15 Temmuz

YORUM | Prof. Dr. MEHMET EFE ÇAMAN

15 Temmuz 2016 askeri darbe girişimi konusunda aralarında bu satırların yazarının da bulunduğu birçok kişi tarafından yazılar yüzlerce yazı var. Şüphesiz ki 15 Temmuz darbe girişimi Türkiye yakın tarihinin, hatta tüm Cumhuriyet tarihinin sonuçları ve yol açtıkları bakımından en önemli siyasal olayları arasındadır. Bu darbe girişimini planlama ve uygulama konusunda en tepeden en alt seviyesine kadar, büyük küçük, etkili etkisiz, herhangi bir rol almış herkesi lanetleyerek yazıma giriş yapmayı boynumun borcu sayıyorum. Bu felaket Türkiye toplumunda temelden sarsıcı ve yıkıcı etkilerde bulundu. Türkiye’nin salt Avrupa Birliği (AB) sürecinde edindiği demokratik kazanımları ve insan hakları standartlarını sıfırlamakla kalmadı, son 250 yıllık Türkiye modernleşmesi tarihinde elde edilen birçok hakkı da maalesef yok etti.

15 Temmuz’a iki ana çerçevede yaklaşılabilir. Bunlardan birincisi, darbe girişiminin gerçekleşme sürecinin incelenmesidir. İkincisi ise, sonuçlarının analiz edilmesidir. Kanımca birincisi konusunda çok yararlı incelemeler mevcut. Bunlar arasında son dönemde özellikle Adem Yavuz Arslan’ın 358 Generalden 240’ı nasıl “Cemaat’ten” oldu? Başlıklı yazısı dikkat çekicidir ve mutlaka okunmalıdır. Yine gazeteci-yazar Ahmet Nesin, gerek yaptığı internet TV-programlarıyla, gerekse de yazdığı analiz yazılarıyla 15 Temmuz’u ele alıyor. Bu bakımdan mutlaka takip edilmeli. Genellikle iki yaklaşım var, 15 Temmuz’u analiz eden. İlki, 15 Temmuz’un gerçek bir darbe girişimi olduğunu ve bastırıldığını kabul eden yaklaşım. İkincisi, 15 Temmuz’un gerçek bir darbe kalkışması olmadığı ve tümüyle kurgulanmış, rejimin otoriterleşmesine meşruiyet devşirme görevi üstlenmiş bir kalkışma olduğu. Hangi yaklaşımın tarihi gerçeğe tekabül ettiğini öğrenmemiz zaman alacak. Bu tür siyasi olaylar gerçekleştikten onlarca yıl sonra netleşir. Bu belirsizlik bir süre daha devam edecektir. Fakat buna çok takılmamak lazım. İşin aslı şudur ki, hangi yaklaşım olursa olsun, sonuçları itibarıyla bir şey değişmez. Bence darbe girişimi esnasında yaşanan hayatın olağan akışı içinde izahı zor birçok olay, 15 Temmuz’un en azından kontrollü bir darbe olduğuna işaret ediyor. Sonuçları bakımından bu kalkışmanın ertesinde gerçekleşen TSK içerisindeki korkunç tasfiye operasyonu, 15 Temmuz girişiminin öncelikle TSK’da bu değişimi yapmayı hedeflediğini ortaya koyuyor. Adem Yavuz Arslan da zaten bu konuya dikkat çekiyor. Ben de 15 Temmuz 2016’dan bu yana yazdığım onlarca yazıda TSK yüksek kademelerinde, özellikle general-amiral seviyesinde ve kurmay subayları kapsayıcı şekilde gerçekleştirilen tasfiye operasyonunun mantıkla ve daha önceden edindiğimiz deneyimlerle izah edilemeyecek kapsamda olduğunu dilim döndüğünce anlatmaya çabaladım. Dahası, her ne kadar bu konuyla doğrudan bağlantılı olarak görünmese de, özellikle Türk dış politikasındaki ani dönüşümü 15 Temmuz sonrası ortaya çıkan dengelere göre yorumladım. Bu konuda da yine onlarca yazı yazdım ve katıldığım programlarda bu konuya dikkat çektim. Son S-400 krizi de 15 Temmuz sonrasında Türk dış ve güvenlik politikasında meydana gelen yüz seksen derecelik keskin dönüşle ilgilidir. S-400’leri alımının salt güvenlik ihtiyacından kaynaklandığını ileri süren resmi açıklamalar son derece boştur, anlamsızdır. Aynı şekilde Türkiye’deki ana muhalefetin ve diğer muhalif partilerin 15 Temmuz resmi söylemini benimsemeleriyle, S-400’lerin alımı konusunda yine rejimin resmi gerekçelendirmesini benimsemeleri arasında doğrudan bir ilinti vardır.

