28 Şubat’ın fikirleri iktidarda

YORUM | MEHMET EFE ÇAMAN

Bir 28 Şubat daha geldi. Türk derin devletinin, sistem içindeki birincil konumunun devam etmesi için gerçekleşen birçok operasyon gibi, 28 Şubat da seçilmişlerle atanmışlar arası algı farklılıkları olduğunda, seçilmişlerin atanmışların pozisyonunu kabul etmesi hedefiyle gerçekleştirilmişti. Türkiye’de bu seçilmişler ve atanmışlar arası gerilim, temel anayasal mimari konusunda Türkiye’de bir uzlaşı olmamasından kaynaklanmaktadır. Türk anayasaları hiçbir zaman toplum sözleşmesi niteliğinde olamadı.

Türkiye’ye demokrasi Osmanlı döneminde girmeye başlamakla beraber, her daim iktidar elitlerince kendilerine yontulan, halka ve bireye verilen hakların taviz olarak algılandığı, askeri-bürokratik elitlerce anlaşıldığı oranda uygulanan prosedürel bir uygulama oldu. Modern Türkiye ile beraber 1923 sonrasında, demokrasi değil cumhuriyet ön plana çıkartıldı. Dinin etki alanının azaltılması, İslami kimliğin yerine nasyonalist politikalarla Türk kimliğinin getirilmesi, üniter ve homojen bir Türkiye yaratma gibi gayeleri önceledi cumhuriyet rejimi.

İNSAN HAKLARI KARNESİ HEP ZAYIFTI

Oysa Türkiye çok heterojendi. Heterojen yapı daima bir handikap, bir dezavantaj, bir zafiyet olarak algılandı. Kürtler ve diğer etnik azınlıklar, Aleviler ve diğer dini-mezhepsel azınlıklar, liberal demokrasiyi savunanlar, sınıf aidiyetini ön plana çıkartan Marksistler, sosyalistler ve komünistler, İslami değerlerin devlet yönetiminde ve hukuk sisteminde referans alınmasını savunan İslamcılar gibi birçok grup, homojencilerce tehlike ve tehdit olarak görüldü. Bu gruplar dışlandı, sistemden olabildiğince uzak tutuldu.

Fakat demokrasinin – özellikle Türkiye gibi azgelişmiş ülkelerde yaygın olduğu üzere – sadece seçimler (electoral democracy) olarak anlaşıldığı Türkiye’de anayasal liberal, özgürlükçü değerler ve kurumlar topluma aktarılamadı, daha doğrusu aktarılmak istenmedi. Güçler ayrılığı, özellikle bağımsız yargı ve mahkemeler asla Türk devletinin sıcak baktığı bir şey olmadı. İnsan hakları konusunda daima feci bir karneye sahip profil çizdi cumhuriyet. İşkence, kötü muamele, şeffaflıktan uzak yönetim, yolsuzluklar, Türkiye’yi yönetenlerin çözmekle meşgul olmadıkları sorunlar olageldi.

‘ÖTEKİ’NİN SOMUT TEZAHÜRLERİ

1980’lerden sonra ortaya çıkan Kürt ayrılıkçılığı – bu koşullara paralel olarak – ve İslamcılık (irtica olarak görülen siyasal akım) devletin ötekisinin somut tezahürleri oldular. Çok partili seçimlerde bu Kürt hareketi ile İslamcı hareket, oylarını giderek arttırdılar. Kürt hareketi doğu ve güneydoğu Anadolu’da Kürtlerin çoğunluk oldukları yerlerde oy oranlarını yüzde yetmiş ve seksenlere sabitlerken, Milli Nizam geleneğinden gelen Milli Görüş’çü İslamcılar, 1980’den sonra oylarını tüm ülke sathında arttırma eğilimi gösterdiler. Böylece çok partili seçim sisteminde (demokrasi değil, çünkü insan hak ve özgürlükleri ile beraber, güçler ayrılığı, bağımsız mahkemeler, hukuk devleti vs. koşullar yoktu) Kürtçüler ve İslamcılar gittikçe daha somut bir biçimde iktidar elitlerini ve onların sistemini tehdit eder oldu.

Bu durum, sosyolojik temellere dayanmaktaydı. Ve esasında buna tekabül eden bir demokratikleşme hayata geçirilebilse – yani hukuk devleti, anayasal mutabakat, oyun kurallarının belirlenmesi, insan hak ve özgürlüklerinin yerleşmesi, bağımsız yargının gerçekleşmesi, yolsuzlukların bitirilmesi vs. – Türkiye bu gidişatı olumlu bir sinerjiye kanalize edebilirdi. Fakat bu demokratikleşme olmadığı – ve olamayacağı – için iktidar elitleri potansiyel olarak kendilerinin ayrıcalıklarının tümüyle bu iki gruptan birinin eline geçmesinden korkuyordu.

