Askerinin kafasına sıkan komutan!

YORUM | OSMAN ERTÜRK

Önceki yazımda 15 Temmuz kumpasının genel başlıklarını değerlendirmiş, birçok soru işareti barındıran darbe teşebbüsünde, darbenin en önemli muhatapların sorulardan köşe bucak kaçtığını işlemiştik. Devam edelim.

15 Temmuz’un kumpas olduğu konusunda tereddüt kalmadı gibi. İlgililerin sorulara cevap vermemesi, sürekli bir şeyleri eksik bıraksa da onların sükûtu ikrarlarını tetikliyor. Millete yutturulmaya çalışılan mizansenin genel görüntüsünde dikkat çeken büyük boşluklar birilerinin işine yararken milyonlarca insanın mağduriyetine sebep oluyor. En çokta hiçbir günahı olmayan askerlerin mağduriyeti birilerinin prim yapması için kullanılıyor.

Mehmetçiğin bu hallerini düşünürken “Asker efsanesi” ile ilk tanışmam aklıma geldi. Küçükken izlediğim, İstanbul Vatan Caddesi’ndeki o ihtişamlı 30 Ağustos ve 29 Ekim geçiş törenlerini unutamam? Askerin bendeki özel yeri galiba o törenlerdeki ihtişamdan kalma… Savaşmak üzere yetiştirilmiş, koşa koşa ölüme giden bir yüreğe sahip insanlara küçükken saygı duymaya başlamıştım demek. Yıllar sonra hukuk fakültesinde okurken Kuleli’den iki üniformalı arkadaş derslere gelirdi. Ütülü, jilet gibi üniformaları ve parlak siyah ayakkabıları ile salına salına yürürlerdi. Her gün saçı-sakalı düzgün, selvi gibi bir endam, ayrıca giysilerinden mütevellit biraz çekingen tavırla yüzlerce kişilik anfide dikkatleri üzerlerine çekerlerdi. Yıllar sonra askerliğimi yaparken bu gördüklerimi bizatihi yaşayacaktım. Komutanların kitabi giyinişi ve duruşları, mazideki o hayali portreyi her gün pratiğe döküyordu. Günlük rutinlerimizde botların boyanması, spor, yatış ve kalkışın dakik olduğu düzenli bir hayat, her sabah sakal traşı gibi onlarca iş vardı. Sivil hayat ile kışla kapısından içeri girdiğinizde muhatap olduğunuz hayat, nerdeyse gece gündüz gibi farklıydı.

En önemlisi de “Emir-Komuta”nın ne demek olduğunu iliklerinize kadar yaşıyordunuz. 15 Temmuz gecesi yaşanılan kumpasın nasıl gerçekleştiğini tahmin edecek doneleri, askerdeyken yaşadıklarımdan çıkarmam pekâlâ mümkün. Emir demiri keserdi. Omuz üstüne bakardık sürekli. Yıldızı olan komutanlar daha bir haşmetli olurdu. Komutanı yüz metre öteden gördüğümüzde hazır duruş pozisyonu almak için kendimize çeki düzen vermeye başlardık. Hele bir taşra şehrinde, küçük bir karakoldaysanız, denetleme veya ziyarete gelen general ise aylar öncesinde askerin nefes alış verişi değişirdi. General ulaşılmaz bir insandı. Bizim alayı denetlemeye bir general geldiğinde, ortalıkta görünmeyelim diye alay içinde en uzak noktaya eğitime gönderilmiştik. Bırakın biz askerleri, üst rütbeli belki binbaşı ve yarbaylar dahi onları görmezdi. Tüm ülke çapında altı yüz bin askeri olan bir orduda onlardan sadece 364 tane vardı çünkü. Çünkü askerlikte bir yerellik ve kendi bölgenizde çalışma yapmak söz konusudur. Lokallik geçerli olduğu için, işi ve görevi olmayan asker genel işleyişi takip edemez.

