YORUM | M. NEDİM HAZAR
Yaptığımız seri yazı çalışmasında en sık ifade ettiğimiz konu belki de “Ne olur tarihi anlamaya çabalayalım. Kendi görüş, kanaat ve düşüncelerimizi pekiştirmek ya da başka bir amaçla okumayalım.” idi.
Diziye gelen tepkilere bakınca, ne kadar ifade edersem edeyim bunun pek mümkün olmadığını gördüm.
Yazmayı zaid görmüştüm ama şimdi mecburum; benim ne Mustafa Kemal Atatürk ile ne de diğer tarihi şahsiyetlerle ilgili bir sıkıntım yok. Onları temize çekmek ya da yerin dibine gömmek bir amacım asla olmadı ve olamaz.
Haddi zatında Mustafa Kemal’i kötülemek gibi bir amacım olsa, en son seçeceğim alan Bediüzzaman ile olan ilişkisi olurdu.
Yaptığımız çalışmanın odağı da belli.
Şöyle bir amacım da olmadı asla; ben bu iki tarafı da cici gösterip, “Bakın işte Mustafa Kemal ile Said Nursi gül gibi geçiniyorlarmış, yeter artık birbirine düşman göstermeyin” anlamı üreteyim.
Asla!
Şimdi tekrar baktım, yaklaşık 450’ye yakın hatırat, tarih ve sair türünde kitap taramışım. Yine incelediğim tutanak sayısının haddi var hesabı yok. Belki binlerle internet sayfası inceledim. Birbiriyle tamamen zıt, bağımsız kaynakları kendimce titizlikle ele aldım.
Şunu da söyleyeyim; ne nurcu ne de Atatürkçü kesimden kimseyi ikna etmek gibi bir derdim de olmadı. Aksine bu iki kesiminde hoşuna gitmeyecek cümleler yazdığımın da farkındaydım.
Kendimce hakikat ne ise onu yazdım.
Elbette bu çalışma öncesi sahip olduğumun bazı kanaatlerin yanlış olduğunu fark ettim ve elbette bahsini ettiğimi kahramanlar ve olaylar hakkında hiç bilmediğim bazı detayları da öğrendim ve sadece bunun için bile verdiğim emeğe değdi.
Diziye gelen eleştirilere, yazının sonunda bakacağım.
Ancak bu çalışmada başka bir şeyi meslek hayatımda ilk kez kullandım diyebilirim. Size ondan bahsetmek isterim.
Mesleki kariyerimdeki ilk yazı dizim merhum Menderes’in mezarının Vatan Caddesi’ne nakledilirken kaleme aldığım “Darbeci basın ve alkışçılar” isimli bir medya taramasıydı. Aylarca Beyazıt’taki kütüphanede gazete taramış, fotokopi çekme imkânı bile olmayan bazı belgeleri, siyah beyaz makineyle fotoğraflayarak belgelemiştim.
Tarih Eylül 1990 idi.
33 yıl geçmiş aradan…
Teknoloji değişti, gelişti…
İnternet denilen acayip mecra oluştu ki, gazetecilik için tekerleğin keşfinden daha kıymetli olduğunu düşünüyorum.
Biliyorum her meslek zordur, tersinden okuyacak olursak; kolay meslek yoktur.
Bir ahbabım vardı, ismi Anjelik Halil idi. Bir ocak başı restoranında garson olarak çalışıyordu.
Bu zehirli süreç başladıktan sonra maalesef bağlantım koptu Halil ile.
Halil için yaptığım meslek, yani gazetecilik dünyanın en beleş, bedava, kolay mesleği idi.
O zaman derdi ki, “Geçiyorsun daktilo başına, iki tık tık, bir şık şık, sonra gelsin paralar!”
Halil’e göre dünyanın en zor mesleği kebapçı garsonluğu idi. Hatta onunla ilgili Ekşi Sözlük’te bir ayrıntı okuduğumda çok şaşırmıştım.
Bir genç Halil’in çalıştığı mekâna gidip kebap ısmarlamış. Halil kebabı servis ederken, bir kuşbaşı eti ağzına atmış müşterilerin önünde. Herkes hayretle ona bakarken, “Kardeşim pişip pişmediğini anlamadan mı servis edeyim size, ya pişmemişse!” türünden bir savunma yapmıştı Ekşi Sözlük yazarına göre.
Bu perspektiften bakınca Halil çok haklıydı ama gazetecilik de kebapçılığa benzemiyordu ne yazık ki, kelimelerin birkaçını ağzıma atıp, pişip pişmediğini anlamadan servis yapacak durumum yoktu şüphesiz.
