ADEM YAVUZ ARSLAN | YORUM
Normalde böyle bir tartışmaya girmeyi düşünmüyordum. Hatta bu iddiayı saçma bulduğumu defalarca söyledim. Fakat son dönemde bazı mağdurların, “Yurt dışındaki gazetecilerin yayınları nedeniyle Türkiye’deki zulüm bitmiyor!” dediğini görünce hem kendi duruşumu hem de yürütülen “operasyonu” yeniden kayda geçme ihtiyacı duydum…
Öncelikle bu yeni bir söylem değil. Hatta otoriter rejimlerin en sevdiği taktiklerden biridir. Bu konuda zengin bir akademik külliyat bile var.
Mesela Hannah Arendt, totaliter rejimlerin suçu işleyende değil, suçu ifşa edende aradığını anlatır. Foucault, iktidarın eleştiriyi suç gibi gösterdiğini söyler. Václav Havel’e göre totaliter sistemlerde suçlu, suçu işleyen değil, onu görünür kılan kişidir. Chomsky, devletlerin hukuksuzluğu ortaya çıkaranlara saldırarak kendi suçlarını gizlediğini yazar. Soljenitsin ise “Totaliter düzende bedeli fail değil, tanık öder!” diyerek özetler.
Bu teorilerin ortak noktası basittir: Rejim suç işler, sonra dönüp “Bunu yazdığın için sen suçlusun” der. O yüzden, “Siz yazmasaydınız bunlar olmazdı!” sözü bir analiz değil; doğrudan manipülasyondur, psikolojik harp operasyonudur. Bir başka ifadeyle, doğrudan susturma operasyonudur…
Çünkü otoriterler en çok hakikatten korkar.
Söylemin kaynağı Saray!
Unutulmaması gereken önemli noktalardan biri şu: “Erdoğan ve AKP’yi eleştiren yayınlar nedeniyle zulüm bitmiyor.” söylemi önceleri Saray kaynaklı bir operasyondu. İletişim Başkanlığı koordinesinde AKP’li siyasiler, aktroller ve yandaş medya tarafından işlendi. Hüseyin Gülerce gibi Saray’a yancılık yapan kalemlerce tekrar edildi.
Fakat bu argüman, nefes alır gibi yalan söyleyen çevrelerin ağzından çıktığı için hedef kitlede karşılık bulmadı. Bunun üzerine rejim yeni bir aşamaya geçti ve bu argümanı “içeriden” birilerine söyletmeye başladı.
Yanlış anlaşılmasın; bu argümanı savunan herkesin Saray’a çalıştığını iddia etmiyorum. Fakat bana birçok yönüyle 28 Şubat döneminin “ikna odaları”nı hatırlatan X Odaları’nda söylene söylene zemin buldu. Öyle ki, yıllardır büyük riskler alarak hakikati dile getirmek için canını dişine takan gazeteciler açıktan hedef yapıldı. Gelinen noktadan Saray çevreleri hayli memnun olmuştur.
Gazetecinin görevi diktatörü sakinleştirmek değildir
Bu aşamada “kitabın ortasından” ifade etmekte fayda var: Gazetecinin yazması zulmün sebebi değildir. Yazmak sadece karanlığı görünür kılar; karanlığın kaynağı değildir. Zulmü üreten gazeteci değildir; rejimin kendisidir, hukuksuzluğun ta kendisidir.
Ayrıca gazetecinin işi bir diktatörü sakinleştirmek değildir. Görevi hakikati yazmaktır. Gücü/iktidarı, hesap vermeye zorlamaktır. Toplumun hafızasını korumaktır. Bir gazeteci, “rejim kızmasın” diye susuyorsa mesleği bitmiş demektir. Çünkü susmak suçu azaltmaz; sadece görünmez kılar. Suçluyu daha da güçlendirir.
Zulmün gerçek sebebi: Sessizlik
Türkiye’deki KHK zulmü, cezaevi işkenceleri, kayyım yolsuzlukları, talimatla çalışan yargı sistemi… Bunların hiçbiri “gazeteciler yazdığı için” olmadı. Aksine, yıllarca kimse konuşmadığı için bu kadar büyüdü.
Tarih bunu yüzlerce kez gösterdi. Stalin basını susturduğunda tasfiyeler arttı. Pinochet gazeteleri kapattığında kayıplar çoğaldı. Rusya’da medya kapandıkça muhalifler yok edildi. Dünyanın her yerinde sonuç aynıdır: Hakikat sustuğunda zulüm büyür.
“Biraz geri gekilin” tavsiyesi neden çözüm değil?
Bazen iyi niyetli olduğunu düşündüğüm kişilerden, “Biraz geri çekilin, ortalık sakinleşsin.” diyenler oluyor. Ama otoriter rejimlerde bu tavsiye her zaman boşa çıkmıştır. Çünkü diktatörler bilir ki bir gazeteciyi susturursan hakikati susturursun. Hem gazetecinin kendisi hem toplum kaybeder. Bu yüzden çözüm geri çekilmek değil; daha görünür olmak, daha yüksek sesle konuşmak, daha fazla yazmak, dünyayı tanık yapmaktır.
