AnaSayfa»Yazarlar»Bülent Keneş»Afrin’de kırılan jeo-politik fay hatları ve Türkiye’nin Babrak Karmal’ı

Afrin’de kırılan jeo-politik fay hatları ve Türkiye’nin Babrak Karmal’ı

Pinterest Google+

Haber-Analiz | Bülent Keneş

Yaklaşık 30 yıl önce Soğuk Savaş sona erdiğinde, yeni başlayan dönemin adına türlü türlü şeyler denilse de, aslında Soğuk Savaş yerini bir çeşit ‘soğuk barış’a bırakmıştı. Soğuk Savaş’ın sona ermesiyle, ‘dehşet/terör dengesi’ diye bilinen bıçak sırtı bir zemindeki mücadelenin bitip bir devrin kapandığı doğrudur. Ancak, yaygın olarak sanılanın aksine, kapanan bu devir basit bir sayfadan, yani ezeli ve ebedi bir mücadelenin sadece ideolojik cephesinden ibaretti. Halbuki ideolojiler, rejimler, düzenler değişse de büyük ya da hep büyük olma ideali olan güçler için mücadelenin bir süre sonra yeniden başlayacağını kestirmek zor değildi.

Kartların yeniden karılacağı, kozların yeniden paylaşılacağı ana kadar kendilerinde büyük olma potansiyeli gören her güç, bu ara devri mümkün olduğunca ellerinde çok kart biriktirme faslı olarak gördü. Sadece bir ateşkesten ibaret olan Dayton Anlaşması örneğinde olduğu gibi bu ara dönemde hiçbir uluslararası ya da bölgesel jeopolitik soruna kalıcı çözüm üretilmedi, bu sorunların sadece dondurulması ile yetinildi. Bunun kasten böyle olduğunu savunacak elimizde somut veri olmadığından şartların böyle bir duruma zorladığını söylemenin daha mantıklı olduğu iddia edilebilir.

SAHAYA DÖNEN RUSYA’NIN DEĞİŞMEYEN TEK İDEOLJİSİ BÜYÜK GÜÇ OLMAK

1990 sonrasına damgasını vuran “soğuk barış” dönemi, 2011’de başlayan Arap isyanları ile küresel ölçekte nihayet buldu. Mevcut haliyle hala ancak asimetrik bir güç dengesine tekabül etse de, kendisini ekonomik, askeri ve siyasi olarak toparlamayı başaran Rusya, öncelikle kendi hinterlandı olarak gördüğü coğrafyada düzenini yeniden hakim kılmak için hareketlendi. Çeçenistan, Gürcistan, Ukrayna ve kısmen de Azerbaycan-Ermenistan’da gücünü büyük ölçüde ikame eden, bunu başaramadığı yerlerde ise statükoya çelme takan Rusya, Arap isyanları sonrası kısa süreli bir bocalamanın ardından sahaya indiği Suriye’de gidişata yön vererek dünya güçler dengesine oldukça iddialı bir dönüş yaptı.

Elinde Sovyetlerinki gibi dünyanın en ücra köşesine rejim ihracı yapmaya imkân veren bir ideolojik araç olmasa da Rusya’nın geri dönüşü, Rusların konjonktürleri aşan yüzlerce yıllık o kadim ideolojik anlayışını bilenler için hiç de şaşırtıcı değildi. Siyasal ideolojisi ve rejiminin adı her ne olursa olsun Arthur Sagadeev’in “Büyük Güç İdeolojisi” adını verdiği bu anlayış, Çarlık Rusya’sına damgasını vurduğu gibi, SSCB Rusya’sına da damgasını vurmuştu.

İnsanlık tarihinde varlık göstermeye başladığı andan itibaren hep emperyal hedefleri olan Rusların, görünürdeki ideolojik anlayışları her ne olursa olsun, ezeli ve ebedi asıl ideolojilerinin “Büyük Güç” olmak olduğunu savunan Sagadeev’e hak vermemek mümkün değil. Rusların konjonktürel olarak benimsedikleri siyasal ideolojilerse, hep bu ana ideolojinin amaçlarına hizmet için kullandıkları araçlardan ibaret kaldı.