Yapay zekanın kullanıma başlanmasıyla sadece gazetecilikte değil hemen her alanda hiçbir şeyin artık eskisi gibi olmayacağını anlamam uzun sürmedi.
Daha dün okudum, yapay zekâ 11 doktorun teşhis edemediği bir hastalığı çözmüş.
Biraz önce bahsini ettiğim gazeteciliğimin başlangıç yıllarından bilgisayar teknolojisi hızla gelişiyordu ve IBM bu konuda öncüydü. Bu şirketin geliştirdiği Deep Blue (Daha sonra geliştirip Deeper Blue ismini verdiler) isimli yazılım ile dünyanın gelmiş geçmiş en büyük satranççılarından biri olan Garry Kasparov karşı karşıya gelmişti.
İnsana karşı makine!
İnsanlığın makus talihinin ilk randevusu gibiydi. İlk raunt yapılırken bir yazı kaleme aldığımı hatırlıyorum: Kasparov kazanacak, çünkü insan…
Öyleydi bence, insan, çünkü kurnaz, tuzakları var, sinsiliği var, bir bilgisayara bunları öğretmek pek mümkün değil gibi geliyordu bana.

Şimdi hala aynı kanaati taşımıyorum ve galiba insanlığın sonunu, makinalara öğrettiği kötülükler ve kurnazlıklar getirecek gibi.
Yapay zekanın kullanılmaya başlamasıyla, ben de kendimce test ettim. Kesinlikle güvenilmezdi. Bilgi açısından yapay zekanın bize sunduğu şeyi kesin doğru kabul etmek büyük hataydı. Bunu bizzat kendi ismimle test ettim. Yapay zekaya adımı yazdım ve bir tek kelime bile doğru şey yazmadı bana.
Ama teknoloji bu, her gün gelişiyor. Yapay zekâ da kısa sürede akıl almaz noktalara ulaştı.
Şunu açıkça ifade edeyim, yapay zekâ ile belki okul ödevi filan yazabilirsiniz ama sakın ha sakın haber ya da makale yazdırmaya kalkmayın çuvallarsınız.
Ama haber ve makalelerinde yardımcı olarak inanılmaz kolaylıklar sağlayabiliyor.
İşte bizim yazı dizimizde, hayatımda ilk kez bir seri yazıyı yapay zekâ ile beraber yazdım.
Bazı “plugin”ler ile beraber kullanılmaya başlandı yeni nesil yapay zekalar. Örneğin PDF plugin’inin yüklediğiniz zaman, hiç bilmediğiniz dilde bir kitabın PDF’ini yüklüyor ve araştırdığınız konudan bahsedip bahsetmediğini soruyorsunuz, anında çıkarıyor. Eğer varsa o bölümün çevirisini istiyorsunuz ve işte karşınızda, örneğin Sanskritçe kaynak!
Bu şekilde bugüne kadar belki de hiçbir Türk gazeteci ya da araştırmacının yapamadığı şeyi yaptım, Rusça tarihi belgelere ve görsellere ulaştım. Özellikle Birinci Dünya Savaşı esnasındaki esir kampları hakkında inanılmaz şeyler öğrendim ve yazdım mesela.
Yapay zekanın zannedildiği gibi hiçbir mesleği öldüremeyeceğini düşünüyorum ama onu kullanabilenlerin, kendi mesleklerinde inanılmaz şeyler yapabileceğine de inancım tam.
Yapılması gereken, yapay zekâ kullanmadan önce nasıl kullanılacağını öğrenmek sanırım.
Yazı serimize dönecek olursak.
İlk bölümden itibaren gelen yorumları okuduğumu belirtmek isterim. Okuyor ve önemsiyordum. Hatta bazı dostlarıma göre gereğinden fazla önemsiyordum. Çünkü, ne yazarsanız yazın, mevzu ya da içerik ne olursa olsun bazıları için itiraz, eleştiri kaçınılmaz. Onlara ne yazarsanız yazın sizi eleştirecekler, çünkü bunu yaşam şekline dönüştürmüşler.
Bu sebeple çalışmalar yapılan yorumları da tasnif etmeyi öğrendim.
İlk bölümde bahsini ettiğim, ne yaparsan yap eleştirenler var. Onlara göre ne yazdığınız filan önemli değil. İlla ki eleştirecek bir şey buluyorlar.
