra derin devletin bütün operasyon birikimini / tecrübesini burada kullandığını düşünürsek aslında ortaya çıkan ürüne şaşırmamak gerekir.

Oyun o kadar ustaca oynanmıştır ki, cemaat tıpkı filmlerdeki gibi; polis helikopterlerinin spot ışıkları açıldığında cesedin başında, elinde kanlı bir bıçakla yakalanan tuzak mağdurları gibi kalakalmıştır. “Ben yapmadım! Ben katil değilim!” diye istediği kadar bağırsın. O linç kalabalığının öfkeli gürültüsü içinde duyan bile olmayacaktır. MİT’in ‘rabarba’ ekibi zaten bunun için vardır.

15 Temmuz, geçmişi 20 yıl öncesine kadar giden bir hazırlığın başarılı bir finalidir.

Erdoğan ile 2007 Dolmabahçe Zirvesi’nde kurulan ittifak, sürecin en önemli kilometre taşlarından biridir. Kimilerine göre Erdoğan-Ergenekon birlikteliğinin mazisi çok daha eskidir. Hatta Prof. Dr. Abdurrahim Karslı’nın ifşa edip Ali Bulaç’ların tasdik, Abdurrahman Dilipak’ların da itiraf ettiği bir ‘projeye’ kadar gitmektedir. Erdoğan’ın hapse atılıp siyaseten önünün açılmasından Fazilet Partisi’nin kapatılmasına, Bahçeli’nin erken seçim çağrısı yapmasından Baykal’ın Erdoğan’ın yasağının kaldırılmasına öncülük etmesine kadar bir dizi siyasi kırılma olayı, hep bu projeye dayandırılmaktadır. “Cemaati yok etmek için Erdoğan’ın önü açıldı” iddiasında değilim. Çünkü bununla sınırlı olmadığı aşikar. Fakat pekala en önemli hedeflerden birinin bu olduğunu öne sürebilirim. Zaten yaşananlar da bunu bir komplo teorisi olmaktan çıkarıyor.

ÖNCE İSİMLER TESPİT EDİLDİ, SONRA SUÇ ÜRETİLDİ

Hasılı…

Bu 20 yıllık hazırlığın en önemli aşaması, TSK içerisinde cemaate yakın subay ve generallerin kimler olduğunun tespitidir. Bunun için uzun yıllar sabırlı ve inatçı bir çalışma yürütülmüştür. Hem cemaatin sivil kadroları içerisine ‘MİT’çi abiler’ sızdırılmış hem de mevcut ‘abi’lerden bazıları teşkilat tarafından devşirilmiştir. Benim görebildiğim kadarıyla bu çaba amacına ulaşmış ve istediğini büyük oranda elde etmiştir.

AKP iktidarı ile cemaatten bazı isimlerin kurduğu sıcak ilişkiler sayesinde sivil kadrolar da büyük oranda deşifre edilmiştir. Buradaki kastım, ’şeffaflık’ ya da ‘gizli teşkilat’ tartışmalarını ima etmiyor. Devletin onyıllarca süren keyfi ve cebri eleminasyon mekanizmalarına karşı, ‘öteki’ olarak tanımlanan bütün kesimlerin zulümden kaçınmak için başvurduğu gibi kendini gizleme refleksini kastediyorum.

2012 yılına gelindiğinde artık devletin elinde cemaate ait önemli bir isim havuzu vardı. Avrasyacı kadroların domine ettiği, “Çoluğuna çocuğuna varıncaya kadar intikamımızı alacağız” motivasyonunda ifade bulan yeni bir süreç başlıyordu. Ama sorun şuydu; evet isimler tespit edilmişti ama bunlar neye göre toplanacaktı? Artık iş, bir şekilde cemaati kriminalize etmeye kalmıştı. İşte 15 Temmuz buydu. Cemaati suça bulaştırma organizasyonuydu. Bundan sonrası önemli değildi. Bir şekilde cemaati ‘silahlı terör örgütü’ olarak kabul ettirdikten sonra darbeye karışsın karışmasın, suç işlemiş olsun olmasın; listelerdeki herkesi o çuvalın içine doldurup kollektif bir imhaya gidilebilirdi.