İster uzun ve kanlı Türk-Rus ilişkileri tarihindeki, ister Sagadeev’in Büyük Güç İdeolojisi’ndeki, isterseniz Aleksander Dugin’in neo-Avrasyacılığı’nın öngördüğü Rus jeopolitiği içerisindeki yerine bakın bunların hiçbirinde Türkiye’nin ve Türklerin matah bir yeri olmadığını kolayca görebilirsiniz. Çarlık devrinin yayılmacı her adımı tarihsel, jeopolitik, stratejik, ekonomik ve siyasal açıdan Türk çıkarlarının hilafına olduğu gibi, Sovyetler döneminde de bu böyle olmuştur. Mevcut Rus jeopolitiğinin ihtiyaçlarına uygun stratejiler öneren neo-Avrasyacılığın Türkiye ve Türkler için öngördüğü konum da bunlardan farklı değildir.

PARİS-BERLİN-MOSKOVA-PEKİN EKSENİNE SAPLANMIŞ TÜRK HANÇERİ

Asırları aşan bir jeopolitik ideal olarak Paris-Berlin-Moskova-Pekin ekseninde stratejik bir ittifakı öngören neo-Avrasyacılık anlayışı, bu eksenin oluşmasında İran ve Hindistan’ı bile birer destek unsuru olarak görürken, Türklere yaşam hakkı bile tanımamaktadır. Öyle ki, Balkanlardan başlayarak Anadolu, Kafkaslar, Orta Asya ve Doğu Türkistan üzerinden Çin’in içlerine kadar uzanan Türk nüfusun dağıldığı coğrafyanın şeklen bir hançere benzemesinden mülhem, mukadder bir Avrasya eksenini bölen “Türk Hançeri” olarak adlandırılan bu Türk varlığı, burnu sürekli sürtülerek tökezletilmesi gereken bir unsur olarak yer almaktadır.

Bunları neden mi hatırlatıyorum? Tabii ki, kartların yeniden karılıp kozların yeniden paylaşıldığı içinden geçtiğimiz bu zaman diliminde, jeopolitiğin değişmeyen kaderi üzerine sıkı sıkıya oturmuş derin tarihsel kökleri olan anlayışları bilmeden izlenen ahmakça politikalara dikkat çekmek için… Türk tarihinin gelmiş geçmiş en büyük ihaneti içerisindeki İslamofaşist Erdoğan rejimi, Kürt vatandaşlarımızın en tabii haklarını çoğulcu demokratik ilkeler çerçevesinde gerçekleştirilecek reformlarla bir çırpıda teslim etmek yerine, bu haklar üzerinden giriştiği kirli pazarlıklarla büyütüp semirttiği PKK’nın bugün Suriye’deki uzantılarıyla mücadele edeceğim diye Türkiye’nin asırlara dayanan hassas stratejik ve jeo-politik dengelerini alt üst etmenin arafesinde bulunuyor.

Sırf 2019’a yönelik yeni hikayeler üreterek ülke üzerindeki tahakkümünü pekiştirmek uğruna Erdoğan rejimi, sınırlarda alacağı bazı basit önlemlerle ülke güvenliğini kolayca güvence altına alabilecekken abarttığı bu riske karşı girişme tehdidinde bulunduğu, amacı ve kapsamı gibi süresi ve sonu da belirsiz hamlelerle tüm bölgesel fay hatlarını hareketlendirerek bölge halklarının tamamının başına türlü felaketler açabilcek bir maceraya atılmak istiyor. Her defasında yerel Kürt unsurlarına karşı türedi IŞİD belasını koruma kollama konusunda tüm dünyanın şüphelerini üzerine çeken Erdoğan rejimi, bu yeni hamlesiyle söz konusu haklı şüphelere sadece tüy dikmekle kalmıyor, pireyi gösterip yorgan yakmaya yelteniyor. Türkiye’nin temel stratejik tercihlerini göz göre göre ters yüz etmeye çalışıyor.

JEOPOLİTİK DEĞERİ YÜKSEK ÜLKELERİN KADERİNE KİM KARAR VERİR?