15 Temmuz gibi bir kumpas için, filmin senaryosunun 10-15 kişi tarafından bilindiği, uygulamaya geçtiği anda ise Genelkurmay karargâhını, oradaki iş ve işleyişi belirli rütbenin altındaki askerler hiç bilmeyeceğini düşünüyorum. Orada neler döndüğü, ne filmlerin çevrildiğini tahmin bile edemezler. Yap denir ve o iş olur. Örneğin sıkıyönetim komutanları atama listesi de böyle bir belge. Bu listenin içindeki asker isimleri tasfiye edilecek asker listesi dense daha doğru olur. AKP ve Ergenekon’a ne kadar uzak demokrat, Atatürkçü, cemaatçi, ülkücü asker varsa o belgenin içinde ve hapisteler bugün.

Kumpasın kodları

TSK İç Hizmet Kanunu, TSK disiplin Kanunu ve bunların yönetmeliğine girip teknik detayla zihninizi yormak istemem.  Özetle bir askerin, bir komutan tarafından verilen emri açıkça kanuna aykırı olduğuna kanaat getiremeyeceği durumda sorgulaması ve yapmıyorum demesi mümkün değildir. Hele bu emir 15 Temmuz akşamı için çok makul görülen, “Terör saldırısı ihbarı var. Hazırlanın ve emir bekleyin.” direktifi hiçbir askerin, içinde katakulli var diye düşünmeyeceği, ruhunun duymayacağı bir emirdir. Veya o meşum gün kullanılan diğer bir emir olan “Tatbikat emri” de böyledir. Çünkü asker için bu emir sıradan bir özellik taşır. Bir emirle köprüye gönderilen kişi “Neden, nasıl?” diye sorsa, sorduğuna bin pişman olur. Asker ifadelerine baktığımızda da bunu görüyoruz. En üst rütbeli komutanın bildiği gerçeği alt rütbedeki er, uzman çavuş veya teğmenin bilmesi mümkün değildir. “Nereye gidiyoruz komutanım?” veya “Görev nedir?” diye bir er, gelip binbaşıya soramaz. Astlık üstlük ilişkisinde aradaki muhatapları aşmak, “Deveye hendek aşırmaktan” daha zordur. Eğer bir albaydan emir gelmişse, teğmen veya yüzbaşı tereddüt etse de, general kelimesi duyduğunda bir askerin eli ayağına dolanır. Aradaki silsilenin gücü her rütbede ziyadeleşirken, alttaki askerin bir emri üstteki muhataba sorması imkânsıza yakındır. Bir asker olarak kışladan “Tatbikat emri” ile çıktıktan sonra kendinizi köprünün üstünde, darbe ortasında bulmanız çok yadırganacak bir şey değildir. Zaten asker birliğinden çıktıktan sonra kumpasın göbeğine düşmüş olmaktadır.

Bir avukat gözüyle şunu açıkça belirtmem gerekir. Asker dosyalarını okuduğumda gördüğüm en önemli esas, birkaç üst rütbelinin binlerce alt rütbeli askeri kumpasın içine itmesi, zamanı geldiğinde kendilerinin ortadan kaybolması, en etkili paşaların düğüne gitmesi, işi önlemek mümkünken bunu yapmamaları, bu durumu ve işin aslını bilen/bilecek durumda olan kişilerin öldürülmesi, masum ve garibanlara ihalenin kalması olarak özetlenecek bir mizansendir 15 Temmuz! Rütbeniz ne olursa olsun, kumpasa maruz kalmış olabilirsiniz ama asıl kumpasçılar bu işin faili olarak sorumlu olacaklardır. Tatbikat, terör saldırısı diye toplanılan binlerce asker, er, askeri öğrenci hala tutuklu yargılanıyor veya sayı çok görülsün diye hapse tıkılmış durumda. Bu insanlara zulüm yapanların adalet kaygısı olmadığını açıkça söylemek mümkün. Sadece her tarafı dökülen senaryoyu ayakta tutmaya çalışıyorlar.

Okuduğum değişik iddianameler ve duruşma tutanaklarında benzer ifadeler yer alıyor. Ne olduğunu bilmeden insanlar birliklerinde tutulmuş, izinde olanlar çağrılmış ve çok uzun değil sadece 3-5 saat içinde hayatlarında görebilecekleri en büyük yangının ortasında kalmışlar. Hele Harbiyeli öğrencilerin durumu ise en vahimi. Kumpasın sonlanmaya başladığı anda kamp yaptıkları yerden çıkıp, tuzağın göbeğine gönderilen çakı gibi çocuklar bunlar.  Senaristler açısından senaryo belki de istenildiği gibi gitmişti. Zaten hadi darbe yapıyoruz, tam teçhizatlı birliğin önünde bekleyin, gidip zorla şu siyasiyi alacaksınız, şu kurumu işgal edeceksiniz dense kaç kişi sizinle beraber yürürdü. Bu rahatlıkla insanları pis bir tuzağın karanlık dehlizlerine çekip kirletebilir miydiniz?