“Allah’ın lütfu” olmasındaki sır

15 Temmuz’un iç sonuçlarını biliyoruz. Eğer 15 Temmuz olmasaydı, bugün Türkiye’de konsolide olmuş bulunan rejim kurulabilir miydi? 15 Temmuz’un “Allah’ın lütfu” olmasındaki sır burada gizlidir. 15 Temmuz’dan sonra rejim Türkiye’yi dönüştürdü. Bu bakımdan 15 Temmuz Türkiye lider tarihindeki en önemli tektonik kırılmadır. Neden olduğu depremden sonra hem sistemsel düzeyde, hem de Türkiye’nin küresel sistemdeki rolü bakımından çok ciddi değişimler meydana geldi. Sistemsel düzeyde Türkiye askeriyede, bürokraside ve akademide ciddi bir tasfiye operasyonu yaptı. Darbe girişimi öncesinde yapıldığı anlaşılan fişlemelerden hareketle yüz binlerce insan kamudan atıldı, yarım milyon insan işlemden geçirildi, aileleriyle beraber bu insanların toplan sayısının üç ila beş katı arasında değişen rakamlarda insan, çeşitli irili-ufaklı mağduriyetlere uğradı. Eşlerin ve anne-babaların tutuklanması, yakın aile bireylerinin ve reşit olmayan çocukların dahi pasaportlarının iptal edilmesi, özeli mülkiyet hakkı da dâhil olmak üzere temel düzeyde anayasal birçok hakkın devletçe gaspı, insan kaçırma ve kaybetme olaylarının artması gibi birçok sonucu beraberinde getiren 15 Temmuz darbe girişimi, şüphesiz ki Türkiye’de hukuk devletinin tümüyle ortadan kaldırılması yönünde kullanıldı. Türkiye’nin küresel rolü ve ana dış politika istikameti bakımından 15 Temmuz Batı sisteminden kopuşun ve Avrasya sistemine entegre oluşun miladı oldu. İster bir fiili koalisyon neticesinde, isterse de tümüyle Erdoğan’ın aldığı kararla olsun, hiç fark etmez; sonuçları bakımından 15 Temmuz’un ertesinde, daha önceki tehdit algılamalarıyla taban tabana ters nitelikte bir dış ve güvenlik politikası benimsendi. NATO ve Batı ittifakı ile askeri, stratejik, politik ve ekonomik bütünleşme ve işbirliği merkezli uzun erimli Türk devlet politikası terk edildi. Bunun yerine, bölgesel çıkarları önceleme iddiasında olan, daha operatif ve proaktif bir dış politika davranışı ortaya çıktı. Mesele Batı ile olan ortaklığa ek olarak, dış ve güvenlik politikalarının çeşitlendirilmesi ve bu sayede “daha bağımsız” bir devlet politikası ortaya koymak değil. Bilakis, kurumsallaşmış Batı ilişkileri içinde belli bir hiyerarşi olmadığını kimse iddia etmiyor.