Gazeteciyi koruyan şey sessizlik değil, görünürlüktür. Tabi ‘konuşma‘ deyince de ‘hakikat arayışı’ndaymış gibi davranıp rejim argümanlarına taşıyıcı annelik yapanları kast etmiyorum. Onların neden olduğu sorunlar Türkiye mahkemelerinde sayısız defa tekrar etti.
Zulmü yenmenin yolu suskunluğu yenmektir
Sonuç nettir: Gazeteci diktatörü değil toplumu hesaba katar. Bizim işimiz iktidarı memnun etmek değil; bu ülkenin karanlığa gömülmemesi için bir mum yakmaktır. Bugün Türkiye’de her gazeteci şunu bilmelidir: Susarsak bitirirler. Yazarsak zorlanırlar. Hakikat konuşursa zulüm geriler.
TR724 okuruna ve bu mücadeleye omuz veren herkese çağrım şudur: Konuşun. Yazın. Anlatın. Bu karanlığı dağıtmanın başka yolu yok. Ayrıca siz kayıt altına almazsanız yarın herşeyi inkar edecekler.
Gazetecinin kalemi bir diktatörü kızdırdığı için değil; bir toplumu özgürleştirdiği için değerlidir.
Zulmü yenmenin yolu suskunluğu yenmektir!

DOĞRU, sadece taraftarı çok olduğu için doğru değildir. Hakikatte, gerçeklikte doğru olduğu için doğrudur.
Bence de sorun, yapılan zulümleri ortaya dökmede değil,
bizatihi zulme maruz kalanların, bir Tiran’a biat etmedikleri,
dinlerini üç kuruşluk dünya rahatına satmadıkları, değişmedikleri içindir.
Yani Hizmet, kendi olmaktan vazgeçmedikçe, hizmetini bırakmadıkça hedefte olmaktan kurtulamayacaktır.
İYİNİN ile KÖTÜNÜN tabiatı Hz Ademden beri böyle olmuştur.
Bir hırsız, haydut seni sevmiyorsa, dürüst biri olduğun için sevinebilirsin. Aksine seni seviyorsa Neden? diye düşünmesi gerekir, dürüst insanın.
Tayyip Hizmete zulüm yapacağım diyerek kendini ve Ülkeyi boğazına kadar lağım çukuruna soktu. Bu durumun tek çıkış yolunun HUKUKA DÖNMEK olduğunu, iç ve uluslararası kamuoyu, gözünün içine sokuyor.
Yani tam burada, zaten görüşte de olsa hukuka dönerken,
“Sükut ikrardan gelir.” sözündeki gibi bir nevi ikrar oluşturma amaçlı, Cemaati sessizliğe büründürüp,
Sonra “biz Türkiyedeki faaliyetlerimizi bitirdik!” zırvasıyla, (yapılanlar nefes almak, şu içmek kadar yasal ve herkes için faydalı olduğu halde) hiçbir suç yokken Cemaatin kendini suçlu çıkartması,
Tayyipe de yaptığı zulümleri meşruymuş gibi gösterecek,
Bir zemin hazırlanır susmakla..
Ve şu merhalede susmakla verilecek yok olmayı kabül taviziyle, Özgür Özelin düştüğü “Yumuşama” tuzağına düşülmüş olur.
Hizmetin en etkili aracı olan Medya aracı bir kere terk edilince, illaki Zalimin sözü muteber olmadığından, tekrar aktif şekilde kullanmak gerektiğinde, o eski ivmesini ve kredibilitesini kaybetmiş olacak.
Tiran’ı korkutan, güya affa! iten gerçek sebep;
Yurtdışında yayın yapan gazetecilerin izlenme sayılarının 1 Milyona, 100 Bine veya 10 Binlere dayanmaları, bunların dönüştürücü etkisinin bulunması… …
Hepinizin emeğine, yüreğine sağlık…🫀💐
Çok doğru.
Ne yazık ki zulümler suskun milyonların da suçu ….
“Yurt dışındaki gazetecilerin yayınları nedeniyle Türkiye’deki zulüm bitmiyor!” diyenler, bu işi hiç anlamamışlar. Hırsız Recep, sadece yalancı bir hırsız değil, gerçeği gizlemeye, hakkın sesini boğmaya çalışan alçak bir diktatör. Susmak, gerçeği dile getirmekten korkmak ona hizmet etmektir.
Susup köşeye çekilmek, diktayı normalleştirmek, “sokaktaki vatandaş” sığlığına razı olmaktır. Tabi ki karşı çıkmakta sadece sosyal medya düzeyinde olmamalı.
Çevrenizde yığınla insan var, medya kuşatması sebebiyle en yaygın zulümlerden haberi bile yok!
Anlattığınızda “ inanmıyorum bu kadar olamaz vs” tepkisi veriyor. Bu durum diktatörlüklüğün kendisini güvercin olarak pazarlamasının satın alındığını gösteriyor.
Gelecekte lağım patlayınca, yakınlarınızdan “keşke bunları o zaman anlatsaydınız” serzenişi duymak istemiyorsanız bu gün usülünce yılmadan zulmü duyurun ve ANLATIN!