Ekrem Dumanlı, “Okuma Zamanı”nda bu hafta Netflix’te yayınlanan “The New Yorker’ın 100. yılı” belgeseli üzerinden dergicilik ve gazetecilik tartışması yaptı. Dumanlı, New Yorker ve Atlantic gibi dergilerin uzun metin, edebiyat, mizah ve derinlikli habercilik geleneğiyle “viral olmak” yerine “referans” olmayı seçtiğini söyledi; Türkiye’de ise okur alışkanlıkları, baskılar ve yayıncılık şartları nedeniyle benzer bir geleneğin sürdürülemediğini savundu.
Programda New Yorker’ın yayın çizgisinden örnekler veren Dumanlı, derginin 9 bin kelimelik dosyalar ve 15 bin kelimelik biyografiler yayımladığını hatırlatarak “okumuyorlar” gerekçesiyle metinleri kısaltmanın doğru olmadığını belirtti. “Fikir hap gibi olmaz” diyen Dumanlı, tefekkürün zihinsel emek, sabır ve derinlik gerektirdiğini vurguladı.
New Yorker’ın tirajını 1,2–1,3 milyon civarında aktaran Dumanlı, abonelik modelinin bu dergilerin temel dayanağı olduğunu, Türkiye’de ise “abone sistemi”nin özellikle geçmişte hedef alındığını söyledi.
Fotoğrafsız kapak sırrı
Dumanlı’nın dikkat çektiği başlıklardan biri de New Yorker’ın kapak anlayışı oldu. Derginin tarih boyunca kapakta fotoğraf kullanmadığını ve özellikle “kadın fotoğrafı basmadan satmaz” anlayışının aksine, kapaklarda çizim ve illüstrasyon geleneğini sürdürdüğünü anlattı.
İllüstrasyon, karikatür ve kara mizahın dergiye sadık bir okur kitlesi oluşturduğunu, bu çizimlerin koleksiyonlara ve ayrı yayınlara dönüştüğünü dile getirdi. New Yorker ve Atlantic’te kurgu hikâye, şiir, kitap eleştirileri, tiyatro ve sinema yazıları bulunduğunu belirten Dumanlı, “haber dergisinin içinde edebiyat” fikrinin Türkiye’de okur için hâlâ şaşırtıcı olduğunu ifade etti.
Hiroşima: İnsan hikâyesi
Dumanlı, New Yorker’ın yayıncılık tarihindeki dönüm noktası olarak Hiroşima dosyasını anlattı. Atom bombasının teknik sonuçlarının ötesine geçilerek “insan hikâyesi” yazdırıldığını, bu yaklaşımın nükleer silahlara bakışı etkilediğini söyledi; belgeselde aktarıldığı şekliyle Einstein’ın yazıyı önemseyip çevresine dağıttığını dile getirdi.
Bir diğer örnek olarak tarım ilaçlarıyla ilgili, kuşların ve insan sağlığının etkilerini odağa alan uzun bir araştırmayı hatırlatan Dumanlı, bu tür dosyaların şirket baskısı ve propaganda ile karşılandığını, bağımsız gazeteciliğin her zaman bir bedeli olduğunu savundu. Bu noktada, GDO haberleri nedeniyle yıllardır cezaevinde olan gazeteci Mehmet Baransu’yu anarak Türkiye’de araştırmacı gazeteciliğe dönük baskılara dikkat çekti.
Mr. Jones: Büyük Yalan
Programın ikinci bölümünde Dumanlı, Amazon Prime’daki “Mr. Jones” filmini önerdi ve filmi gazetecilik etiği açısından örnek gösterdi. 1930’larda Ukrayna’daki kıtlığı araştıran gazeteci Gareth Jones’un yaşadıklarını anlatan film üzerinden, propaganda ile gerçeğin nasıl örtüldüğünü ve “marka” kabul edilen bir medya organının muhabirinin (New York Times adına çalışan Walter Duranty) gerçeği çarpıtmasının nasıl sonuçlar doğurduğunu aktardı.
Dumanlı, Jones’un tanıklıklarının zamanla doğrulandığını, buna karşılık Duranty’nin etik zaaflarının ve rejimle kurduğu ilişkinin tartışmalı hale geldiğini belirterek “lekesiz yaşam” ve bağımsızlık vurgusu yaptı. Jones’un anlattıklarının George Orwell’e ilham vererek “Hayvan Çiftliği”ne giden yolu açtığı yorumunu da paylaştı.
Programın sonunda Dumanlı, güçlü yayın organlarının “fikirlerin kaleleri” olduğunu söyleyerek, bugün kâğıt şart olmasa da dijitalde de bağımsız, baskıdan korkmayan, mağdurlara sahip çıkan ve “insan sevgisini” merkeze alan yayınlara ihtiyaç bulunduğunu vurguladı.