Elbette NATO içinde Türkiye sadece bir üyedir ve Batı kulübünde her zaman Türkiye’nin istediği doğrultuda kararlar alınmamaktadır. Herkes biliyor ki ABD NATO’daki en etki güçtür ve gerek finansal olarak, gerekse de teknolojik ve askeri güç bakımından ABD’nin yanından Türkiye’nin etkinliği sınırlı kalmaktadır. Ancak NATO, her şeye rağmen bir uluslararası örgüttür, dahası başarılı bir ittifaktır ve Türkiye sırtını 1945’ten beri Batı ittifakına dayamış, bu ittifaka tam üye olduktan sonra ordusunu bu ilişkiler çerçevesinde modernize etmiş, ittifakın sağladığı güvenlik şemsiyesinin caydırıcılığı sayesinde de olası bir Sovyet işgalinden korunmuştur. NATO içerisinde kararlar oy birliği esasıyla alınıyor. Türkiye her koşulda kendi çıkarlarına göre oy kullanıyor, dahası bunu yaparken diğer NATO üyeleriyle ortak zeminde pozisyon belirleyerek tek başına olduğundan daha güçlü eki etme şansını yakalıyor.

Gelelim NATO tercihini “bağımlılık”, Rusya ile işbirliğini “bağımsızlık” olarak gösterme gayretinde olan tezlere. Rejimin ve muhalefetin bu yaklaşımı benimsediği görülüyor. Buna göre, Rusya ile derinleşen ortaklık, bir bağımsızlık hamlesi olarak halka lanse ediliyor. Gerçekte ise, Rusya’ya tek yönlü olarak bağlanılıyor, ülke daha bağımlı hale getiriliyor. Rusya’ya olan fosil enerji bağımlılığımız – başta doğalgaz olmak üzere – yüzde seksenlere yaklaşık. Dahası, bu da yetmezmiş gibi Rusya’ya nükleer santral kurduruluyor. Rus S-400 sistemleri alınarak ABD ve NATO tarafından hem var olan ikinci nesil uçak projesi ortaklığı kaybediliyor, hem de bu uçakları satın almak bile imkânsız hale geliyor. Üstüne üstlük ABD yaptırımları önümüzdeki hafta netleşecek ve muhtemelen bunun ülke için ağır ekonomik sonuçlarım olacak. Tüm bu gelişmelerin mesulü olan siyasi kararlar, güvenlik ihtiyaçları temelinde alınmış değil! Yani siyaseten, bilerek ve isteyerek Türkiye rotasından saptırıldı ve tehlikeli sulara yelken açtı.

TSK’daki ve bürokrasideki tasfiyeler

Tüm bu gelişmeler, 15 Temmuz 2016 darbe girişimi sonrasında TSK’daki ve bürokrasideki tasfiyelerden sonra gerçekleşti. İç politikada Çözüm Süreci’nin sonlandırılması kararı gibi çok mühim bir siyasi karardan tutun da, Suriye’de gerçekleşen politika değişimine kadar, 15 Temmuz başlı başına bir tür değişim miladı oldu. Siyasi sistemin fiili değişimi dışında, hukuken referandum sonrası yapılan değişiklik ile beraber Türkiye Cumhurbaşkanlığı Yönetim Sistemi’ne geçiş yaptı. Devletin ana omurgasına aykırı olarak tüm yetkileri tek elde toplayan, zaten yetersiz ademi merkeziyetçiliği tümüyle bitirerek tümden merkeziyetçiliğe geçen, hatta güçler ayrılığı ilkesini güçler birliğine dönüştürerek, yürütmenin başındaki cumhurbaşkanını yasama ve yargı karşısında tartışmasız belirleyici yapan bir siyasi sistem kuruldu. Böylelikle istihbarattan dış politikaya, ekonomiden eğitime, belli başlı her konunun tek bir kişi tarafından, denetim ve fren mekanizmaları yeterli olmaksızın belirlenebildiği bir otoriter başkanlık sistemi inşa edildi. Cumhurbaşkanı ne derece etkin-edilgen, bu konuyu bir tarafa bırakırsak, herhangi bir güç odağının cumhurbaşkanlığı üzerinde yatay hiyerarşik yöntemlerle etkin hale gelmesi durumunda, formel demokrasinin bile tümden ortadan kaldırılabildiği, savunmasız ve fiilen anayasasız bir rejimle karşı karşıyayız. 15 Temmuz olmasaydı, bu gerçekleşebilir miydi?