İkinci bölümde kesin inançlılar var, ki çalışmanın içinde de bunlardan bahsettim. Fikirleri adeta mermerden heykel gibi, ne yaparsanız yapın yumuşatamazsınız, değiştiremezsiniz. Mümkün değil.
Üçüncü bölümde ise bagajı olanlar. Size karşı geçmişten gelen bir hoşnutsuzluk ve hatta düşmanlık hissi besleyenler yaptığınız çalışmayı fırsat bilip harekete geçiyor ve yorumda bulunuyor. Bununla yetinmeyip eş, dost ve çevresini manipüle edenleri bile bu çalışma vesilesiyle görmüş oldum.
Bu üç kısım okur modeline karşı, maalesef hiçbir araştırmacının, gazetecinin, tarihçinin yapacak bir şeyi yok sevgili dostlar.
Siz “Bugün hava çok güzel değil mi?” diye yazsanız bile yazacaklarını yazıyorlar!
Ancak bir de son kısım var. Gerçekten bilgiye aç, okumanın erdeminin farkında ve yeni bir bilgi bulduğunda hoşuna gitmese bile mutlu olanlar.
İşte zaman zaman, “yazıyorum ama boşuna” hissiyatına saplanmışken kurtulmamın tek sebebi bu kısım okurlarım oldu.
Elbette her çalışma gibi ziyadesiyle yanlışlar vardır yaptığım çalışmada.
İkinci en büyük kusurum, yazım hataları.
Sevgili dostlar, gün oldu 15 sayfa yazdım, gün oldu 20…
Ve inanın eskisi gibi geniş şartlara sahip değiliz. Yazımızı eski musahhihler gibi titiz şekilde okuyup tashih yapacak bir ekibimiz yok. Kendi yazımızı kendimiz tashih yapıyoruz ve genellikle kendi tashihimizi de kendimiz hallediyoruz.
Ve eğer günlük bir çalışma yapıyorsanız hızlı olmak zorundasınız, hız ise hata demek.
Bir de daha önemli bir ayrıntı var, bir yazar kendi yazdıklarını tashih ederken körleşiyor biliyor musunuz?
Başkasının yazdıklarına kartal kesilen bakışlar, kendi yazısındaki hataları çok zor fark ediyor.
Bu sebeple, yazım hatalarımın bol olduğunun da farkındayım.
İnşallah, daha sakin bir zamanda düzeltme şansım olur.
Dediğim gibi, kendi fikirlerinin onaylanması için seriyi okuyanlar, bunu görmeyince bir miktar hayal kırıklığına uğrayıp “sen de aynısın herkes gibi” moduna girmeleri uzun sürmedi. Oysa onların tezini onaylamak için bir çalışma yapmadığımı defalarca söyledim ben.
Bu sebeple, kendi kanaatini hakikatin kendisiymiş gibi sunup, sonradan küsenleri ve sitem dolu mesaj yazanları da gördüm.
Açıkçası çok da istifade ettim yorumlardan. Ufuk açanlar, hatalarımı düzeltenler oldu.
Ve elbette yanılanlar da.
Söz gelimi Mustafa Kemal’in Şeyh Sinüsi’yi Bediüzzaman’ın yerine yedek olarak mecburen kullanmasıyla, ona halifelik teklif etmesinde büyük mantık hatası olduğunu ileri süren dostlarımız oldu.
Halbuki kaynaksızlık da bir kaynak belirtmektir. Kaldı ki, Şeyh Sinüsi’nin yerine kendisine Umumi Şark Vaizliği teklif edildiğini bizzat Said Nursi kendi kitaplarında defalarca yazıyordu. Bunun sebebi, Nursi’nin Sinüsi’den daha iyi bir hoca olması değildi şüphesiz. Şeyh Sinüsi konuşmalarını ve vaazlarını Arapça irad ediyordu da ondan. Anadolu halkı Arapça anlamıyordu. Nursi, bu konuda test edilmiş ve 1. Cihan Harbi’nden önce Kuvayı Milliye ile beraber çalışarak, bu iş için biçilmiş kaftan olduğunu göstermişti.
Halifelik teklif edilmesi konusuyla ilgili ise binlerce internet kaynağı vardı ama hepsi dedikodu düzeyindeydi. Ancak bu mantıksızdı demek anlamına asla gelemezdi.
