YORUM | Ahmet Turan Alkan: Yazının fikir ahlâkı

RECEP ATICI | YORUM *

Ahmet Turan Alkan, son yarım yüzyılda kelimeyle ahlâk arasında hâlâ bir bağ kurulabileceğini hatırlatan nadir yazarlardan biriydi. Onu yalnızca bir köşe yazarı, bir denemeci ya da bir hatırat yazarı olarak tanımlamak eksik olur; çünkü onun metinleri türler arasında değil, daha çok hâller arasında gezinir. Hüzünle ironiyi, siyasî şuurla ferdî rikkati, tarih bilgisiyle gündelik hayatın inceliklerini aynı cümlede buluşturabilen bir yazı disiplinine sahiptir o.

1954’te Sivas’ta başlayan hayatı, Anadolu’nun ağırbaşlı diliyle şekillendi. Bu dil, sonradan Ankara Üniversitesi Siyasal Bilgiler Fakültesi’nde aldığı formel eğitimle çatışmadı; aksine, onun yazılarında nadir rastlanan bir terkip hâline geldi. Mülkiye’nin soğukkanlı analiz geleneği ile taşra irfanını onun üslubunda birbirini törpülemeden yaşadı.

Alkan’ın yazarlığı, erken dönem metinlerinden itibaren kelimeye duyulan hürmetle başlar. İlk yazılarında bile cümlenin sadece bir fikir taşıyıcısı değil, ahlâkî bir sorumluluk alanı olduğu hissedilir. Nitekim o, “Kelimeyi hoyratça kullananın düşüncesi de hoyrat olur; çünkü dil, zihnin edebidir” [1] der.

Ahmet Turan Alkan’ın, gençlik yıllarından bir kare… Alkan, ayaktakilerden soldan 4. sırada…

Onun metinlerinde sıkça karşılaşılan melankoli, karamsar bir ruh hâlini değil; geçiciliğin farkında olmanın doğurduğu bir dikkat hâlidir. Hikâye Biraz da Böyledir adlı kitabında, gündelik hayatın küçük sahnelerinden büyük hakikatlere yürürken şu cümleyi kurar: İnsan, kaybettiklerini hatırladıkça değil; hatırlamaktan vazgeçtiğinde fakirleşir.” [2] Bu ifade, Alkan’ın yazı dünyasını gösteren anahtar cümlelerden biridir.

Onun kelimelerle oynama ustalığı, süs olsun diye yapılmış bir ifade biçimi değil tam aksine geleneğin içinden gelen irfanî bir duruştur. Bu dil hassasiyetinin ironik yüzü ise “Recai Güllap” imzasıyla yazdığı metinlerde daha belirgindir. Güllap, onun mizah maskesi değil; hakikati dolaylı söylemenin zarif bir yoludur. Mesela, bir yazısında: “Memlekette herkes her şeyden anlar oldu; bilmediğini bilen kalmadı. Ben de bu yüzden hiçbir şeyden anlamamaya karar verdim.” [3] der. İroni şeklinde dile getirilen bu ifade aslında bir geri çekilme değil, tam aksine yüksek bir eleştiri dilidir.

Bir başka Güllap yazısında ise gündelik siyasetin diline gönderme yaparak şöyle yazar: “Büyük laflar edenlerin küçük cümleleri yoktur; çünkü susmayı hiç öğrenmemişlerdir.” [4] Bu cümle onun ironi üslubuyla siyasî dil eleştirisinde edebî mesafeyi nasıl koruduğunu gösterir.

Alkan’ın köşe yazılarına baktığınızda, genellikle günlük politikanın gürültüsüne kapılmadan yazıldığını görürsünüz. Son çalıştığı Zaman gazetesi yazılarında, çoğu zaman doğrudan hüküm vermekten kaçındığı görülür; fakat bu kaçınma bir belirsizlik değil, bilinçli bir ahlâkî tercihidir ki, “Her şeyi söylemek mümkün olabilir; ama her şeyi söylemek mecburiyet değildir” [5] cümlesi, bu tavrını özetler.

Ahmet Turan Alkan, birlikte yargılandığı arkadaşları Ali Bulaç, Şahin Alpay ve Mümtaz’er Türköne ile birlikte adliye binasında, mahkeme kapısının önünde görülüyor…

Maalesef bu ahlâkî duruş, onun ağır bir bedel ödemesine neden oldu. Zaman gazetesinde yazmış olmak, onu suçlu ilan etmeye yetti. Oysa yazılarında şiddeti, nefreti ya da suçu teşvik eden tek bir satır bile yoktu. Buna rağmen tutuklandı ve mahkeme önüne çıkarıldı. Mahkeme savunmasında kurduğu cümleler, onun yazarlık motivasyonunu açıkça ortaya koyar ki, yaptığı savunmada, “Ben yazıyı bir çağrı aracı değil, bir vicdan muhasebesi olarak gördüm.” [6] cümlesi, onun bütün yazı serüveninin özeti gibidir.

Bir başka savunmasında Hâkime hitaben: “Sizden merhamet beklemiyorum. Sadece somut kanunları hayata geçirebilirseniz başka ihsan istemem. Bu davada yargılayanla yargılanan arasında fazla bir mesafe olmadığı kanaatindeyim. Biz baskı altındayız, zannediyorum ki yargı bürokrasisi de farklı bir baskı altında. Sanki bu salonun üstünde büyük ağabeyin tehditkâr bakışları geziniyor. Bir gazeteci büyüğümüz, ‘Öyle mahkemeler vardır ki orada sanık mahallinde oturmak yargıç sırasında oturmaktan daha evladır’ [7] diyerek hakimlerin acınası durumunu resmetmişti. 