15 Temmuz tüm darbelerden daha yıkıcı oldu

Yine sonuçlarından hareketle, 15 Temmuz 2016 askeri darbe girişimi sonrasında meydana getirilen siyasi ortam, 27 Mayıs’tan da, 12 Mart’tan da, 12 Eylül’den de, 28 Şubat’tan da çok daha kuvvetli ve yıkıcı etkilerde bulundu. Sadece tasfiye edilen insan sayısı bakımından bile değerlendirilecek olursa, 15 Temmuz ertesinde oluşan rejim, saydığım darbelerin yol açtığı toplam mağdur sayısından kat be kat daha fazla sayıda mağduriyete neden oldu. Dahası, ihtiyari (keyfi) hukuk oluşturularak aile boyu (Sippenhaft) takibat politikalarının uygulandığı, kitlesel sosyal-soykırımcı etkilerde bulunan post 15 Temmuz dönemi, Türk siyasi tarihinde Jöntürklerin iktidarı veya cumhuriyetin ilanı kalibresinde bir sistemsel dönüşüme yol açtı. Neden olduğu etkiler bakımından, sadece siyasi alanla sınırlı kalmayan, aynı zamanda devletin resmi tarihini ve vatandaşın kimlik tanımını da etkileyen, kendi resmi diskurunu oluşturarak bir kısım vatandaşının vatandaşlık statüsünü ve haklarını defacto ortadan kaldıran bir dönemin hazırlayıcısı oldu. Bu yaşanan ciddi dönüşümler, toplumsal bazda ayrıştırıcı etkilerde bulundu. Büyük kitlesel mağduriyetler, çocuk-kadın-yaşlı kitleler dâhil, ciddi oranlarda insanı sistem dışına iterek yabancılaştırdı. Uzun vadeli etkilere ve kalıcı kimlik erozyonlarına sebep oldu. Dolayısıyla 15 Temmuz, 27 Mayıs’tan da, 12 Mart’tan da, 12 Eylül ve 28 Şubat’tan da daha yıkıcı, daha kalıcı, daha geniş kapsamlı bir siyasi etkide bulundu.

15 Temmuz 2016 sonrasında kurulan yeni rejim, muhalefeti de kapsaması bakımından düşündürücüdür. Çünkü bu durum, rejimin baştaki görünen siyasal karar alıcının değişmesi sonrasında da var olacağına işaret etmektedir. Örnek vermek gerekirse, 27 Mayıs darbesinden sonra da DP geleneğinden gelen siyaset ekolü varlığını sürdürebilmiş, 27 Mayıs’ın resmi diskurunu benimsememiş, kendi anlatısını kuşaktan kuşağa aktararak hareketin devamını sağlamıştır. Veya 12 Eylül darbesi sonrasında tüm partiler resmi olarak kapatılmış olsa da, hatta darbenin etkisiyle yeni partiler yapay olarak kurdurulsa da, sonuçta CHP ve AP geleneği başka isimler altında devam etmiştir.

Bu darbeler, hiçbir vatandaş grubunu cadı avına maruz bırakmamış, takibata uğratılan sağ ve sol militanların ailelerine dokunulmamıştır. 15 Temmuz sonrası kurulan rejim, bu bakımdan diğer darbe dönemlerinden farklılık arz etmektedir. 15 Temmuz sonrası rejim diskuru o kadar güçlüdür ki, muhalefet de bu diskuru kabul ederek siyaset yapmaya karar vermiştir. Bu durum, post 15 Temmuz dönemi rejiminin salt Erdoğan, AKP ve MHP ile sınırlı olmadığını göstermektedir. CHP ve İYİ Parti de, hatta büyük oranda HDP de, 15 Temmuz sonrası kurulan rejimin diskurunu ve paradigmasını kabul ediyor. Bu paradigma çerçevesinde siyasetini – ve dolayısıyla da muhalefetinin dozunu – belirliyor. Bu bakımdan rejim Erdoğan sonrasında da devam edecektir. Yani 15 Temmuz sonrası kurulan rejim, bir lidere endekslenecek türden sınırlı süreli bir rejim olmayıp, tıpkı bir tür yeni devlet kuruluşu sonrası oluşturulan resmi tarih gibi, kendinden sonra gelecek iktidarların da hareket sahasını ve oyun alanını belirlemektedir. Bu durum, bugüne dek Türkiye cumhuriyet döneminde şahit olunmayan ciddi bir komplikasyondur. Dolayısıyla yeniden demokratik anayasal rejime dönüşü zorlaştıran bir faktördür ve normalleşmenin çok sıkıntılı ve uzun bir süreç olacağını öngörmek mümkündür.