Hatta şahane bir mantık vardı: Mustafa kemal önce saltanatın, ardından halifeliğin kendisi ve arkadaşlarının kontrolü altında olması gerektiğini düşünüyordu. Bunun için önce bu iki müesseseyi ayırdı. Saltanata müdahale edemeyeceğini çok iyi bildiği için önce onu kaldırdı. Niyeti belki de -bazılarının kukla halife- diyebileceği bir isim aradı. Ancak, özellikle ilk meclisteki mebuslar, halifeliğin Osmanlı ailesinden devam etme düşüncesini ısrarla sürdürünce, bu işi tamamen kapatmak istedi ve öyle de yaptı.
Topal Osman’ı sevmek, onun işlediği cinayeti onaylamak anlamına gelmediğini yazmak bana gereksiz gelmişti ama gelen yorumlara bakılırsa onu bile yazmalıymışım. Burada esas mesele, eğitimsiz bir eşkıya ve hırsızın Cumhurbaşkanı Muhafız Alayı’nın başına getirilme meselesiydi. Sedat Peker’i genel kurmay başkanı yapmak gibi bir şey bu ama anlatamadım elbette.
Netice itibarıyla, yaklaşık üç aylık çalışmanın birinci etabını tamamlamış olduk. Biliyorum, daha ele alınması gereken pek çok ayrıntı var. Mesela, Mustafa Kemal ile Said Nursi’nin son görüşmeleri, ne zaman oldu ve neler konuşuldu? Çok kişinin bunu merak ettiğini biliyorum.
Yine Nursi’nin çocukluğu hakkındaki ayrıntılı malumat. Keza, risale yazmayı ne zaman bıraktığı ve emeklilik döneminde neler yaptığı. En popüler bahis ise şüphesiz kabir olayı olsa gerek.
Hani bir iyi, bir de pek hoşunuza gitmeyecek iki haber vereyim.
İyi haber, bunların hepsini Allah ömür verirse ele alacağım.
Ama bunu bu sitede yapmak, bana bu konuya ilgi duymayanlara yapılan haksızlık gibime geldi.
Bu sebeple büyük ihtimalle Patreon hesabımdan devam edip, sonra imkânım olursa kitaba dönüştürme niyetindeyim.
İnsan benim gibi yaşlı gazeteci olunca kalemi de geveze mi oluyor ne, bakın yine yazı tahminimin birkaç katı uzunlukta oldu.
Ezcümle; yaptığım çalışmayı takip eden gerek internet sayfasında gerekse başka iletişim yoluyla görüş ve eleştirilerde bulunan tüm dostlarıma şükran hissi içindeyim.
Belki de bu sebeple bambaşka bir seri yazı çalışması daha yapmaya başladım ve epey mesafe aldım.
Ancak daha önce birkaç yazılık bir sanat serimiz olacak.
Baki muhabbetle.


Nedim abi Allah ebeden razi olsun. birinci tür elestiri yapanlari cidden dikkate alip sizi demotive etmelerine izin vermeyin. Keske sizin gibilerin sayisi daha fazla olsa, bizler de derdi maisetten firsat bulup maddi destekte de bukunabilsek.
rabbim zihninize idrakinize daha da aaciklik versin insaallah
Yazılarınızı büyük bir aşk ve iştiyakla takip ediyorum Özellikle kültür ve sinema ile ilgili yazılarınızı çok seviyorum. Tabii ki Fifa tarihini anlattığınız yazı dizisi muhteşemdi.
Allah razı olsun . çok istifade ettim. tüm seriyi okudum. özellikle Üstadımız gözümde daha da büyüdü. Çünkü günün şartlarını bilmek önemli. Muhabbetle
Sevilmek değildir muhteşem olan, SEVMEKTİR. Sevmenin lezzeti hiç bir şeye benzemez
zevk aldığınız, fani olduğunuz alanda dört nala devam
Hey gidi küheylân, koşmana bak sen!
Çatlarsan, doğuran kısrak utansın!
….
Hurmetler sn. Hazar.
Sayin Hazar gazetecilik/yazarlikta altin donemini yasiyor, su an Turkiye’de bu seviyede uretken gazeteci yoktur. Belli ki cok arastiriyor ve AI’i verimli kullaniyor. Neredeyse sabah aksam 2 yazi cikaracak ummet hizina yetisemiyor 🙂 tr724 kendisini fazla fazla taltif etsin ki gecimi dert etmeyip yazarligina odaklansin. Isimsiz yazi dizileri cikarsa muhtemelen turkiyedeki bircok gazete-dergi siraya girer. Gayretlerinin devamini diliyoruz
Nedim bey ilk defa yazılarınızı okudum. Çok içten sanki karşı karşıya oturmuş birlikte kahve içiyormuşuz gibi geldi, skolastik düşünceden kurtulmuş ufuk açıcı geçmişi günümüzce okuyan bir yaklaşım. Hiç ara vermeden başarılarınızın devamını dilerim
Nedim abim,
Umumi Şark Vaizliği teklif edildiğini bizzat Said Nursi kendi kitaplarında defalarca yazıyordu.
