Türkiye’ye mesafeli büyüyen çocuklar

ALİ TOPDAĞ | YORUM

Her nesil, kendi hikâyesini yaşar. Ama bazı nesiller, hem kendi hikâyesini hem de büyüklerinin acılarını sırtında taşır. Özellikle yurt dışında büyüyen Hizmet Hareketi mensubu ailelerinin çocukları böyle bir sınavla karşı karşıya…

15 Temmuz 2016’dan sonra Türkiye dışına çıkmak zorunda kalan değer temelli bir çizgide yetişmiş olan bu ailelerin çocuklarında tespit ettiğim bir gözlem var: Türkiye’ye karşı mesafeli, zaman zaman öfkeli, hatta milli-manevi duygulardan uzak bir nesil yetişiyor. Öyle ki bazı çocuklar milli maçlarda bilinçli bir şekilde karşı takımı tutuyor, bir süre sonra Türkçe konuşmak istemiyor, Türkiye’ye ile ilgili her konuda kin dolu nefret dili kullanıyor…

Bu durumdaki çocuklara hak vermemek mümkün değil. Kimi daha oyun çağındayken babalarının cezaevine götürüldüğünü gördü, kimi annesiyle birlikte gözaltı odalarında bekledi, kimi de bin bir zorlukla Meriç’i geçip mülteci kampının zorluklarını yaşadı. Evleri basılan, okulları kapatılan ve çok sevdiği öğretmeni terörist ilan edilen bu çocukların yüreklerinde bir tortu oluştu. Bu tortu bazen bir maçta, bazen bir sohbette, bazen de konuşulmayan bir suskunlukta kendisini gösteriyor.

Bu duygunun kalıcılaşması, zaman içinde daha büyük bir sorunu ortaya çıkaracak. Aidiyet duygusunu yitirme tehlikesiyle karşı karşıya kalan bu çocuklar, savrulmaya daha açık hale geliyor ve kendisini ne Türkiye’ye ait hissediyor ne yaşadığı ülkeye. Böyle bir duruma gelmiş çocuk, kendisini sadece vatansız değil, değersiz de hissedebiliyor. İşte bu yüzden aidiyet duygusunu canlı tutmak, her anne babanın ve Hizmet gönüllüsü ailelerin ilk gündemlerinden biri olmalıdır.

Bu konuda neler yapılabileceğine dair birkaç şey söyleyebilirim:

Aidiyetin sadece “bir yere” değil, “bir değerler dünyasına bağlılık” demek olduğunu önce biz büyükler kabul etmeli sonra da çocuklara bu duyguyu somut örneklerle anlatmalıyız. İnsan olarak her yerde hayatımızı devam ettirebileceğimizi ama günde beş vakit minarelerden okunan ezanı her yerde duyamayacağımızla işe başlayabiliriz.

Çocuktaki nefret duygusunu bir çırpıda yok etmek mümkün değil. Bu duyguyu ne Türkiye ne de orada şekillenen değerler için değil yaşanılan mağduriyete sebep olanlara karşı müspet yönde kullanmalarını sağlamak gerekir. Türkiye’de yaşayan herkesin kötü olmadığı, iyi insanlar için ızdırap duyan başkalarının olduğu bir şekilde anlatılmalı/gösterilmelidir. Bununla birlikte ‘vatan’ kavramının sadece bir coğrafya değil tarihî ve kültürel bir bütünden oluştuğunu anlatmalıyız.

Anadil, aidiyet duymada en önemli unsurdur. Yeni ülkesinin dilini doğal olarak öğrenecek çocukların Türkçe’den kopmaması için uygun ortamlar oluşturulmalı. Hemen hemen her ülkede açılan kültür merkezleri ve hafta sonu okulları rehberlik faaliyetleri ile birlikte bu konuyu da mutlaka gündemine almalıdır.

Çocukların yaşadıkları acıyı inkâr etmeden ve o acıyı kimliğe dönüştürmeden bir yol çizmek gerekir. Böylece bu çocuklar, hem yaşadığı ülkeye entegre olmuş hem geldiği köke saygı duyan hem de iç dünyası sağlam bir nesil olabilirler.

Türkiye ile bağları sıkı tutmak bu süreçte çok önemli. Nine, dede ve diğer akrabalarla sürekli iletişim halinde olmak çocuklarda “ben kimim, nereden geldim” gibi sorulara doğal cevaplar bulmasını sağlayacaktır.