Küresel aktörler duyarsız

Son olarak, küresel aktörlerin 15 Temmuz sonrası dönemde inşa edilen ve konsolide olan rejim konusunda çok duyarlı olmadıklarını, bu yeni duruma kendi kısa dönem çıkarları açısından yaklaştıklarını kayda geçirmek gerekiyor. AB mülteci anlaşması gereği, öncelikli olarak Türkiye’de bulunan ve sayıları dört milyon civarında tahmin edilen Suriyeli ve diğer mültecilerin AB sınırlarına geçmemesi konusunu diğer tüm Türkiye politikalarına öncelemektedir. Bu hiçbir şekilde etik olmayan ve AB değerleriyle bağdaşmayan, ikiyüzlü bir tutumdur. Fakat şunu da itiraf etmek gerekir ki, Türkiye AB nezdinde fiilen artık AB üyeliği bağlamından düşünülen bir aktör değildir. Tabiri caizse, küme düşmüş bir demokrasidir, bu nedenle Rusya-Çin-İran gibi üçüncü bir ülke olarak algılanmaktadır. Bu da 15 Temmuz sonrasında ortaya çıkan fiili durumun bir yansıması, bir sonucudur. Bu durumda Avrupa’nın öncelikli olarak ilgilendiği mesele, Türkiye’nin daha da istikrarsızlaşmaması, kaosa sürüklenmemesi, bir iç savaşa maruz kalmaması, hatta üçüncü bir ülkeyle veya AB ile (mesela Kıbrıs Rum yönetimi ile) savaşa girmemesidir. Türkiye vatandaşlarının demokrasi, insan hakları ve azınlık hakları sorunları, AB için 15 Temmuz sonrasında ikinci plana düşmüş görünmektedir. ABD de özellikle Başkan Trump’ın iktidarı altında önceki yönetimlerden farklı bir algı içerisinde hareket etmektedir. Kaldı ki Ankara’nın Kremlin yörüngesine girişi Pentagon’u çok tedirgin etmekte, ABD halen Türkiye’de yaşanılan sürecin geçici bir dönem olduğu algısı içinde hareket etmektedir.

Washington en azından mevcut koşullarda jeopolitik çıkarlarını daha fazla sekteye uğratmayacak, zararı minimize edecek bir tutum içinde görünmektedir. Bu durum S-400’lerin konuşlandırılması sonrası önümüzdeki hafta ilan edilmesi beklenen yaptırımların ağırlık durumuna göre değişebilir. ABD için şu anki rejime desteği tümüyle kesmek dışında bir alternatif kalmayabilir. Bu durumda AB ve diğer küresel aktörler de Türkiye’ye yönelik tutumlarını sertleştirme kararı alabilirler. Eğer bu gerçekleşirse, rejimin Rusya’ya ve diğer Avrasya aktörlerine yönelim seviyesi hız kazanabilir. Türkiye NATO’dan çıkmak ve Rusya ile daha yoğun savunma işbirliğine gitmek doğrultusunda hareket edebilir. Oluşacak mali ve finansal krizleri Rusya ve Çin kredileriyle ve yardımlarıyla aşmak gibi tercihlerde bulunabilir. Tüm bu tercihlerin Türkiye’nin Venezüellalaşmasını ötelemek dışında kalıcı bir yarar sağlamayacağını düşünsem de, Türkiye coğrafyasının jeostratejik bir heyelanla Rusya etkisine girmesinin orta ve uzun vadede kalıcı olması riski bulunmaktadır. Türkiye’nin yaşaması olası ekonomik çöküşe karşın, kritik eşik aşıldıktan sonra Rusya güdümünde diğer fakir ülkeler gibi, daha otoriter, kısmen daha Kemalist ve milliyetçi bir kapalı sisteme kayması düşünülebilir. Bu heyelanın temel sebebinin 15 Temmuz olduğu unutulmamalıdır.