1- Vaizlik ile Halifelik aynı şey midir?
Halifelik teklif edilmesi konusuyla ilgili ise binlerce internet kaynağı vardı ama hepsi dedikodu düzeyindeydi. Ancak bu mantıksızdı demek anlamına asla gelemezdi.
2- Dedikodu düzeyindeki bilgi, mantıklı bilgi midir?
Ali yi Veli ye dost göstermek başka, Ali yi Veli ye düşman göstermek bambaşkadır.
Nursi, şahıslara değil, adavete adavet edin diyen bir dehadır.
Sırr-ı İnnâ A’taynâ Risâlesi ışığında da bazı değerlendirmelerde bulunabilir misiniz?
Hilafet nedir, niçin kaldırılmıştır: Daha mantıklı bir yorum..
https://www.youtube.com/watch?v=t9Cp-ZVKDK4
Cok tesekkurler degerli arastirmalariniz icin.
Zevkle ve heyacanla okudum.
Yazi serinizi hayranlikla okudum. Hem yazdiklariniz, hem uslubunuz cok guzel. Bir entellektuel, fikir adami, tarihci… nasil olmali sorusuna cok guzel ornek oluyorsunuz. Iyi ki varsiniz. Sanirim o buyuk sahsiyet hakkinda yapilmis ne guzel calismalardan birisi oldu. Lutfen cok ara vermeyin. Devamini da sabirsizlikla bekliyoruz.
Mesela, Mustafa Kemal ile Said Nursi’nin son görüşmeleri, ne zaman oldu ve neler konuşuldu? Çok kişinin bunu merak ettiğini biliyorum.
Şu hikaye mi acaba..
Şüpheli Barla Ziyareti
İkinci bir diyalog iddiası daha vardır, Akrebin Kıskacında kitabında yayınlanan. İddia dedim, çünkü kitabın yazarı olan Ahmet Özkılıç “Araştırmaya açıktır, teyit ettirilmesi lazımdır” diyor. Yazarın bile doğrulayamadığını itiraf ettiği, bu kulaktan kulağa duyma hatırayı Üzeyir Şenler anlatmış. Ona da Kadri Nemrutlu anlatmış. Ona da Askeri Yıldız anlatmış. Peki buna kim anlatmış? İşte burada çelişki var. Nakledenin, dönemin valisi mi yoksa emniyet müdürü mü olduğu da net değil.
Teyit edilmemiş bu iddiaya göre Atatürk, Bediüzzaman’ı Barla’da ziyarete gider. Peki, birlikte ne konuşmuşlar? Burada da tutarsızlıklar var.
Bir anlatıma göre, Atatürk bizzat Tin suresi 8. ayetini hafızasından okuyup, bir soru soruyor. Sonrasında Bediüzzaman, Atatürk’e ikaz mahiyetinde, bir sonraki ayeti kastederek “Devamını da oku!” diyor. Atatürk, Kur’an’ı alıp başka bir ayete bakmak isteyince de, güya Bediüzzaman, “Senin bu habis elin ona ulaşamaz, erişemez.” deyip terslemiş.
Başka bir aktarım ise, raftaki Kur’an’ı alarak ilgili ayeti okuyor ve Atatürk “Bu âyet bana bakıyor “deyince Bediüzzaman bu sefer, Alak suresini kasdederek “Yaptıklarınla, sonraki sure sana bakıyor.“ diye gönderme yapmış. Atatürk de bu iğnelemeyi anlamış, morali bozulmuş ve odadan hızla çıkmış. Sonra da bir nakle göre, “Yahu bu adam var ya, eskiden nasılsa hiç değişmemiş’’ veya başka bir nakle göre “Hocaefendi, aynı inadında devam ediyor “demiş.
Bu birbirinden farklı ve teyit edilmeyen aktarımlar bence, bu şahsiyetlerin hem insani hem de İslami ilişkilerine tezattır, ayrıca onları küçük göstermektedir. Bu anlatı, ilgili kişileri, açıkçası çocukça tavırlar içinde kavgalı/düşman gösterme çabasıdır. Kanaatim, bırakın Bediüzzaman gibi bir usul ve üslup kahramanını, herhangi bir Müslüman bile, muhatabına böyle bir metotla/metotsuzlukla yaklaşmaz.