Betondan tabutta dipdiri meyyit

YORUM | OSMAN ERTÜRK

Değerli dostum cezaevi hücreme hoş geldin. Gel sana şöyle bir sarılayım. Çekinme, şöyle otur lütfen. Yerim biraz dar ama kusura bakma. Buraya ben betondan tabut diyorum. Gördüğün üzere çok küçük, daracık. Bu hücrede, günleri, ayları tek başıma, geçiriyorum. Burası ortalama 12 metrekare bir yer. Bir uçtan bir uca 8 adım. Bunun 3 metrekaresi tuvalet-banyo. Geriye kalan kısımda da gördüğün üzere şurada sabit bir ranza, burada çelik dolap, bir plastik masa, bir de sandalye var. Eşyalardan hücrede adım atacak yer yok maalesef. Odada rahat gezip dolaşmak, volta atmak mümkün değil. Burada ancak oturmak ve yatmak mümkün. Kalkıp dolaşayım, yürüyeyim dersen bu mümkün değil. Bak burası da mutfak kısmı. Üç yemek tabağı, birer çatal, kaşık, çay kaşığı ve bir tane de ucu kesik meyve bıçağım var. Çay bardağım ve ketılım en önemli mutfak eşyalarım.  Çay olmazsa olmazım. Ruhun biraz daraldı gibi. Gözlerinde bir korku ve ürkeklik var. Rahat ol lütfen. Dur daha yeni başladık.

Duvarlar beton olduğundan sıcağı ve soğuğu iletiyor. Yazın çok sıcak, kışın çok soğuk oluyor. Bak çerçevelerin arası da açık. Yağmur yağdığında, eğer rüzgârda varsa su çerçevelerden içeriye giriyor. Kışın buzlanma bile oluyor. Petek sayısı az olduğu için kışın ısı normal seviyeye hiç çıkmıyor. Hep üşüyorum. Yazında bu daracık yerde boğuluyorum nerdeyse. Bu üçüncü yazım olacak. Beşinci, altıncı yazı olanları düşündükçe ayrı bir kahroluyorum. Gözlerin doldu be dostum. Benim gibi hayat dolu bir adamı bu dört duvar arasında gördüğün için üzüldün galiba. Yok yapma lütfen. Bak, ben dik durmaya alıştım. İlk zamanlar, biyolojik olarak yiyen, içen, konuşan ama ruhu ölmüş, değerleri alt üst olmuş, manevi iflasa sürüklenen birisiydim. Sonra eşim, çocuklarım, sevdiklerim için direnmem gerektiği bilincini içimde oturttum. Savaşıyorum artık bu vahim ve ürpertici hal ile.

Günde 4 defa insan görüyorum bu tabutta. Sabah ve akşam sayımı ile öğle ve akşam yemeği olarak toplamda 4 defa. Ama süre olarak bu bir dakika kadar sürüyor. Haftada 168 saat var. Toplasan bir saat insan görüyorum. Hem bu daracık yer, hem de insansız bir çevre… Kalbin daralmış gibi oldu. Benimde öyle olmuştu ilk zamanlar. Neyse… Çamaşır yıkamak en zorlandığım iş. Bunu bir leğenin içinde yapman gerekiyor.  Kantinden deterjan alıp, elinle yıkamak zorundasın. Sağ olsun eşim yapardı bunu. Ütülü olarak eşyalarımı, hazır alıp giymeyi ne kadar özledim bilemezsin.

Gel sana bir çay yapayım. Hem çay içelim hem konuşalım. Bir tane bardak var ama olsun. Sen içersin, sonra bitince ben içerim. Tecritte hastalanmak çok sıkıntılı bir durum. Gardiyanların ve diğer yetkililerin keyiflerine kalmış bir haldeyiz. Hele acil hallerde bize ulaşmaları ve doktora çıkmak 30 dakikayı alıyor. Örneğin, kalp krizi geçirirsen ancak ölünü bulurlar bu hücrede.

Grinin değişik tonu olan bu beton duvarların arasında kalmak bazen çok daraltıyor biliyor musun? Özellikle ailemin ziyaretinden sonra üç gün kendime gelemiyorum. Fiziki işkenceden beter bir şey bu. Ta şurama kadar delip geçiyor. Neyse güzel şeyler konuşacağız dedik. Kuralı bozmayalım.

Bak burası da avlum. Buraya günde 1 saat çıkma hakkım var. Bunu aylarca benden esirgediler. Bu bir saat benim gökyüzünü görme, bulutları avucuma alma sürem benim. Volta atma, kuşla, böcekle tanışma vaktim. Yaşamın tekrar kıyısına gelme, güneşle arkadaş olma anlarım. Hayatta kalma sürem be dostum. Bak şurada karıncalar var. Kendinden başka canlı görmek ne güzel biliyor musun? Onlarla üzülüp, onlarla seviniyorum. Kışın kaybolup, baharda geri geliyorlar. İçimdeki sevinci tarif edemem. Hele geçen hafta bir güvercin kondu avluya. Nasıl sevindim bilemezsin. Canlı ne varsa çevrende sana mutluluk veriyor. Bir arı, belki de bir sinek yaşama sevincimi katlıyor biliyor musun? Bir avuç toprağa hasret kaldık be dostum. Hatırlar mısın? Üniversitedeyken beraber ağaç dikmeye gitmiştik sizin evin bahçesine. Yeri eşerken ortaya yayılan o toprak kokusunu hala unutamam. Bu beton duvarların arasında hep aklıma geliyor o koku. Toprağa hasret kaldık bu zindanlarda. Oh bak çayımızda demlendi. Ne güzel. Sana bir bardak doldurayım hemen. Hem içelim hem konuşalım.