CEMAAT VE KAMUOYU ‘DARBE’ FİKRİNE HAZIRLANDI

Planın en mühim gereklerinden biri de hem cemaat kadroları ve tabanının hem de kamuoyunun psikolojik olarak ‘darbe’ fikrine hazırlanmasıydı.

Bunu, yazı dizisinin 2. bölümünde şöyle ifade etmiştim: “Cemaat tabanı muazzam bir psikolojik baskı altında bunaltılıyordu. ‘Haşhaşi’den ‘terörist’e, ‘süte karışmış pis su’dan ‘virüs’e kadar sabah akşam çeşitli hakaretler işitiyordu. Bu hakaretlerden en fazla payını alan da Hareket’in lideri Fethullah Gülen’di. Bu da cemaat gönüllülerini bir o kadar rencide ediyordu. Sürekli damarına ve nasırına basılan, provoke edilen, terörize edilmeye çalışılan, oturduğu binada bile huzuru kaçırılan, komşularınca tacize uğrayan, iş yerlerinde mobinge maruz kalan, kemiğine dayanıncaya kadar etine bıçak sokulan bir cemaat söz konusuydu. Hanefi Avcı’nın Hrant Dink’in öldürülmesiyle ilgili yaptığı benzetmede olduğu gibi, birileri ısrarla odayı ısıtmaya çalışıyordu. Böylelikle birileri de ceketlerini çıkarmaya zorlanıyordu. 3 yıl boyunca oda cehennem sıcaklığına ulaştırıldı.”

Artık ordu içerisinde Gülen’e sempati duyan bir asker, “Düğmeye bir basılsa da tepesine binsek” diyecek hale getirilmişti. Böylece planın en önemli aşaması başarılmıştı.   

GÜLEN, AKAR ÜZERİNDEN MESAJ VERDİ

Öte taraftan cemaate de dışarıdan sürekli “Emir-komuta içinde bir darbe yapılacak” fısıltısı pompalanıyordu. Fethullah Gülen’in Stockholm Center for Freedom’ın (SCF-Stockholm Özgürlük Merkezi) ’15 Temmuz: Erdoğan’ın darbesi’ raporu için verdiği röportajda da bunun işaretleri var. Gülen, “Genelkurmay Başkanı Hulusi Akar’ın uzun zamandır bir darbe hazırlığı içerisinde olduğunu duyuyordum” dedi. Kim ya da kimlerden, ne şekilde duyduğunu bilmiyoruz. Belki ileride daha detaylı açıklamalar yapacaktır. Fakat kesin olan şu ki TSK ve etkileşim içerisinde olduğu bazı merkezlerden, Gülen ve arkadaşlarına bu yönde bir algı çalışması yürütülüyordu.

Adil Öksüz ve benzeri elemanların da bu faaliyete dahil olduğu anlaşılıyor. Bu algı çalışmasının hedefi sadece Gülen değil, aslında bir o kadar da TSK içerisindeki cemaate yakın subaylardı. Artık bu bilgi o kadar ayağa düşmüştü ki, kışlalarda alt rütbeliler arasında bile uluorta konuşulur hale gelmişti. Bunu, iddianamelerdeki bazı ifadelerde görebiliyoruz.

Adil Öksüz de görüştüğü bazı askerlere, “Emir-komuta zinciri içerisinde bir darbe olacak” telkininde bulunuyordu. Çok büyük ihtimalle bu aşamada, “Hocaefendi de ‘Eğer emir-komuta zinciri içerisinde olacaksa, bizim arkadaşlarımızın katılımı minimum düzeyde olacaksa, kimsenin burnu kanamayacaksa tamam’ dedi.” yönünde ifadeler de kullanıldı. Bu subaylara, “TSK kararlı. Bu iş böyle gitmeyecek. Yönetime el konacak. ‘Şucu-bucu’ yok. Herkes elini bu taşın altına koyacak. Siz de kendi pozisyonunuz içerisinde, verilen görevi yapın yeter” denildi.