Çocuklara, “Sen Türk’sün, bunu unutma…” gibi dayatmalardan ziyade Nasrettin Hoca’dan, baklavadan, sarmadan, camilerden ve ecdadımızın yaptığı güzel şeyler anlatılarak değerler üzerinden bir kimlik inşa etmek gerekir.

Yaşananlar uygun şartlarda dile getirilerek bir aile hafızası oluşturulmalı. Göç öncesinde yaşananlar, okul hatıraları, kutlamalar, geziler, dostluklar anlatılarak mevcut durumun bir kopuş veya yok oluş değil hayatın gereği olduğu hissi verilmeli. Bu dünyada her şeyin istediğimiz gibi olmayacağı, farklı şekillerde yaşanan zorlukların insana kazandırdıklarını onların anlayabileceği bir dille anlatılmalıdır.

Her fırsatta ama bıktırmadan Türkçe şarkılar, ilahiler, şiirler, filmler ve dini-milli ritüellerle çocuklar buluşturmalıdır. Özellikle bayramlar bunun için harika zamanlardır. Kültür merkezlerinde bu alanda çok güzel faaliyetler yapılabilir.

Hizmet Hareketi’nin kültürünü çocuklarla birlikte yaşamak da aidiyet duygusunu güçlendirecek faktörlerden biridir. Hizmet’in mütevazı dili/duruşu, insanı merkeze alan anlayışı, eğitim, diyalog ve yardımlaşma faaliyetlerini anlatmaktan ziyade onları işin bir ucundan tutacak şekilde aksiyon almalarını sağlamak gerekir.

Çocuklara hem yaşadığı yerin bir parçası olduğunu, hem de Anadolu kültürünün bir temsilcisi olduğunu hissettirmek gerekir. Bunun bir bölünmüşlük değil aksine bir zenginlik olduğu özellikle vurgulanmalıdır.

Ebeveynler, çocukların da bulunduğu ortamda yaşananlarla ilgili nefret dili kullanmamalı, Türkiye ile ilgili her meselede negatif düşüncelerini dillendirmemelidir. Bu tür olumsuz konuşmalar maruz kalan çocuklar doğal olarak Türkiye ile ilgili her şeye düşman kesilirler. Anne-babaların bu konuda bilinçli olması gerekiyor. Kırgın olabilirler ama çocuklarına miras bırakacakları şey nefret olmamalıdır. Aksi hâlde çocuk o yükle sağlıklı bir birey olamaz.

Evet, aidiyet, dayatılarak değil; hatıralarla, sevgiyle ve bilinçle inşa edilir. Geçmişinden nefret etmeyen, onunla yüzleşip anlamlandıran çocuklar hem kendine kök salan, hem de insanlığa gölge veren bir ağaç gibi yetişir.

6 YORUMLAR

  1. Hayatımda çok saçma yazı gördüm, özellikle “yerli-milli” gazetelerde, haber portallarında, internet sitelerinde. Bu yazı da bunlar arasına girer.

    Ben yıllardır almanyada yaşıyorum, karı koca, çoluk çocuk buraya geldikten sonra Alman vatandaşı olduk. Çocuklarımın hayatında Türkiye diye bir ülke yok. İsmen var, akraba dede-nine dili olarak var.
    Çocuklarımıza bir kere bile sen almansın sen türksün diye bir dayatma yapmadık, ama çocuklar zaten kendilerini alman görüyor. İstediğimz kadar türkçe konuşalım, türkçe kitap okuyalım, çocuklarımızın almancaları okul dili ve türkçelerine göre daha iyi. Gittikleri kreşlerde ve okullarda yabancı asıllı çok çok çocuk bulunmasına rağmen türk asıllı çok azdı.
    Kültür merkezi ve bizim arkadaş çevremiz dışında türk arkadaşları yok.
    Peki asıl meseleye gelelim. Bu çocuklar imanla, islamla yetişiyor mu? Evet. Hem bizden hem arkadaşlarımızdan hem kültür merkezinden gördükleri, edindikleri bilgilerle inşallah.
    Ahirette sen türk milli takımını tuttun mu diye soracaklar mı? Dedelerinin doğduğu topraklara dair bir bilgin yok sana yazıklar olsun mu diyecekler kabirde sorgu melekleri?