Mahkeme salonunda dile gelen bu sözler, onun edebî dünyasıyla çelişmez; bilakis onu tamamlar. Çünkü Alkan için yazmak, baştan itibaren bir şahitliktir ki, Bir Hayat Düşüncesi adlı kitabında o, “Şahitlik, taraf olmak değildir; hakikatin yanında durabilme cesaretidir” [8] der.

Alkan’ın metinlerinde sıklıkla geçmiş vurgusu görülmektedir. Bu aslında nostaljik bir kaçış değildir. Zira o, geçmişi bugünü yargılamak için değil; bugünü anlamak ve anlamlandırmak için çağırır ki, “Geçmiş, sığınılacak bir liman değil; yüzleşilecek bir aynadır” [9] ifadesi bunu yansıtmaktadır. Ayrıca bu yüzleşme cesareti, onun edebî kişiliğini belirleyen en önemli unsurlardan biridir ki, bu kararsızlık değil, tam aksine bilinçli bir ahlâkî duruştur.

Alkan’ın yazılarını takip eden okur, yalnızca bir fikirle değil; bir nezaket dili ve yapıcı bir üslupla karşılaşır. Bu üslup, bağırmaz; fakat suskun da değildir. Bir eserinde geçen, “Yüksek sesle konuşmak, çoğu zaman düşüncenin değil, boşluğun işaretidir” [10] ifadesi buna güzel bir misaldir. Bu yüzden onun metinleri gündemle ilintili gibi görünse de hızlı tüketilmez.

Alkan’ın yayınlanmış toplamda 19 eseri vardır. Bunlardan sadece Altıncı Şehir’ isimli kitap üzerine birkaç cümle söylemekte fayda var. Bu kitap, kaybolan semt adları, değişen sokak isimleri, susturulan cami avluları ve aceleye kurban edilen mezarlıklar üzerinden, şehrin hafızasına ve edebî ruhuna yas tutar. Dolayısıyla bu eser, bir nostalji değil, hafıza ahlâkıdır. Alkan, başlığıyla Tanpınar’ın Beş Şehir geleneğine göndermede bulunsa da İstanbul’u daha kırgın ve yalnız bir “altıncı şehir” olarak resmeder. Eserde İstanbul’u ve diğer şehirleri anlatırken “yerden mantar gibi biten betonarme binaların her gün biraz daha birbirine benzettiği şehirler, sadece dış görünüşlerini değil, ruhlarını da yitiriyor; şehirlerin hakiki yerlileri, kelaynak kuşları gibi soyları tükenmekte olan cins adamlardır” [11] ifadesiyle modernleşmenin getirdiği ruhsuzlaştırma etkisine işaret eder. Böylece eser, sadece bir bellek çalışması değil, aynı zamanda şehir ile insan arasındaki derin ilişkiyi ve onu koruma arzusunu edebî ve ahlakî bir dille anlatır.

Uzun lafın kısası, Alkan, edebiyat ile fikri, ironi ile hüznü, şahsî tecrübe ile toplumsal vicdanı aynı cümlede buluşturabilen fikir ahlâkının temsilcisiydi. Bu yüzden onun yazıları, bir dönemin tanıklığı olduğu kadar, Türkçenin hâlâ derinlikli düşünceye imkân verdiğinin de bir delilidir.

Ülkemizde çok az bulunan fikir ahlâkının temsilcisi bu insan, dün itibariyle, (21 Ocak 2026) 72 yaşında her âdem gibi fâni ömrünü tamamladı. Mekânı Firdevs olsun.

* KONUK YAZAR… 

Kaynaklar 

[1] Alkan, “Bir Hayat Düşüncesi,” s. 67.

[2] Recai Güllap “Köşede Durmak”, Zaman, 12 Mart 2009, s. 17.

[3] Güllap, “Memleket Meseleleri”, Zaman, 5 Mayıs 2010, s. 19.

[4] Recai Güllap “Köşede Durmak”, Zaman, 12 Mart 2009, s. 17.

[5] Alkan, “Sözün Sınırı”, Zaman, 21 Ocak 2012, s. 23.

[6] Alkan, Mahkeme Savunması, İstanbul 26. Ağır Ceza Mahkemesi, 2018, s. 7.

[7] Alkan, “Mahkeme Savunması,” s. 4.

[8] Alkan, Bir Hayat Düşüncesi, s. 112.

[9] Alkan, “Ayna Olarak Geçmiş”, Zaman, 3 Şubat 2011, s. 15.

Alkan, “Hikâye Biraz da Böyledir,” s. 89.

[10] Alkan, “Saatleri Ayarlama Enstitüsü Üzerine Notlar,” İstanbul: Kapı Yay. 2016, s. 58.

[11] Alkan, “Altıncı Şehir,” Ötüken Neşriyat, İstanbul, 2013, s. 45.

 

2 YORUMLAR

  1. Hem mütefekkir hem de edib olarak bir büyük insanı kaybettik. Ülkemizin çölü andıran cehalet ikliminde selim üslubun ve sahih fikrin temsilcisi olan yazarın kıymeti takdir edilemedi. Toplumun eğitim seviyesi yükseldikçe kıymeti anlaşılacaktır. İnşallah o günler uzak değil.

  2. Icimizdeki bosluk biraz daha büyüdü. Güzel insanlar kiymetleri bilinmeden göce devam ediyorlar. Ümidimiz o ki mahserde güzel insanlarla ayni tarafta olalim.

YORUM YAZIN

Lütfen yorumunuzu yazın
Lütfen isminizi girin