“AKAR’IN EMRİYLE KOMUTANLARINIZIN SİZE VERECEĞİ EMİRLERE UYUN”

Mesela Kara Havacılık Okulu’ndan Pilot Yarbay İlkay Ateş, ifadesinde şunları anlattı: “Darbe girişiminden 2 gün önce Yenimahalle Anadolu Bulvarı’na yakın bir evde toplantı yaptık. Yarbay Özcan Karacan, Yüzbaşı Taha Fatih Çelik ve Yarbay Erdal Başlar’la birlikte bir odaya girdik. 4 kişi beraber namaz kıldık. Daha sonra Ramazan isminde birisi geldi. Bu kişiyi tanımıyorum, Ramazan gerçek ismi mi emin değilim. Konuşmalarından Genelkurmay’da çalıştığı izlenimine kapıldım. Bize, ‘Genelkurmay Başkanı’mızın emirleriyle komutanlarınızın size vereceği emirlere itaat edin’ dedi. Kesinlikle orada ‘darbe’ diye bir şey geçmedi, ‘faaliyet’ diye bahsedildi. Bu faaliyetin Genelkurmay Başkanı’nın emriyle yapıldığı ve bütün Silahlı Kuvvetler’in bu işe katıldığı söylendi.”

Tabi ki meselenin tek cephesi cemaat değildi. Avrasyacıların uzun süredir tasfiye etmek istediği NATO’cu subaylar da hedefe oturtuldu. Herkes alacağını alacaktı. Erdoğan da Ergenekon da…

Planın bir diğer ayağı, kamuoyunun hazırlanmasıydı. 15 Temmuz’a aylar kala bazı medya platformlarında ısrarla cemaatin darbe yapacağı, başka çaresinin kalmadığı, YAŞ öncesi harekete geçeceği yönünde analizler, köşe yazıları, röportajlar çıkıyor; ’Yangın Var!’ diye bağırılıyordu. Bir de zaten Türk halkı çoktan, “Bilmiyorum ama kesin paralel yapı yapmıştır” kıvamına getirildiği için o zihinsel hazırlık çok zor olmayacaktı. Nihayetinde 15 Temmuz gecesi İstanbul’daki bir minibüsçüden Malatya’daki bir öğretmene kadar hemen herkes, “Kesin cemaat yaptı” diyebildi. Hizmet Hareketi mensupları ise birbirine, “Bunu biz mi yaptık?” diye soruyordu.

“İŞTE BAHSEDİLEN DARBE OLUYOR GALİBA” DEDİLER

Peki ordu içerisindeki ilk tepki ne idi? Amatörce de olsa ilk askeri hareketlilik başladığında ve Hulusi Akar sorunsuz bir şekilde Akıncı Üssü’ne götürüldüğünde, aylardır üzerinde çalışılan bu askerler, “İşte o sözü edilen emir-komuta içerisindeki darbe başladı galiba. Herhalde bu iş olacak.” diye düşündü. Böylece cemaate yakın bazı askerler de kendilerine verilen görevi icra etmek üzere sahaya çıktı. Dediğim gibi, bunların bazıları zaten böyle bir müdahaleye dünden razıydı. Psikolojik olarak o noktaya getirilmişti. Fakat tuzağı farkedip geri adım atacakları zaman iş işten geçmişti. Hem onlara perdeleme yapıp gerçeğin anlaşılmasını geciktirmek hem de darbe girişiminin kanlı bir şekilde tamamlanmasını sağlamak üzere başka ekipler de sahaya çıkarılmıştı. O mini cooper’lardan, siyah camlı transporter’lardan ateş eden karanlık tipler de bu ekiplerin bir parçasıydı. Dikkat edilirse 15 Temmuz gecesi sahnelenen saçmalıkların inandırıcı görünmesinin ve dolayısıyla sorgulanmamasının sebebi, ortada 249 şehidin varlığıdır. Aydınlatılması gereken en büyük karanlık nokta da burasıdır.