Kürtler ayrılabilir, İslamcılar ise ceberut devleti İslamcılaştırarak sayıca giderek azalmakta olan Kemalist kesimi ezebilirdi. Her ikisini de güç kullanarak – dolayısıyla anti-demokratik yollardan – tasfiye etmeye gayret ettiler. Bu nedenle, 28 Şubat İslamcıların Türkiye siyasetinde marjinalleştirilmesi ve sıfırlanması hedefini güttü. Elbette Kürt hareketini de unutmadı. Zaten bunu belirtmeye bile gerek yok, zira 28 öncesinde de sonrasında da aynı sertlikte anti-Kürt politikalar alabildiğince radikal biçimde uygulana gelmekteydi. Dolayısıyla Kürtler sistemin olağan kaybedeniydiler. İslamcılar da 28 Şubatta bu kervana dâhil oldu.

EVDEKİ HESAP ÇARŞIYA UYMADI

28 Şubat 1000 yıl sürecek diyorlardı. AKP İslamcılığı ya da Erdoğanizm iktidara önce ortak olup sonra ise tümüyle muktedirleşince, sistemin tümüne egemen olmayı başardı. Böylece 28 Şubat faslı kapanmış oldu algısı yerleşmeye başladı. Derin devlet – Ergenekon ve türevi darbe tezgâhları – deşifre edilmiş, devletin içindeki habis irinli yapı ameliyatla boşaltılmış, Türkiye’de normalleşme olarak piyasaya sürülmüştü. Cemaat de İslamcılar da askeri ve sivil bürokrasinin seçilmişler üzerindeki Demokles’in kılıcı işlevini bitirmek istiyordu.

Ancak bu sadece Türkiye demokratikleştikçe mümkün olabilirdi. Bunun için de meşruiyet dayanağı ve dış destek olarak AB sürecine gerek vardı. AB muasır medeniyetle bütünleşmek demek olduğundan, askeri vesayet çok ayak direyemeyecekti; ana strateji buydu. Öyle de oldu. Bu strateji işe yaramış, TSK içindeki Batıcılar çoğunluk veya etkin güç olarak bu politikaları kabullenmişti. Bu minvalde hem İslamcıların hem de Kürtlerin Türkiye Cumhuriyeti ile bütünleşmesi şansı doğmuştu. AB sürecinde tam bir demokrasi haline gelecektik – beklentiler bu yöndeydi.

Evdeki hesap çarşıya uymadı. Çünkü despot Türkiye devletinin kontrolünü tümüyle eline geçiren İslamcılar, artık o devleti dönüştürmek ve demokratikleştirmek yerine, sistemin despotik yapısından doğan iktidarı ve onun nimetlerini yaşamayı tercih etti. Öncelikli olarak bu sistemin yolsuzluklarla dolu yapısı – yani akçalı işler – çok cazip gelmiş, varoşlardan ve kırsal kesimden çıkma İslamcılar güç sarhoşu olmuştu. En alt düzey memurundan en tepeye kadar güce ve maddiyata doymamışlıkla, daha önceleri kıyasıya ve ilahi argümanlarla eleştirdikleri sistemin günahkâr ve etik olmayan yapısına yamandılar, tıpkı bir vampirin ısırdığı kişiler gibi, vampire dönüştüler. Devleti ele geçirmek, devleti demokratikleştirme gereğini ortadan kaldırmıştı artık.

VAR OLMAK İÇİN YAPILAN BÜYÜK HATA

Fakat bir yerde hata yaptılar. 28 Şubatçıların derin devletini tasfiye etmişken, yolsuzluklara batmış perişan haller ortalığa saçılınca, sistemin fiilen ellerinde olan yargısını ve kolluğunu kullanarak, haklarında başlatılan 17/25 Aralık sürecini bitirmeye çalıştılar. Başka alternatifleri yoktu. Bu onlar için var olmak veya var olmamak arasında bir seçimdi. Elbette kendi var oluşlarını seçtiler. Tabanlarına bunu Cemaat öcüsü ile kabul ettirebileceklerini hesaplamışlardı. Hesaplarında aldanmamışlardı.

Dahası, 28 Şubatçıların derin devletini Ergenekon ve türevi davalardan içeri almışlardı, şimdi onlarla işbirliği yapmak ve “orduya kumpas kuruldu” yaklaşımı altında, Ergenekoncu derinlerle mücadele etme politikasının sorumluluğunu Cemaat’e (ve liberallere) yıkmak durumunda kaldılar. Böylece 28 Şubatçı derin yapı küllerinden doğdu. Erdoğan’ı kendileriyle ittifaka sokarak, kem Kürt siyasetinde hem de Cemaatle mücadelede onu istediği çizgiye getirdi. Dahası, nefret ettiği AB ve Batı yöneliminden Türkiye’yi uzaklaştırmak için Batı karşıtı bir politikayı, Rusya güdümüne girerek gerçekleştirme şansını yakaladı. Böylelikle artık Türkiye’ye demokrasi ve insan hakları alanında baskı yapabilecek bir Batı kalmamış olacaktı. Elinde 3 milyon mülteciyi tutan Türkiye, Batı için bir anda vazgeçilebilecek bir ülke oluvermişti zaten. Ki bunda yadırganacak bir tutum yoktu. Uluslararası işlerde dostluk veya düşmanlık değil, çıkarlar vardır.

