Babamı hatırlarken…

YORUM | Prof. Dr. ŞERİF ALİ TEKALAN

Babamla ilgili babalar gününde  ve baba olarak şimdiye kadar babalar gününde bir yazı yazmamıştım, aklıma da hiç gelmemişti.  Sanki babamın sağlığında yazmam gerekirdi, veya sadece babası sağ olanlar yazar gibi bir düşünceyle belki de yazmamıştım. Çünkü anneme Allah uzun ömürler  versin, sağ olduğu için, bir anne olan eşim ve anne olan kızlarım için anneler gününü yazmıştım. Şimdi niye babalar gününde babamla igili, babamdan öğrendiklerim, ondan öğrendiklerini pratiğe geçirdiklerimi yazmayayım diye düşündüm.  Bir baba olarak hayata, evime, eşime, çocuklarıma bakışımı, yine çocuklarıma örnek olması açısından onları bir yandan bu şekilde duygularını ifade etmek için yazmalarına teşvik etme, bir diğer yandan da onlara yine böyle bir babalar gününde tecrübelerini aktarma, nasihat etme, tavsiyelerde bulunma gibi düşüncelerle bu yazıyı kaleme almayı düşündüm.

Allah’tan sonra insan üzerinde en büyük hakkı olan onun anne ve babasıdır. Herkesin babasının kendisi için çok farklı kıymeti vardır.  Geriye bakıp düşündüğümde babamın bende bıraktığı izler neler dediğimde o kadar güzel hatıralar, dersler, nasihatler geliyor ki hangi birisini yazsam diye düşünüyorum.

Çocukluğumun ilk zamanlarından itibaren onu, evin reisi olarak devamlı çalışan, sorumluluk bilinci içinde birisi olarak hatırlıyorum.  Köyde her mevsimin kendine göre işleri olurdu. Kışın soba yakmak, karları Hanaylardan yani evin üzerinden temizlemek, ahırda hayvanlara yem vermek, soğukta abdest alıp mutlaka camiye gitmek, beraber yemekler, geceleri ya misafirliğe gitmek ya da misafir kabul etmek gibi…  Rahmetli kendisi ile barışık, şakayı seven, herkesle diyaloğu olan, içi dışı bir, gıllı gışı olmayan bir insandı. Köyümüz bir ovanın ortasındaydı. Evimizin önündeki yol diğer köylere giden insanların kullandığı bir yoldu. Evin önündeki oturulacak taşta oturup, her geçen insanla konuşuyor, hal hatırlarını sorar, onları eve davet ederdi.

Sigara içmezdi, görebildiğim hiçbir zararlı alışkanlığı yoktu. Evimiz büyük bir evdi ve rahmetlik dedem ve babaannemle birlikte kalırdık.  Onun bunlara karşı saygısı sonsuzdu. İki amcam İstanbul’a yerleşmişlerdi. Arada bir onlar gelir, babam ve bizler de İstanbul’a onları ziyarete giderdik.

Bahar gelince etraftaki dağlardaki karlar erirdi.  Köyümüzden geçen ırmak taşar ve bizim eve de mutlaka uğrardı ve evimizin her yeri sel olurdu. O suyu dedem ve babam sabırla çıkarırlardı.  Köy yolları çamur olduğu için lastik ayakkabılarımızı bu nehrin kenarında yıkardık. Yaz gelince okullar tatil olur ve tarla ve harmanda çalışılırdı. Tarlaya çok erken babamla kağnıyla  giderdik.

Bu gidişler esnasında babam Türk sanat müziği ve Türk halk müziğinden değişik parçaları kendi kendine söylerdi, ben de onların çoğunu ondan ezberlemiştim.  Çocukluğumdan itibaren bana karşı sanki bir arkadaşıymışım gibi davranırdı. Tarla ve harman işlerini beraber yapardık.