Neden bütün cemaat kadroları bu plana dahil edilmedi peki? Bunun iki sebebi var. Bir; üst rütbeli ve kurmay subaylar arasında ne kadar çok kişi harekata dahil edilirse plandaki saçmalıkların farkedilip kumpasın boşa düşürülmesi ihtimali o kadar çok olacaktı. İkincisi; gerçek bir darbe planı ile Türkiye’nin her tarafından askerler dahil edilse bu sefer girişim planda kalmayıp gerçek bir darbeye dönüşebilirdi. Planı hazırlayanlar için bu büyük bir risk olurdu. Ayrıca böyle bir zayiata gerek de yoktu. Başta dediğim gibi, önemli olan küçük çaplı da olsa bir suç üretmekti. Sonra herkesi o kollektif suça dahil edip tutuklamak kolaydı.

EMEKLİ TUĞAMİRAL ERTÜRK: 15 TEMMUZ, 11 EYLÜL’E BENZİYOR

Eski Balyoz sanığı, Emekli Tuğamiral Türker Ertürk, 30 Kasım 2016 tarihinde kendi sitesinde ilginç bir yazıya imza atmıştı. ’11 Eylül ve 15 Temmuz’ başlığından da anlaşılacağı üzere darbe girişimini ABD’nin 11 Eylül saldırısına benzetiyordu. Eski Deniz Harp Okulu Komutanı, yazısında şu analizi yapıyordu: “11 Eylül 2001 saldırısı üzerinden daha bir ay geçmeden, ABD Afganistan’a müdahale etti. Bu kadar kısa sürede müdahale edebilmek için, daha önceden hazırlanmış planlarınızın olması gerekirdi. Demem o ki; 15 Temmuz, 15 yıl önce yaşanan 11 Eylül’e çok benziyor. Her ikisinin de arkasında; ABD derin devletinin bir bölümü ve Neocon’lar var. Diğer büyük benzerlik ise; saldırıların önlerinin açılması ve ardından gelen fırsatçılık. ’15 Temmuz Darbe Girişimi’ni yapanların Fethullah Gülen Cemaati olduğu konusunda asla şüphemiz yok. Darbe Girişimi’nin üzerinden 4,5 ay geçmesine ve yeni bilgilerle analizlerimizi geliştirmemize rağmen; hala aynı noktadayız. Ama bu sürede başka bir sonuca da ulaştık. Sanki sonrasında yapılmak istenenler için, darbenin önü açılmış gibi!”

Aklın yolu bir. Aslında bu gerçek çırılçıplak vaziyette karşımızda duruyor. Fakat birileri ideolojik saiklerle bu hakikati görmezden gelmeye veya maniple etmeye çalışıyor.

Ben 15 Temmuz’u böyle görüyorum. 15 bölüm boyunca kendi analizimi sizlerle paylaşmaya çalıştım. Yeni çıkacak bilgi veya belgelerle bu tezlerimi gözden geçirmeye ya da fikrimi değiştirmeye hazırım. O zaman da bunu açık bir şekilde yazacağımdan kuşkunuz olmasın.

-BİTTİ-

3 YORUMLAR

  1. 1-
    Sayın Dönmez,

    Aşağıdaki paragrafı yazınızdan alıntıladım:

    ‘İlk tepki ne idi? Amatörce de olsa ilk askeri hareketlilik başladığında ve Hulusi Akar sorunsuz bir şekilde Akıncı Üssü’ne götürüldüğünde, aylardır üzerinde çalışılan bu askerler, “İşte o sözü edilen emir-komuta içerisindeki darbe başladı galiba. Herhalde bu iş olacak.” diye düşündü. Böylece cemaate yakın bazı askerler de kendilerine verilen görevi icra etmek üzere sahaya çıktı..’

    Bu argümanınızda Hulusi Akar’ın sorunsuz bir şekilde Akıncı’ya götürülmesinin, Akar’ın darbenin başında olduğu ve darbenin sorunsuz şekilde gittiği izlenimi oluşturarak Cemaatçi askerleri tuzağa çektiğini vurguluyorsunuz.