Anayasal bir hukuk devletinin inşası mümkün görünmüyor

15 Temmuz sonrası yerleşen rejimin ortadan kaldırılması gerekmektedir. Bu rejim olduğu sürece, Türkiye’de özgürlükçü-demokratik, insan ve azınlık haklarına saygılı, anayasal bir hukuk devletinin inşası mümkün görünmüyor. Rejimin bütünselliğinin ortadan kalkması için öncelikle muhalefet partilerinin rejim diskurunu terk ederek yeni bir paradigma kurmaları, bunun için Batılı demokrasilerle, kurumlarla ve AB ile işbirliği tesis etmeleri, seçmen kitlelerini demokratik değerler konusunda bilinçlendirmeleri gerekmektedir. Dahası, özellikle CHP gibi sol olma iddiasında olan bir partinin başta Kürt politikaları olmak üzere, sosyal demokratlaştırıcı bir dönüşüm yaşaması ve bünyesinden nasyonalistleri (ulusalcıları) dışlaması gerekmektedir. Başarılı bir muhalefet olmanın püf noktası, 15 Temmuz retoriğini külliyen sorgulamak, rejimin dilini terk ederek 15 Temmuz’a nesnel yaklaşmak lazımdır.

Bu bağlamda, 15 Temmuz’un hayatın olağan akışına aykırı tüm yönlerinin teknik incelemelerle araştırılması, muhalefetin yapması gereken en önemli görevdir. Bunun için Meclis içi veya dışı bir 15 Temmuz Araştırma Komisyonu kurulmalıdır. Tüm muhalefet partilerinden katılacak temsilciler ve sivil toplum örgütlerinin katılımıyla 15 Temmuz araştırılmalıdır. Bunun dışında, 15 Temmuz sonrasında mağdur edilen tutuklular, fişlenmiş mağdurlar, KHK ile kamudan ihraç edilenler, baskılar zemininde işini kaybedenler, mağdur olan diğer aile bireyleri gibi milyonlarca insanın doğrudan-dolaylı zarara uğratıldığı mekanizmaya el atılmalı, muhalefet bu mağdurları, tamamını kapsayacak şekilde gündeminde birinci sıraya almalıdır. Eğer bunlar gerçekleşmezse, muhalefet rejimin bir parçası olmaktan kurtulamayacaktır. Buraya not olarak düşmek gerekiyor ki ben muhalefetin zaten böyle bir gündemi veya derdi olduğu kanısında değilim. Yine de yapılması gerekenler olarak bu olmazsa olmaz koşulları yazmayı görev addediyorum.

15 Temmuz ülkeyi dönüştürdü ve çok can yaktı. Hasarların çok büyük bir çoğunluğunun telafisi yoktur. Ölen insanlar, hastalananlar, ülkeyi terk edenler, travmatize olanlar, sosyal soykırıma maruz bırakılanlar, ne olursa olsun bu yaşananları unutmayacaktır. Yaşananlar insanların ruhunda derin yaralar açtı. Büyük kimlik buhranlarına neden oldu. Kendi devletinin takibatına uğratılan, hakkı-hukuku elinden alınan, asgari varoluş koşullarını bile kaybeden geniş kitleler, devletle aralarındaki bağı belki de bir daha hiç onaramayacaklar. Bu korkunç bir şeydir. Bu 15 Temmuz’da, zulmün üçüncü yılını tamamlarken, sürecin halen tüm hızıyla devam edegeldiğini görüyoruz. Umarım hapisteki tüm düşünce suçluları bir an önce özgürlüklerine kavuşur, ihraç edilenler görevlerine döner, bir iyileşme ve yaraları sarma dönemi en kısa sürede başlar. Ancak dediğim gibi, bu doğrultuda herhangi bir iyileşme işareti maalesef henüz yok.

YORUM YAZIN

Lütfen yorumunuzu yazın
Lütfen isminizi girin