Lise bitip İzmir’e üniversiteye başlayınca sadece yazları köye gelmeye ve  tarlada harmanda çalışmaya devam ettim. Bir yaz rahmetli abimle birlikte babama artık bu işleri bırakmasını, bizim de bundan sonra gelmemizin çok zor olacağını nezaketle anlattık.  O da o sene çiftçiliği bıraktı. Bir taraftan abim bir taraftan da benim yardımlarımla hayatlarını devam ettirdiler.

Çocuklarımız olduğunda çocuklarımıza bıkıp usanmadan yaşadıklarını anlatırdı, onlarla aynen bir arkadaş gibi konuşuyordu.  Onlar da onun bu sohbetlerini çok severlerdi.

Daha biz talebeyken Tıp Fakültesindeki bir hocam, Prof. Dr. Ahmet Satoğlu, iki arkadaşımla bana;  “anne babanız ne kadar zengin de olsa, ne olursa olsun belli zamanlarda düzenli onlara para gönderin” demişti.  Allaha şükür o günden itibaren, itibaren böyle bir alışkanlık edinip onu devam ettirdim.

Köyde işleri de bırakınca abimle benim yolladıklarım onlara yetiyordu.

Bu hocama ne kadar teşekkür etsem azdır, demek ki insanın bu şekilde kılavuzları olmalı belli konuları onlardan öğrenmeli, bu tip insanlarla dostluk kurmalı, onlara sorular sormalı. Bizim de bu hocamızla ilişkilerimiz senelerce devam etti.  Gerek öğrenci, gerek asistanken ne gibi sıkıntımız olsa ona gider istişare ederdik. Asistanlığımda bazı pproblemler yaşarken bana demokratik yollarla hakkımı aramayı da o öğretti. Asla hocalarıma karşı saygısızlık etmeden nasıl davranmam ve neleri nasıl yapmam, kendimi nasıl savunmam gerektiğini hep ondan öğrendim. Bu konularda hakkımı aramak için yazdığım dilekçeleri daktilo ile yazardım. O kadar çok yazdım ki neredeyse on parmak daktilo yazmasını öğrenmiştim.

Tıp fakültesini bitirip asistanlık imtihanına girdikten sonra onu ziyaret ettim. Nasıl geçti dedi, çok iyi dedim. Bana hala unutamadığım mükemmel bir prensip öğretti. Sen dedi sana düşen her şeyi yani çalışmalarını yaptın mı? Ben de evet hem de fazlasıyla dedim. Sana bir şey söyleyeyim dedi; “hemen şimdi, kazanamadın da deseler, senin için hayırlısı budur, hiç canını sıkma!” dedi. O kadar rahatladım ki, bu prensibi, yani sebebler yönüyle bana düşen her şeyi tam yerine getirdikten sonra olacak olan neticenin benim için hayırlı olacağı altın prensibiydi bu.

Düğünümüz köyde olmuştu.  Ben babama, çalgı olmasa ve daha farklı bir düğün yapsak demiştim. Bu köydeki bir adetti, buna rağmen babam bana çok fazla bir şey demeden bunu da kabul etmişti.  Sonra da köylüler de bu tip bir düğünü de çok sevdiler daha sonra da böyle düğünler yapmaya başladılar. Her yerden gelen misafirleri köyümüzde misafir etmiştik. Düğünü benim böyle yapma fikrini bana hiç kimse söylememişti, ben böyle düşünmüştüm, ama şimdiki aklım olsa belki de daha farklı davranırdım, diye düşünüyorum.

Ramazan bayramlarında mutlaka köye gitmeye özen gösterdim, bayramlar dışında da giderdim. Arefe gecesi veya bayram sabahı erken gelir, onalara duyurmaz ve sürpriz yapardım. Ama gelir gelmez, az kullanılan odadaki annemin bayram için yaptığı sütlaç veye tezpişti(revani benzeri) yerdim.