    Ancak darbenin daha ilk saatlerinden itibaren canlı yayınlarda Genelkurmay içinde büyük bir çatışma olduğu silah seslerinin geldiği, oraya çok sayıda ambulans sevk edildiği anlatılıyordu. O anlarda televizyona kilitlenen biri olarak bunu çok net hatırlıyorum. Hatta muhabirin bir taarruz helikopterinin Genelkurmay önündekilere ateş açtığını anlatırkenki heyacanlı ses tonu ve ifade şekli hala gözümün önünde.

    Sizin Akar’ın sorunsuz gittiği şeklindeki ifadelerinizi okuduktan sonra az önce internette yaptığım kısa bir araştırmada saat 21:30 sıralarında makam arabasıyla Gen. Kur karargahından çıkmak isteyen bir komutanın arabasının önünün kesilmesi ve sonrasında yaşanan bir çatışmaya ilişkin görüntüleri izledim.

    Ayrıca Genelkurmay Karargahında Kara Kuvvetleri Komutanı Salih Zeki Çolak, Gen. Kur İkinci Başkanı Aslan Güler ve bazı orgenerallerin darbeciler tarafından elleri arkadan kelepçeli şekilde götürülmelerine ilişkin fotoğraflar da haber sitelerinde ye alıyor. Hulusi Akar’ın ise sadece darbeci askerlerin arasında giderken arkadan çekilmiş bir fotoğrafını servis etmişler. Çok net değil ama elleri kelepçeli değil gibi gözüküyor.

    Bu olguların ortaya çıkardığı gerçekler sizin argümanınıza şu açılardan uymuyor:
    1- İlk saatlerden itibaren Gen. Kur karargahında çatışmalar vardı ve bu televizyonda yayınlandığından herkes tarafından bilinebiliyordu.
    2- İddia edilen ‘darbeci cemaatçi subayların’ herhalde daha ilk aşamada sıradan bir vatandaşın bile televizyondan öğrendiği bu bilgiye çok daha önce ulaşmış olması gerekirdi.
    3- Akar’ın yaveri Yarb. Levent Türkkan başta olmak üzere karargahtaki çok sayıdaki kilit konumdaki subayın cemaatçi olduğu iddia ediliyor. Herhalde darbenin kaderini belirleyecek olan Akar ve Kuvvet Komutanlarının darbeye katılıp katılmadığını anında öğrenme şansları olur ve ilk aşamada buna göre konumlarını belirlerlerdi.
    4- Darbecilerin ele geçen Whatsapp yazışmalarında çoğu şeyi yazmış oldukları dikkate alındığında herhalde karargahta olduğu iddia edilen cemaatçi askerler Akar’ın direndiği bilgisini çok erken saatlerde paylaşırlar ve tuzaktan kurtulurlardı.

    Sonuç olarak, Hulusi Akar’ın Akıncılar’a götürülmesine kadar geçen bir iki saatlik süreçte Genelkurmay’dan dışa yansıyan görüntü hiç de emir-komuta içindeki bir darbe görüntüsü değildi. Hele de Cemaat gibi istihbaratı güçlü olduğu iddia edilen bir yapının Akar’ın sorunsuz şekilde götürüldüğü şeklinde verilmeye çalışıldığı iddia edilen (sadece bir iddia) görüntüye aldanması ve ‘planlanan an geldi haydi görev başına’ demiş olmaları akla yatmıyor.

  2. 2-
    Sayın Dönmez,

    Yazınızdan bir paragrafı aşağıya alıntıladım:

    …Sürekli damarına ve nasırına basılan, provoke edilen, terörize edilmeye çalışılan, oturduğu binada bile huzuru kaçırılan, komşularınca tacize uğrayan, iş yerlerinde mobinge maruz kalan, kemiğine dayanıncaya kadar etine bıçak sokulan bir cemaat söz konusuydu. …3 yıl boyunca oda cehennem sıcaklığına ulaştırıldı.Artık ordu içerisinde Gülen’e sempati duyan bir asker, “Düğmeye bir basılsa da tepesine binsek” diyecek hale getirilmişti. Böylece planın en önemli aşaması başarılmıştı.
    Burada iki tespit yapmışsınız;

    İlki son 3 yıldır cemaate yapılan yoğun ve hukuk dışı baskılarla ilgili ve hepimizin gözlemlediği üzere bu tespit doğru.