Akın Öztürk olayı

En çok da Akın Öztürk’e yapılanlar kumpası açıkça ortaya koyuyor. Gümüşhaneli bir hemşehrim olduğunu sonradan öğrendim onun. Dosyası daha bir dikkatimi çekti ve detaylarını inceledim. O saatlerde yapılanları engellemek için evinden kaldırılıp getirildiğini görüyoruz. Sonradan darbenin bir numarası diye yaftalanacak adam evinde torun mu sever? Onu evinden alıp, ateşin içine atan Hulusi Akar ve Abidin Ünal hali hazırda mağdur olarak ortada gezip tozmaktadır. İlginç değil mi? Kumpasın en merkezinde yer alan iki adam, Akın Öztürk’ü apar topar hava üssüne çağırıp, işi yatıştır deyip görevlendirip, arkadan ona kalkışmanın bir numarası diye etiket yapıştırdı. Gece Genelkurmay bildirisi yayınlanıp, onun bir numara olmadığı, diğer iki komutanın talebiyle orada olduğu hususu ise havada kaldı. O gece yapılanın yanlış olduğunu diğer askerlere anlatmaya çalışan, onları engelleyen kişiye şimdi darbenin bir numarası deniyor.  15 Temmuz’da TSK’nın yayınladığı bildiride onun hakkında şöyle denilecekti: “Ayrıca Hava Kuvvetleri Komutanı Ankara’da Akıncı Üssü lojmanları bölgesinde bulunan Orgeneral Akın Öztürk’ü arayarak kendisine Ana Jet Üssü Akıncı’dan kalkan uçakların yasa dışı olduğunu, ivedilikle Akıncı’ya giderek oradaki kalkışmada bulunanları ikna etmesini istemiştir.” O iki korkak muhatap çıkıp bir kelam edemediler bu hususla alakalı. Bu korkaklık değilse, kumpasın faillerinden biri olmaktır. Ayrıca bu hadise, yalnız başına 15 Temmuzun nasıl bir tuzak olduğu göstermeye yetmektedir. Altmış yaşının üzerinde bir adama günlerce işkence ve kötü muamele ise cabası.

Ey darbenin asıl faili olanlar! Nasıl kıydınız Mehmetçiğe? Bir, iki, üç değil binlerce askerden bahsediyoruz. Bizim kültürümüzde asker ocağı peygamber ocağı olarak geçer. O Mehmetçikleri, pis koltuklarınızda üç beş gün daha fazla oturmak için kurban etmek de nedir? Üzerinde üniformasıyla çakı gibi, yürüyüşüyle bastığı yeri korkutan, tek derdi vatanına namahrem eli değmesin diye titreyen binlerce insanı hapislere doldurdunuz. Kafalarına sıktınız! Bir tarafta üç beş yıl oturulacak koltuklar, diğer tarafta aileleriyle beraber işinden atılan, şehit edilen, hapse tıkılan ve zulüm gören milyonlarca hayat. Terazinin iki kefesi arasında uçurum gibi bir fark! Ne kadar üzerini örtmeye çalışırsanız çalışın, bu yırtık yama tutmayacak. Ve siz, asıl sorumlular, bir gün 80 darbesinin faili Kenan Evren gibi ölüm döşeğinde olsa dahi olsa hesap vereceksiniz! Çünkü elinizde yüzlerce insanın kanı var.

1 YORUM

  1. SIR KAPISI…. programı vardı. Ondan ilhamla bende 15 Temmuz a dair bir şeyler yazmak isterim amma, bu kadar büyük mağdüriyetlerin olduğu bir ortamda, saygısızlık olur diye düşünüyorum.
    Yazınız ise
    Müthiş bir analiz ve süper bir yorum…

YORUM YAZIN

Lütfen yorumunuzu yazın
Lütfen isminizi girin