Ancak, Erdoğan ve işbirliği içerisinde hareket ettiği derin çetenin unuttuğu bir şey var. Türkiye gibi arsa değeri ve jeopolitik önemi yüksek ülkelerin kaderine sadece o ülkelerde şu ya da bu şekilde gücü ele geçirerek belirli bir dönem için iktidar olmuş siyasi kadrolar ve onların işbirliği içerisinde olduğu ulusal ve uluslararası çeteler karar veremez. Böyle bir şeye cüret edildiğinde, sebep olacağı ağır faturaları ülke olarak herkes ödemek zorunda kalır.

Bu, bugün böyle olduğu gibi dün de böyleydi. 1964 yılında Kıbrıs politikaları yüzünden ters düşülen Batı eksenine karşı İnönü’nün sarfettiği “Yeni bir dünya kurulur, Türkiye’de orada yerini alır,” tehdidi iddialı olmaya iddialıydı ama boş hamasetten öte bir şey de değildi. 2. Dünya Savaşı sonrasında Türkiye’nin nerede yer alacağına gül gibi Milli Şefliğinden olma pahasına sanki İnönü mü karar vermişti ki, kurulacak yeni dünyada yerini de kendisi alabilsin? Kulaklara hoş gelen, milliyetçi damarları gıdıklayan bu hamasetin içi maalesef Erdoğan’ın zırt pırt dile getirdiği o ahmakça “dünya beşten büyüktür” palavrasından bile koftu.

Neticede lafla peynir gemisi yürümüyor. Hamasetle olamayan bu işler, pireyi görüp de yorgan yakmakla da olamıyorsa, peki nasıl oluyor? Bunu anlayabilmek için dünyanın büyük herc-ü merçler yaşadığı Fransız Devrimi, Birinci Dünya Savaşı ve İkinci Dünya Savaşı’nın neticelerinin ne olduğuna, bunun dışında bölgesel yeni düzenlerin ortaya çıkmasına yol açan Ortadoğu’daki 1977-1980 arası yaşanan jeo-politik tektonik depremlerin sonuçlarına bir bakmak icap ediyor. Züccaciye dükkanında oynaşan bir deli dana hoyratlığıyla duvardan çekilecek bir tuğlayla nerelerin yanıp yıkılıp harabeye çevirebileceği ancak geçmişe dair tecrübelerle görülebiliyor.

Mesela, çok can yakan ve hala da can yakmaya devam eden 12 Eylül 1980 askeri darbesinin sebeplerine yönelik farklı disiplinlerden uzmanlar farklı ve farklı olduğu kadar da haklı açıklamalar getirebilir. Bir ekonomist katı disiplin gerektiren 24 Ocak ekonomik kararlarının uygulanması için gerekliydi diyerek ekonomik gerekçeleri bu darbenin sebebi olarak ileri sürebilir. Bir iç güvenlik uzmanı artan kaos ve anarşi ortamını gerekçe gösterebilir. Bir siyaset bilimci siyasetteki ve toplumdaki kutuplaşmanın cumhurbaşkanı seçimini bile beceremeyecek duruma getirdiği parlamenter sistemi tıkadığı için askeri darbe yapıldı diyebilir. Uluslararası ilişkilere kafa yoranlar ise, 12 Eylül askeri darbesinin yeni bir bölgesel dizaynın ulusal yansımasından ibaret olduğunu söyleyebilir.

12 EYLÜL DARBESİNİN AFGANİSTAN’IN İŞGALİ VE İRAN DEVRİMİ İLE İLİŞKİSİ

Elbette ki tüm bu uzmanlar kendi perspektiflerinden olayı açıklamakta haklıdır. Ama konumuz gereği bizi ilgilendiren uluslararası ilişkiler açısından yapılan değerlendirmedir. Bölgesel bir gelişmenin nasıl bir domino etkisi yaptığı, jeopolitik fay hatlarındaki bir kırılmanın nasıl çok geniş bir coğrafyada tektonik depremlere yol açtığını anlayabilmek için 12 Eylül askeri darbesini de kapsayan gelişmelere bakmamız yeterli olabilir. Bu sayede, ilk bakışta birbirleriyle alakasızmış gibi gözüken olayların nasıl da yakından ilintili olduklarını görebiliriz belki. Tabii isteyen küresel ölçekte değişimlere yol açan ‘Demir Perde’nin çöküp ‘Berlin Duvarı’nın yerle bir olmasıyla başlayan 1989-1995 yılları arasındaki gelişmelere de göz atabilir.