Hücrede insan psikolojisi

Dışarıda günlük güneşlik bir hava var. Ama efkarım, yalnızlığım, umutlarım, hayallerim beni bir sahilden diğer sahile alıp vuruyor. Şu dikenli tellerden kurtulup gelen güneş kadar özgür olmak istiyorum ama olmuyor. Bir tutsak olarak gasp edilmiş haklarım aklıma geldikçe içim delik deşik oluyor. Bir bedel ödüyorum ama hiçbir yanlışım olmadan bunu ödemek de çok ağır geliyor be dostum. Sürekli güçlü olmak zorunda hissediyorum kendimi. Eğer ipin ucunu bırakırsam, üzerime bu duvarlar devrilecekmiş gibi geliyor. Altında kalıp ezilmekten korkuyorum. Disiplinli bir şekilde, irademi ortaya koyarak, yaşamımı planlamam gerekiyor. Bunun bilincindeyim. Böyle bir işkenceye maruz kalan kişi bunu ancak iradesi ve aklıyla aşabilir diye düşünüyorum. Yoksa beni yalnız bırakıp, çıldırtarak öldürmek isteyenlere karşı nasıl dayanabilirim ki? Geçenlerde okudum, yapılan bilimsel incelemelerde hücrede 20 günden fazla kalınması insan psikolojisini alt üst ediyormuş. Mahkûmlar duygusal travmalarla karşılaşıyorlarmış. Örneğin, bir mahkûm hücre cezası alsa bunun maksimum süresi 20 gün olabiliyor yani. Benim iki yıldan fazla oldu be dostum. Dualarla ayakta kalıyorum galiba. Hafakanlarım bile pes etti. Eskiden sık sık yoklarlardı. Çok yüklenmiyorlar son zamanlarda.

Burada günler hep aynı. Eskiden hafta içi ve hafta sonu diye ayırdığımız günlerin burada birbirinden farkı yok. Dokunma ve görme duyumun zedelendiğini hissediyorum. Bir cama, metale, sebzeye dokunduğumda bunların arasındaki ayrım nerdeyse ortadan kalkmış bir vaziyette. Görme duyusu dedim. Bak en uzak mesafe beş metre ilerisi. Daha uzağı yok. Görme reflekslerim azaldı. Coşku, sevinç, heyecan gibi duygularımın yok olduğunu algılıyorum. Sürekli ışık ve gözetlenme artık çıldırtıcı bir hale geliyor. Bak camda perde yok. Şurada da kameralar var. Hücre ile tecrit eşanlamlı iki kelime anlayacağın. İnsandan uzak, arkadaşının olmadığı, kimseyle görüşemediğin aylar, yıllar. Bunun en acı tarafı daha mahkeme olmadan bu zulmün başlamış olması.

Bir vebalı gibi insanlardan ayrı tutulacak ne yaptım diye düşünüyorum. Bunu yapanları nasıl acıttım diye aklımdan geçiriyorum ama akıllıca bir sebep karşıma çıkmıyor. Cezalandırmayı aşan bu muamelenin mantıklı bir nedeni yok. Bu durumun ailemdeki fiziksel ve ruhsal tahribatlarını saymak mümkün değil. Küçük kızım geceleri ağlayarak uyanıyormuş. “Babamı istiyorum” diye. Eşim onu sakinleştirmek için çok yoruluyor. Çocuklara hem anne hem baba oldu garibim. Bazı insanların eşlerini de tutukluyorlarmış. Eşim söyledi. İbret verici bir dönem yaşıyoruz. Ne acı değil mi?

Öfkelendiğim de çok zaman oluyor. Vay be! diyorum kendi kendime. Eski mutlu zamanlarımı hatırlayarak, onlara tutunarak ayakta duruyorum. Yaşamak istiyor musun, istemiyor musun? İşte tüm mesele bu. Bu tercihten sonra,  kendini mutlu edecek birçok neden buluyorsun. Sevdiklerimle tekrar bir araya gelmek yeterli bir sebep değil mi? Bu akıldışı tutsaklığın bitmesi de başlaması gibi apansız olacak galiba. Onun için her anı en az tahribatla atlatmaya çalışıyorum bu daracık hücrede. Yılmadan, içten içe gülerek, hep ümitli bir şekilde.

Hayata gülüp geçmek, umutları hep taze tutmak lazım be dostum. Şu avlunun üstünden geçen bir kuş gördüğümde, bazen onunla ilgili kurduğum hayaller o gün beni ayakta tutuyor. Yaşama sevincimi kimsenin çalmasına müsaade etmeyeceğim. Kötülerin yaptıklarının geçici olduğunu biliyorum. Direneceğim. Bazen inim inim inlesem de direneceğim. Ne iyi oldu da geldin. Sende, sık sık gel böyle rüyalarıma. Arayı açma, dualarında da unutma beni olur mu?

1 YORUM

YORUM YAZIN

Lütfen yorumunuzu yazın
Lütfen isminizi girin