    Ancak birinci tespite dayanarak yaptığınız ikinci tespit yani ‘Gülen’e sempati duyan bir askerin düğmeye basılsa da tepesine binsek’ kıvamına geldiği yönündeki tespitiniz teorik olarak mantıklı gözükse de ortaya çıkan gerçeklerle çok bağdaşmıyor.

    Öncelikle Erdoğan’ın Cemaat’e yaptığı hukuksuz saldırıların temel nedeni Erdoğan ve yakın çevresinin yolsuzluk yaparken yakalanmış olmasıydı. Erdoğan ya suçunu kabul edecek ve iyice kriminalize olmuş ekibiyle birlikte yargıya hesap verecek ya da bir düşman icad edip onu şeytanlaştırıp tüm suçu onun üzerine yıkarak kendini temize çıkaracaktı. Erdoğan ikinciyi yani cemaati tüm kötülüklerin anası gibi göstermeyi ve hukuku ve devlet kurumlarını yıkarak kimsenin ulaşıp hesap soramayacağı bir yere ulaşmayı seçti.

    Ancak Erdoğan, Cemaatin kriminalize edemeyeceğini bu 3 yıllık süreçte tecrübe etti. Çünkü tüm bu hukuksuz ve ahlaksız saldırılara rağmen milyonlara baliğ ve bu insan kitlesinden istisnai seviyede bile bir şiddet eylemi çıkmadı. Bırakın şiddet eylemini, nefret söylemi sayılabilecek bir söz dahi sadır olmadı. Cemaate gönül verenler, kendilerine musallat olan bu dinbaz müfteri güruhun saldırılarının kendileri için bir imtihan olduğunu, bunun kişisel hatalarının neticesi ve aynı zamanda kefareti olduğunu, sabrederek öbür alemde bunun mükafatını göreceğini ve büyük mahkemedeki hesaplaşmada onlardan intikamını fazlasıyla alacağını düşünüyordu, hala da aynı düşünce devam ediyor.

    Madem ki cemaat terör ve şiddet eylemi yapmıyordu ve atılan terörist yaftası bir türlü tutmuyordu o halde cemaat terör örgütleriyle ilişkiliymiş gibi gösterilmeliydi. Yani daha önce Dursun Çiçek’in ıslak imzasını taşıyan ve deşifre olan kumpas planlarının benzerleri hayata geçirilmeliydi.

    Bu kapsamda ‘PKK hücrelerine yapılan baskınlarda Gülen’in kitapları ele geçti’, ‘Işık evinden PKK’lı çıktı’ şeklinde çok sayıda sahte kurgulara dayalı haberler yapıldı. Bu da tutmadı zira PKK tarafından onlarca okuma salonu veya dershanesi yakılıp tahrip edilen bu Cemaatin PKK ile işbirliği içinde olduğu yalanına kimse inanmadı.

    Tüm bunlara rağmen Erdoğan kararlıydı ve 27 Mayıs 2016 tarihli MGK’da, Cemaatin bir terör örgütü olduğu yönünde karar aldırdı. Ancak, 17-25 Aralık sonrasında yapılan ilk MGK toplantısı olan 26 Şubat 2014 tarihli toplantıda (sadece) ‘ulusal güvenliği tehdit eden yapılanma’ şeklinde tanımlanan Cemaat o tarihten sonra hangi terör eylemini gerçekleştirdi de 27 Mayıs 2016 tarihli MGK’da bir terör örgütü ilan edildi? Bu karar aslında hazırlıkları devam eden ve kısa bir süre sonra sahnelenecek olan kontrollü darbe bahanesiyle yapılacak hukuksuzluklara hazırlık niteliğindeydi.

    Cemaate yapışmayan bu çirkin yaftaya, 15 Temmuz öncesinde Cemaatle hiçbir bağlantısı olmayan bir çok fikir adamı da karşı çıkarak Cemaatle mücadele edilmesi gerektiğini ancak onun bir terör örgütü olarak tanımlanamayacağını belirttiler.