Sovyetlerin Afganistan’a nüfuz etmesi ve ardından bu ülkeyi işgali, İran’daki ihtilal, Mısır ile İsrail arasında Camp David antlaşmasının imzalanması, Pakistan’da ve Türkiye’de askeri darbelerin yapılmasının sebep ve sonuçları itibariyle birbirlerini tetikleyen bölgesel fay hatlarındaki kırılmaların bir marifeti olduğunu söylemek iddialı bir tez olmayacaktır. Hatta bugün dahi Afganistan, Pakistan, Irak, Mısır, İran ve Türkiye’nin, dolayısıyla da tüm bölgenin içinde bulunduğu durum o fay hatlarındaki kırılmanın dinmek bilmeyen artçı sarsıntılarına bağlanabilir.

Şüphesiz ki ülkedeki iç siyasi karışıklıklar da önemliydi ama, Sovyetlerin Afganistan’da artan nüfuzunun Pakistan’a da sirayet etme endişesinin 5 Temmuz 1977’de bu ülkede yaşanan Batı yanlısı askeri darbeyle hiçbir ilişkisinin olmadığını kim iddia edebilir? Bu hikâye, bir taraftan Afganistan’ın işgalini hızlandırırken bir taraftan da dönüp Afganistan’ın Sovyet işgaline uğramasını kendi gerekliliğine gerekçe olarak kullanabilmişti. Afganistan’ın iç dinamiklerden bağımsız olarak, Pakistan’da Amerikan yanlısı bir askeri rejimin kurulması Sovyetleri Afganistan’ı işgale teşvik etmiştir bile denilebilir.

“DEHŞET DENGESİ” İPİ ÜZERİNDE DANS EDEN HUMEYNİ VE MOLLALARI

Coğrafik konum olarak İran, kuzey sınırında zaten komşu olduğu artık diğer komşusu Afganistan’a da yerleşmiş olan Sovyetler ile Pakistan’ı stratejik şemsiyesi altına alan ABD’nin genişleyen nüfuz bölgesi arasında bir yerlerde ve iki süper gücün sağladığı bir dehşet dengesinin tam ortasında olmasa ne Humeyni devrimi o kadar kolay olabilirdi, ne de devrimin ana sloganlarından birini “Ne Doğu, ne Batı” oluşturabilirdi. SSCB ve ABD arasındaki küresel dehşet dengesinin Pakistan’daki Amerikancı darbe ve Afganistan’daki Sovyet işgali üzerinden bölgesel güç terazisine yansımalarının İran’da mollaların işini kolaylaştırdığını söylemek herhalde abes olmayacaktır.

Afganistan’ı fiilen Sovyetlere kaptırmış ABD’nin kendisinin bölgesel jandarmalığından bir anda ezeli düşmanlığına geçiş yapmış İran karşısında, Pakistan’ın ardından, Türkiye’yi de “bizim çocuklar” diye bahsedecek kadar kendisine yakın gördüğü generallerin “güvenilir” ellerine teslim etmesinden daha doğal ne olabilirdi ki? Büyük güçlerin, stratejik satranç tahtasındaki taşlarla pervasızca oynarken en son düşünecekleri şey herhalde on binlerce insanın hayatlarının o hamleler neticesinde kararmış olmasıydı. Sovyetlerin Afganistan’daki, mollaların İran’daki hamlesinin Türkiye’de 12 Eylül askeri darbesini tetikleyen en önemli faktörlerden olduğuna dair tez umarım kulaklarınıza hala tırmalayıcı gelmiyordur.

Öte yandan, İran’daki gidişatın ilk belirtilerinin ortaya çıkmasından itibaren Mısır’ın defalarca savaştığı İsrail’le olan ilişkileri üzerinden Batı ile olan stratejik tercihlerindeki değişimin Ortadoğu ve Filistin sorununun izlediği yolu etkilemediğini kim söyleyebilir? Dünyanın ya da bölgenin herhangi bir yerindeki bir gelişmenin domino etkisiyle bambaşka bir yerde kendisine yankı bulmasının örnekleri elbette ki saymakla bitmez.