    Bazı şeyleri çok abartıyoruz. Bizim hoşumuza giden, bizi biz yapan görüşler, gelenekler, adetler başkalarında aynı etkiyi yapmayınca sanki onlar hainmiş muamelesi neden?

    Ben türk milli takımını tutmuyorum. Neden tutayım? Bana bu zulmü yapan insanların en azından futbolda sevinmelerini istemiyorum. Onursuz, omurgasız mıyım ben de o insanlarla aynı şeylere sevincem? Severek isteyerek alman milli takımını tutuyorum. Günah mı? Eğer alman halkı da bir gün bana hain muamelesi yaparsa, alman devleti sadece kimliğimden dolayı beni cezalandırmaya kalkarsa bu milli takımı da tutmam.

    Anadilim türkçe, duygularım düşüncelerim türkçe. Çalışma hayatımı çıkar hala türkçeden ibaretim. Fakat türkçe benim dinim değil, dünyaya geliş sebebim değil. Bir gün çocuklarım bir kelime Türkçe bilmese ne olur? Ellerinde imanları kalmadıktan sonra Türkçe bilseler ne olur? Ne islamı anlamak için ne iyi bir insan olmak için türkçe farz. Türkçe sadece biz “yaşlılara” cazip geliyor, çünkü kendimizi dolayısıyla dinimizi adetlerimizi çocuklara etrafa daha iyi anlatabiliyoruz. Yoksa rehberlik iman dersleri türkçe olunca daha iyi olmuyor. Eğer böyle bir şart olsaydı, hepimizin zorla arapça öğrenmesi gerekiyordu ki dinimizi doğru anlayalım. Hiçbir kimsede arapça öğrenme konusunda bir gayret görmediğimize göre, aslında mesele iman hizmetleri değil, türkçede kendini rahat hisseden abiler.

    Bana türk milli takımını tutmuyorsun, milli manevi değerlerini kaybettin diyen Ali Bey’e tavsiyem gidip bir türk milli maçında gurbetçi kardeşlerimizle beraber bir cami derneğinde oturup maç izlemesi. en azından orada sadece milli-manevi değerlerle yetişen insanları görür, biraz rahat eder.

  2. Türkiye milli takımını tutmuyorum, tutanları da kınıyorum. Dinden mi çıktım? Ne takıntıymış be arkadaş????

    Ali Bey gidin asker selamı yapan, bozkurt işaretleriyle dolaşan manyakları destekleyin.

  3. 50 yaşındayım. Bırakın çocukları ben bıle mesafeliyim. Yaklaşık 30 yıldır yurt dışında yaşayan birisi olarak eskiden Türkçe konuşan birilerini görünce mutlaka tanışır, bir ihityacı varsa görmeye çalışırdım. Şimdi ise direk uzaklaşıyorum. Türkiye’deki masumlar, mazlummlar ve onların kefil oldukları haricinde kimse ile bir gönül bağım yok. Kendimi o ülkeye ait hissetmiyorum. Orayı özlemiyorum. Eskiden kızgındım artık kızgın bile değilim. Bir Angola veya Ekvator Gine’si ne kadar beni ilhilendiriyorsa o kadar o ülke de beni ilgilendiriyor. Bu web sayfasınını ve bunun gibi birkaç web sayfasını sadece ve sadece mazlumlar ve masumlar için takip ediyorum. O ülkenin sevinçleri beni sevindirmiyor, başarıları beni gururlandırmıyor.
    Evet Müslümanım, Türküm ve hizmeti çok seviyorum. Kendimi hizmetten görüyorum. Bu benim yeni kimliğim. Hizmette her milletten her dil ve lehçeden insan var. Birçoğu da benim gibiler. Özellikle Türkmenler, Afganlar, Özbekler bizlerle benzer hisleri paylaşıyorlar.
    Dolayısı ile yeni hayatımızda Türkiye merkezde değil. Merkezde olan yeni yerimiz ve hizmet kültürümüz. Burada milli duygular degil milli örf ve ananeler var. Herkesin kendisinden birşeyler kattığı ancak esas zemini hizmet kültürü olan bir ortam var.
    Hz. Peygamber SAV “İstemez misin Ya Ömer, Dünya onların ahiret bizim olsun demişti.” İktidarı ile muhalefeti ile Türkiye onların ahiret de bizim olsun.
    Sahabede Hz. Selman’ı Farisi İranlıydı ama İran’a dönüp bakmamıştı, Hz. İbrahim As Harrandan ayrılınca bir daha oraya dönemmiş ve hayatını Filistin ve Mekke’de örgülemişti. Hz. Peygamber SAV fetihten sonra Mekke’ye yerleşmemişti.
    Başkaları için birşey diyemem ancak bir gün olur da o ülkede birşeyler değişirse, sıla-i rahim için bir iki safer gider, vefar eden büyüklerimin mezarlarını ziyeret eder, bu süreçte desteğini esirgemeyen 3-5 kişi ile görüşür sonra hicret diyarıma geri dönerim.
    Çocukların Türkçe konuşması mı? Eğer iman ve İslam kültürü almışsa dil ikinci planda bile kalabilir. Günümüzde Efendmiz SAV torunları bütün dünyaya dağılmış durumda. Kimisi Türkleşmiş, kimisi Kürtleşmiş, kimisi İranlılaşmış, Arapça konuşılmayan ülkelerde bulunan Şerif ve Seyitlerin birçoğu ana dilini tam bilmiyor veya hiç konuşamıyor.