    Sıkça kullanılan ‘oda ısıtılırsa ceketler çıkarılır’ yani ‘zorlayıcı bir ortam oluşursa herkes suç işleyebilir’ metaforu üzerinden gidersek; Cemaate yapılan zorbalıklar sonucunda Cemaat açısından oda, cehennem sıcağına ulaşmıştı. Ama odadaki herkes biliyordu ki ceketler çıkarıldığı anda ortalık yangın yerine dönecek ve oda içindeki ve dışındaki herkes bundan çok büyük zararlar görecekti. O yüzden, cemaate mensup hiç kimse ceket çıkarmayı aklından bile geçirmedi.

    Cemaatin sivil kesimi için ‘ceket çıkarma metaforun’ gerçek dünyadaki görünümü, neredeyse hiçbir cemaat mensubu sivilin 15 Temmuz’a fiilen katılmaması ve hiçbir şekilde desteklememesi şeklindeydi. Cemaatçi olduğu iddia edilip darbeye katıldığı ileri sürülen sivil kişi sayısı en fazla 15-20 kişi civarındaydı ki bunlar arasında ‘cemaat darbesi imajı’ vermek için kasıtlı olarak Akıncılar’a gittiğine ve diğer 3-5 sivilin de oraya gitmesini sağladığına artık neredeyse kesin gözüyle bakılan Adil Öksüz gibi kişilerden oluşuyordu. Yani Cemaatin sivil kesimi ceketini hiç çıkarmamıştı.
    (devamı var)

  3. 2 nolu yorumun devamı

    Peki cemaate yakın askerler açısından da bu söylenebilir mi? Saray savcılarının iddianamelerinde yer alan ‘47 Cemaatçi albaydan sadece 2 tanesi darbeye katıldı’ şeklindeki itiraflara ve darbeci askerlerin profillerine bakınca ‘Cemaatçi askerlerin’ de darbe gibi hukuksuz bir eyleme katılacak dereceye gelmedikleri görülmektedir. Zira böyle bir durumda darbeye katıldığı iddia edilen ‘Cemaatçi asker’ sayısı 15-20 kişi olmaz en azından binli rakamlarda olurdu.

    Darbeye hiçbir şekilde katılmadığı halde 15 Temmuz sonrasında tutuklanan binlerce askeri personele bakıldığında listelerin çok önceden hazırlandığı anlaşılıyor. Zaten Doğu Perinçek de bu listenin kendi ekibi tarafından verildiğini ve çok isabetli olduğunu övünerek anlattı.
    Tüm planın cemaatçi askerlerin darbeye katılmalarının sağlanması ve sahada yakalanması üzerine kurulmuştu. Cemaate yakın askerlerin listeleri de hazırdı ve bunlar sahada yakalandıklarında cemaate suçüstü yapılmış olacaktı. Ama işler bu kumpası hazırlayanların istediği gibi gitmedi. Sahada yakalananlar ‘cemaatçi asker’ listesindekiler değildi. Peki bunu nasıl anlıyoruz?

    Öncelikle, 15 Temmuz gecesi soruşturma başlatıp saat 3:00 civarında 2740 hakim-savcı hakkında hukuksuz şekilde gözaltı kararı veren dönemin Ankara Başsavcı Vekili Necip Cem İşçimen darbeci askerler konusunda isim veren ilk resmi yetkiliydi. İşçimen’in gözaltı kararı verdiği hakim savcılar arasında o tarihten kısa bir süre önce vefat etmiş bir savcının adının olması da kumpas listelerinin önceden hazırlandığının bir göstergesiydi.

    Bu konuyu kişisel bloğumda ve önceki yorumlarda detaylı analiz ettiğim için oraya havale ederek kısaca şunu belirteceğim. İşçimen’in o gece NTV canlı yayınında cemaatçi dediği Albay Muharrem Köse 16 Temmuz tarihli tüm saray gazetelerinde ‘darbenin askeri kanadının lideri olan Cemaat mensubu kişi’ olarak haberleştirildi. Bir de Akın Öztürk ve damadının da Cemaat mensubu oldukları ve darbenin liderleri arasında oldukları belirtiliyordu.