Her gidişte mutlaka annemi babamı kaplıcaya götürdüm. Orayı çok severlerdi. Dönüşte de ilçemizden onların ihtiyaçlarını alırdık. Zamanla arabam olunca artık teyzemler de dahil hepsini götürüyordum. Dönüş yolunda onlara etli pide de yediriyordum. Bunları yapma bana çok farklı bir mutluluk veriyordu. Aslında sadece anne baba için değil, ama başkalarına da yardım etmek, onlara yemek yedirmek insanı mutlu eden ve sağlıklı kalmasını sağlayan en önemli yollardan biri.

Babamın bana bir günden bir güne bağırdığını, azarladığını hatırlamıyorum ne çocuklarından ne de daha sonra.  Ne zaman köye gitsem, kahvaltıda bana rafadan yumurta yapmak en büyük zevklerindendi. Eline saati alır, ocağın başında yumurtanın pişmesini beklerdi.  Ben onu soyarken de dikkatli bir şekilde bakar “ha demek ki 1 dakika daha fazla olmalıydı veya 1 dakika daha az olmalıydı” diye değerlendirmeler yapardı. Kışın da mangalda ekmek kızartırdı.

Yedi veya dokuz yıl askerlik yaptığı  ve Bağdat’ta bulunduğu için o günleri hep yâd ederdi, keşke şu anda Bağdat’ta olsam sokakta yatardım derdi demek ki kışın oralar sıcak olurdu.

Köyden şehirlere gitmiş olanların aileleriyle ilgili hikayeler dinlerdik. Babam bunları çok önemserdi. Bir seferinde, köyden birisi, İstanbulda memur olan kardeşini ziyarete gider. Kardeşinin hanımı o günün anlayış ve tabiriyle “modern ve sosyetikti”. Misafiri eve almamış. Dışarda bekletmiş. Kocası gelince de yine eve almazlar ve otele gönderirler. Onun köyden getirdiği hediyeleri de başkalarına verirler. Babam bunları anlatır, sonra da “eğer benim çocuklarım da ileride evlendiklerinde benzer durumları yaşarsam, ben bir daha onlara adımımı atmam” derdi. Küçük yaşlardan itibaren bunlar bize bir tembih gibiydi adeta. Tabiiki evlendikten sonra bu konuya daha da önem verdim. Allaha şükür eşim Sare hanım da bu konuda bana çok yardımcı oldu ve bu ve benzeri konularda hiçbir kaza yaşamadık. Hatta sık sık rahmetli, eşime karşı samimi, içten teşekkürlerini belirtirdi.

Mide kanseri olunca Ankara’da ameliyat ettirdik. Hastaneden sonra uzun süre evimizde kaldı. Mide alındığı için beslenmesi hassasiyet gösteriyordu. Sare hanım, ona bir çocuğa ihtimam nasıl olursa öyle ihtimam gösterdi. Kendisine minnettarım, sağolsun. Allah muhtaç etmesin ama, ihtiyacı olursa ona da böyle bakanlar bulunsun. Tedavisi bitince köye gitmek istedi, oraya götürdüm. Çok zayıflamıştı. Kontrollere düzenli getirdim.

Köyde kalmayı ısrarla kendisi istiyordu. Bir seferinde köydeki akrabalar, ona “seni bu halde niye köye bırakıp gidiyor” diye ona beni suçlamışlar. Ankara’ya getirdiğimde bana bunu söyleyince biraz alındım ve biz senin burada kalmanı istedik, ısrar ettik, ama sen böyle istedin dedim. Sonra da biraz sessiz kaldım. Akşam bana salonda “konuşmayarak biraz tavır koyduğunu seziyorum. Bir daha böyle yapma. Şimdilik seni affediyorum” deyince ne yapacağımı şaşırdım. Kaldı ki ben saygısızlık yapmamış ve sadece sitemimi belirtmiştim. İşte o zaman Kur’an’daki “anne babalarınıza öf bile demeyin” ayetini yeniden hatırladım ve derhal özür diledim.