28 ŞUBAT SÜRECİ TAMAMLANMADI

28 Şubat bitti mi? Yoksa daha bin yılın dolmasına çok mu zaman var? 28 Şubatın yapamadıklarını bugün yapan bir maşa, İslamcılar. Hatalarından ders alan derinler, sıcak kestaneleri kendileri almıyor, bu iş için İslamcı maşayı kullanıyor. Kürtler, Cemaat, liberaller, solcular, sistemi eleştiren kim varsa a) ayrı kamplara bölünmüş durumdalar, dolayısıyla cürümleri kadar yer yakıyorlar, b) sorgusuz, sualsiz, hukuksuz tasfiye edildiler. “15 Temmuz nimeti” olarak başlatılan korkunç takibat politikası ve siyasi tasfiyeler, 28 Şubatçı generallerin hayal dahi edemedikleri boyutlara ulaştı.

Daha da tamamlanmış değil. Vitrindeki Erdoğan, tabanın gazını gayet güzel alıyor. Derin yapının elindeki “irticai yapı” dosyası giderek kabarırken, Erdoğan’ın suni reisliği yönetiminde fetihten fethe koştuğunu sanan eğitimsiz ama kalabalık kitle, olanı biteni alkışlarken, İslamcılık ideolojisi giderek Türk-İslam-Sentezi içinde “nasyonalizme” yamanıyor. Sağ nasyonalist MHP ve benzeri ufak hareketler bir yanda, sol nasyonalist ulusalcı CHP diğer yanda, 28 Şubatçı derin yapının ana çatısında, herkesin razı olduğu bir tür 21. Yüzyıl postmodern faşizmi üretiliyor. Baştaki “reisin” adının önemi var mı? 28 Şubat’ın kendi değil belki, ama fikirleri iktidarda.

1 YORUM

  1. Tespitler çok güzel. Ne yapmak lazım biraz bunlara da değinseniz. Siyaset kirli göründüğü için temiz insanlar uzak duruyor, bu sefer siyaseti geçim aracı ve zenginleşme vesilesi gören asalak ve aç bir kısım insanlar öne çıkıyor. Eğitim ve gelir seviyesi az olan ülkelerde halkı yönlendirmek kolay olduğu için iktidar sürelerini uzatmak adına her türlü kirli yola girmekten çekinmiyor iktidarlar.

    Demokrasinin son versiyonu anlamını yitirdi mi acaba? Yeni ve daha etkin bir model sunmak mı lazım? Yasama, Yürütme, Yargı üçlüsü kendi içinde de bölünebilir mi? Gücün çıldırtıcılığına karşı nasıl önlemler alınabilir?

    İnsanlık içine düştüğü bu çıkmazdan düşünen kimselerin alternatif yol önermeleriyle çıkabilir. Olgunlaşan elmanın bir sonraki hali çürümektir diyor İbni Haldun. Her sistem her kurum olgunlaşmadan revize edilmeye hazır olmalı. İnsanları eğitmek en etkili yol olabilir ancak hem uzun zaman alıyor hem de tüm topluma yaymak neredeyse imkansız.

    Seçilenlerin kutsallaştırılmadığı ve seçenlerin yetkisinin süreli olmadığı yeni bir sistem olmalı diye düşünüyorum. Güçlü liderler devri bitmiştir. Son hareketleri ancak umumi bir savaş olur bunların. Kanunlar ve mevzuatlar o kadar mükemmel hale gelmiş ki güçlü liderlere hiç ihtiyaç kalmamış. Güçlü lider dikkat çekmek için sorun çıkarmak ya da kendini geliştirmek ve yeni söylemler ifade etmek zorunda. Sorun çıkarmak daha kolay tabi… Güney Kore’nin liderini kimse bilmezken Kuzey Kore liderini tüm dünya tanıyor. Sadece yaramaz çocuk olduğu için yoksa ülke fakir ve güçsüz Güney’e göre. Vekillik ve liderlik basit hale gelmeli, maaş ve yetkisi cazip olmamalı. Merkezi idareciler de halk tarafından seçilmeli (Valiler, kaymakamlar) ve görevden alınabilmeli. Mahkemelerin bağımsız olması için gerçekten hiçbir gücün baskısını hissetmemesi lazım. Tayin bile kendi içinde olmalı…

    Uzun mesele ama neyse bu kadar yeter. Sizin gibi akademisyenler daha derin düşünüp güzel projeler hazırlayabilirler.

    Umarım her şey insanlık için daha huzurlu bir hayatın açılmasına sebep olacak şekilde gelişir.

    Yiğit Tanrıkulu

YORUM YAZIN

Lütfen yorumunuzu yazın
Lütfen isminizi girin