  4. 50 yaşındayım. Bırakın çocukları ben bıle mesafeliyim. Yaklaşık 30 yıldır yurt dışında yaşayan birisi olarak eskiden Türkçe konuşan birilerini görünce mutlaka tanışır, bir ihtiyacı varsa görmeye çalışırdım. Şimdi ise direk uzaklaşıyorum. Türkiye’deki masumlar, mazlumlar ve onların kefil oldukları haricinde kimse ile bir gönül bağım yok. Kendimi o ülkeye ait hissetmiyorum. Orayı özlemiyorum. Eskiden kızgındım artık kızgın bile değilim. Bir Angola veya Ekvator Ginesi ne kadar beni ilgilendiriyorsa o kadar o ülke de beni ilgilendiriyor. Bu ve bunun gibi birkaç web sitesini sadece ve sadece mazlumlar ve masumlar için takip ediyorum. O ülkenin sevinçleri beni sevindirmiyor, başarıları beni gururlandırmıyor.
    Evet Müslümanım, Türküm ve hizmeti çok seviyorum. Kendimi hizmetten görüyorum. Bu benim yeni kimliğim. Hizmette her milletten her dil ve lehçeden insan var. Birçoğu da benim gibiler. Özellikle Türkmenler, Afganlar, Özbekler bizlerle benzer hisleri paylaşıyorlar.
    Dolayısı ile yeni hayatımızda Türkiye merkezde değil. Merkezde olan yeni yerimiz ve hizmet kültürümüz. Burada milli duygular degil milli örf ve ananeler var. Herkesin kendinden birşeyler kattığı ancak esas zemini hizmet kültürü olan bir ortam var.
    Hz. Peygamber SAV “İstemez misin Ya Ömer, Dünya onların ahiret bizim olsun demişti.” İktidarı ve muhalefeti ile Türkiye onların ahiret de bizim olsun.
    Sahabede Hz. Selman’ı Farisi İranlıydı ama İran’a dönüp bakmamıştı, Hz. İbrahim As Harrandan ayrılınca bir daha oraya dönemmiş ve hayatını Filistin ve Mekke’de örgülemişti. Hz. Peygamber SAV fetihten sonra Mekke’ye yerleşmemiştir.
    Başkaları için birşey diyemem ancak bir gün olur da o ülkede bir şeyler değişirse, sıla-i rahim için bir iki safer gider, vefat eden büyüklerimin mezarlarını ziyaret eder, bu süreçte desteğini esirgemeyen 3-5 kişi ile görüşür sonra hicret diyarıma geri dönerim.
    Çocukların Türkçe konuşması mı? Eğer iman ve İslam kültürü almışsa dil ikinci planda bile kalabilir. Günümüzde Efendimiz SAV torunları bütün dünyaya dağılmış durumda. Kimisi Türkleşmiş, kimisi Kürtleşmiş, kimisi İranlılaşmış, Arapça konuşulmayan ülkelerde bulunan Şerif ve Seyyidlerin birçoğu ana dilini tam bilmiyor veya hiç konuşamıyor.

YORUM YAZIN

Lütfen yorumunuzu yazın
Lütfen isminizi girin