Bir bayram ziyaretine gittiğimde artık yatağa bağlı idi ve annem ona bakıyordu.  Bayram dönüşünde akrabalar aradılar, gelsen iyi olur diye. Anladım bir şeyler olduğunu ve apar topar otobüse binerek köye geldim.  Gece yarısı evdeki ışıkların hala yandığını görünce babamın öbür âleme gittiğini anladım. Çok duygulandım, onunla olan hatıralarımız gözümün önüne geldi film şeridi gibi geçti.

Yukarı çıkınca onu bir odaya almışlardı, annem dahil akrabalarımız bir odada idi, ertesi gün defnettik.

Allah rahmet eylesin bende kalan intibası, imajı, kimsenin hakkını yememeye çalışan, haramlara girmeyen, kendisiyle ve herkesle barışık bir baba olması idi. Dünyanın çok farklı yerlerinde gördüğüm manzaralar, farklı insanlar, farklı olaylarda hep onu hatırlarım. Bunları görseydi derim kendi kendime, kim bilir bunları nasıl değerlendirirdi, ne yorumlar yapardı, köye dönünce de herkesle bunları paylaşırdı diye. Bir seferinde herhalde ilkokul üçüncü veya dördüncü sınıftaydım köyde evde yalnız kalmıştım.  Babam ve annem tarlaya çalışmaya gitmişlerdi. Evde kimse yoktu. Dedem çok sigara içerdi. Kaldığı odanın dolabına sigaralarını koyardı. İlk defa ve son defa o sigaralardan bir tane aldım ve bizim kullanılmayan odalardan birine girip orada o sigarayı bitirdim. Daha sonra babam ve annem tarladan geldiler. Annemin o odada herhalde bir işi vardı, odaya girince hemen babamı çağırdı.

Buraya herhalde hırsız girmiş dedi, çünkü sigara kokusunu almıştı. Rahmetlik dedem hiç o odaya girmez o odada da asla sigara içmezdi.  Ben tabii çok korktum ve olanı biteni balkonda beklemeye başladım. Onlar odanın her yerini aradılar. Sonra annem “acaba bu çocuk içmiş olmasın” diye söyleyince beni çağırdılar. Ağzımı kokladılar. Evet bu içmiş dediler. Ondan sonra bana her ikisi de hiçbir şey demedi, hiçbir şey de yapmadılar.  Eğer o gün bana bağırıp çağırsalar, beni dövselerdi, bilemiyorum belki de ben sigara içmeye devam edebilirdim. Ama ondan sonra sigarayı ağzıma bile almadım.

Babam bizi ziyarete İzmir’e gelmişti.  Bir arkadaşımızın düğününe onu Bayraklı  semtine götürdü. Orada ikindi namazı kılmak için bir camiye girdik.  Camide namaza mihraba doğru değil de biraz daha sol tarafa dönülerek durulmuştu. Babam bana sordu niye mihraba doğru değil de sol tarafa doğru dönülüyor diye.  Ben de kendisine “cami yapılırken mihrap böyleydi ama dünya döndüğü için şimdi kıblenin yönü bu tarafa doğru olmuş” deyince, bana dedi ki “bizim köyde de dünya dönüyor, ama biz böyle yapmıyoruz” dedi. Çok pratik zekalı, nükteleri anında anlayan çabuk kavrayan bir fıtratı vardı.

Allah’a ne kadar şükretsem azdır. Çünkü elimden geldiği kadar anneme, babama saygılı olmaya, onları kırmamaya gayret ettim, hala da gayret etmeye devam ediyorum.  İnşallah çocuklarım ve torunlarım da annelerine, babalarına karşı çok nezaketli olurlar, onlara hürmet ederler, rızalarını alırlar, Kur’an’ın dediği gibi onlara “öf bile” demezler.

Onların duasını alırken tabii ki öbür alemi de kazanmış olurlar.

Babalar gününüzü kutluyor hepinizi gözlerinizden öpüyorum. Allaha emanet olun.

YORUM YAZIN

Lütfen yorumunuzu yazın
Lütfen isminizi girin