    16 Temmuz sabahı bu haberleri gördüğümde hemen internette bu isimleri araştırmaya başladım. Odatv, Ahmet Zeki Üçok’un ağzından bu kişilerin kesin olarak cemaatçi olduğunu yazıyor diğer haber siteleri de kronik cemaat düşmanlığıyla tanınan bu adamın yalanları üzerinden haberler yapıyordu. Aradan aylar geçti. Bırakın bu iddiaların ispatını, bugün bu kişilerin cemaatçi oldukları yönünde bir iddiada bile bulunmuyorlar. Çünkü bu kişiler cemaatçi değildi ve bu yüzden bu isnat da onlara yapışmadı.

    Bu kadar şeyi şunun için yazdım. Eğer cemaatçi subaylar belli bir oranda darbeye katılmış olsalardı öncelikle onların isimleri telaffuz edilir ve istikrarlı bir şekilde bugüne kadar söylenirdi. Bu isimlerin içinde olduğu bir lider kadrosu icad edilir sürekli gündemde tutulurdu. Ancak tam tersi yapılarak uzun bir süre (yaklaşık 6 ay) ‘darbenin lider kadrosu tespit edilemiyor, Yurtta Sulh Konseyi üyeleri belirlenemiyor’ dendi. Hatta bir ara Ankara Savcılığı anılan konseyin gerçek olmayabileceği dahi belirtti. Gelen tepkiler üzerine 2017 yılı Ocak ayında savcılık anılan konseyin üyesi olarak gösterdiği 38 kişilik bir liste yayınlasa da Saray medyası bunu ciddi olarak haber yapmadı.

    Aylardır ‘FETÖ darbesi’ söylemiyle yatıp kalkanlar nedense darbenin beyin takımındaki isimlerle neredeyse hiç ilgilenmediler. Çünkü bunu biraz kurcaladıklarında savunageldikleri sahte kurgunun çökeceğini biliyorlardı.

    Bu serinin önceki yazılarında da belirtiği gibi adli kolluğun ve yargının sarayın sopası haline geldiği ve tüm gizleme çabalarına korkunç işkencelere ilişkin somut verilerin ortalığa saçıldığı bu ortamda ‘ x isimli subayın x caddesine yakın bir apartmanda /bir villada toplandık, Adil Abi veya X isimli tanımadığım bir abi şunları söyledi, orada şu kişiler de vardı, beraber namaz kıldık vb.’ sözlere itibar etmek isteyenler tabi ki bunda özgürler ama bunlar beni ikna etmiyor.

    Bloğumdaki bir analizde bir duruşmada okunan ve saray medyasınn ‘bylock yazışmaları ortaya çıktı, artık kaçış yok’ ‘müjdesiyle’ haber yaptığı bir ‘sahte’ yazışma içeriğini irdelemiştim. Yaklaşık 150 kelimelik içerikte öyle yoğun ‘cemaat sosu’ kullanmışlar ki ilk bakışta ‘ben sahteyim’ diye haykırıyordu. Nitekim, bunun gibi birkaç sahte içerik dışında başka bir içerik de ortaya konulamayınca ‘ByLock’ta 15 milyon içerik çözümlendi’ yönündeki haberler de tümüyle boşa çıktı.

    Sonuç olarak, 15 Temmuz sonrasında Cemaat aleyhinde duyduğu tüm iddiaları akıl süzgecinden geçirip ‘acaba doğruluk payı olabilir mi’ diye düşünen biri olarak o kadar çok iddianın tamamen iftiradan ibaret olduğunu net olarak gördüm ki artık bende Cemaati darbeyle ilişkilendirmeye çalışan tüm iddiaların dayanaktan ve ikna edicilikten uzak oldukları intibaı oluştu.

    Cemaat konusunda tarafsız biri değilim ama aklımı ve vicdanımı kimseye kiraya vermedim. Cemaatin başındaki kişinin sözleri dahil duyduğum her şeyi onlarca kez tartıyor ve kendimi ona göre konumlandırıyorum. Bu bağlamda ‘kontrollü darbe’ konusunu da yakından takip etmeye devam edeceğim.

YORUM YAZIN

Lütfen yorumunuzu yazın
Lütfen isminizi girin