Peki, 70 yıldır NATO üyesi olan, en az 200 yıldır kurumsal olarak Batı’ya yönelmiş bulunan Türkiye’nin, asırlar aşan stratejik yönelimiyle oluşturduğu bütün köprüleri Afrin’deki bir grupla güya mücadele etme uğruna atmasının makul ve mantıklı bir izahı olabilir mi? Bir ülkenin dünyanın geri kalanıyla olan ilişkilerinin, hayati stratejik tercihlerinin türedi bir diktatörün o gün yataktan kalktığı yöne göre her gün bir başka yöne savrulmasına ne o ülke, ne içinde bulunduğu bölge, ne de küresel aktörler tahammül edebilir.

ERDOĞAN, HAFIZULLAH AMİN Mİ YOKSA BABRAK KARMAL MI OLACAK?

Erdoğan rejimi, hırs körlüğüyle hareket ettiği Suriye’de strateji diye ileri sürdüğü aptalca tercihleri yüzünden yüzyıllardır sıcak denizlere inme rüyası gören Rusya’yı bir Akdeniz gücü haline getirmeyi başardı. Şimdi ise, bir başka ülkedeki Kürt grupların kendi kaderini tayin çabasını bahane ederek bir taraftan Anadolu’daki Kürtleri Türkiye’ye yabancılaştırırken, diğer taraftan da köklü bağları olan NATO ve Batı ekseninin hassasiyetlerini hiç umursamadan sadece Moskova’yı muhatap alarak Rusya’nın bölgedeki eğreti varlığını ve nüfuzunu meşrulaştırıyor. Korkarım ki bu sorunlu adımları, PYD konusundaki yaklaşımı ABD’den hiç de farklı olmamasına rağmen, Kürtler bahanesiyle Türkiye’yi Rusya’nın bir uydusu haline getirmek takip edecek.

Peki bu saatten sonra ne mi olur? Yaptığı hukuksuzluklar, katliamlar, uluslararası teröre verdiği destek ve işlediği zulümler yüzünden ABD’den ve AB’den yüz bulamadığı ölçüde Rusya’nın kucağına oturan Erdoğan bu gidişle Türkiye’nin ya Hafızullah Amin’i ya da Babrak Karmal’ı olur. Türkiye’ye zaten olan olmuş ama bugünkünden daha beter neler olabileceğini merak edenler bir zahmet Afganistan’ın son 40 yılına bakıversin…

Önceki Son 10 Yazı:
Otokrasi ile anarşizm arasında Erdoğan: ‘Sosyal Sözleşme’nin sonu - 16 Oca 2018
On milyonlar apaçık yalanlara niçin inanır? - 13 Oca 2018
Düşman kazanmanın en kestirme yolu - 09 Oca 2018
Gül gibi umudunuz varsa başka umutsuzluğa ne hacet! - 06 Oca 2018
İran protestoları: Mükemmel kötülük rejiminin alarm zili - 02 Oca 2018
Evet ya, tabii ki de, Erdoğan’ın bunca hazırlığı ‘fetö’ içindir! - 30 Ara 2017
Rakamlarla Türkiye’de 2017 - 27 Ara 2017
Birey, cemaat ve eleştirel mesafe - 23 Ara 2017
Filistin Meselesi: Zalime mağdur kamuflajı, alçağa kahraman maskesi - 19 Ara 2017
‘Cemaat’ten değil misin?’ ‘Ne Münasebet! Elbette ki değilim!..’ - 16 Ara 2017
önceki yazı

Erdoğan, son oyunu ‘Savaşan Türkiye’ ile neyin peşinde?

Sonraki yazı

3,5 saatte 200 bin lale dağıttılar

2 Yorumlar

  1. toprak
    21 Ocak 2018 at 15:10 — Cevapla

    Yaziniz cok guzel ve doyurucu bilgiler var. Tesekkur edrim

  2. Akdeniz
    22 Ocak 2018 at 00:54 — Cevapla

    Bi mezarı bile koruyamadilar, tutup savasa giriyolar. Umurlarinda olan bisey kalmadi ve bizim kaderimizde de bundan sonra daha ne felaketler var Allah bilir. ALLAH sonumuzu hayr etsin…

Değerli Okurumuz

E-posta hesabınız yayımlanmayacak. Gerekli alanlar * ile işaretlenmişlerdir