Tükürükler, teşekkürler ve beklentiler

YORUM | AHMET KURUCAN 

Bazı okuyucularımız bana “Bırak şunlarla uğraşmayı” diyor. Bazıları “İsim isim zikrederek daha net olmalı, ima, işaret, gönderme değil muhatabını da tanımlayarak yazmalısın” diyor. Ne yalan söyleyeyim, ben her ikisine de hak veriyorum. Bazen diyorum ki kendime “Bırak uğraşmayı. Hem senin hem de okuyucuların için vakit zayiinden başka bir şey değil. İnsanlıkları ölmüş, vicdanları solmuş insan suretindeki yaratıklara bir şey anlatman mümkün değil.” Bazen de “Sen elinde kalemin olan bir insan olarak şu an tarihi yaşamanın ötesinde yazıyorsun. Yarın tarihçiler bu yazılara bakarak değerlendirmelerde bulunacaklar. Kendi bakış açınla, durduğun yeri de gösteren bu olayları ve yorumlarını mutlaka yazmalısın. Fakat kısa vadede bunlardan bir sonuç alınacağı ümidini de taşıma” diyorum kendime.

Şimdi, malum Türkiye’de cemaate karşı yapılan sosyal kırım hız kesmeden devam ediyor. Zalim mazlumun ah u efgânını şarkı-türkü dinler gibi dinliyor. Bunun en son örneğini 86 yaşında Mustafa Türk’e Manisa’da devlet hastenesinden verilen raporda gördük. Yargıtay’ın cezasını onadığı bu insan %98 engelli. Yıllardır felçli. Yatağa bağımlı. Altına bez bağlanıyor. İki defa beyin kanaması geçirdiği için konuşması peltek. Kronik şeker hastası. Eşi yakınlarda vefat etti. Evlatlarından sadece biri yanında. Ve sağlık durumu bu olan insana cezasını R tipi hastanede çekebilir raporu verildi. Şu an yoğun bakımda. Yoğun bakımdan çıktığı an Menemen hapishanesine götürülecekmiş. Adli tıp kurumu da hastayı İstanbul’a çağırmış. 

Bu haber sosyal medyaya düşer düşmez kısa görüntülü bir tweet attım. Bunları anlattıktan sonra “tükürün bu raporu veren doktorların yüzüne” dedim. Madem tarihe mal olsun diye bu yazıyı kaleme alıyoruz. O zaman Hipokrat yeminlerini hangi saikle olursa olsun çiğnemiş bu insanların isimlerini kaydedelim. Ortopedi ve Travmatoloji Uzmanı Kadir Damgacı; Genel Cerrahi Uzmanı İlkay Yüksel; Göz Hastalıkları Uzmanı Ercüment Çavdar; Nöroloji Uzmanı Gülşen Damgacı; Ruh Sağlığı ve Hastalıkları Uzmanı Sedat Bağdaçiçek; Kulak Burun Boğaz Hastalıkları Uzmanı Turgay Bozkurt; İç hastalıkları Uzmanı Özgür Yılmaz ve Sağlık Kurulu Başkanı Hacı Gökhan Apucu.

Kamuoyu vicdanında mahkum oldu bana göre bu hekimler. Şimdi sırada Hipokrat yeminine riayet etmezsem diye başlayan cümlede söylenen sözlerin tezahürüne… Allah adildir. Ümit ederim ki er ya da geç bu hekimler yeminlerini bozmalarının dünyevi karşılıklarını son nefeslerini vermeden önce görürler.

Pekala ne diyor o yeminin son cümlesinde? Şunu diyor: “Bu yemine sadık kalırsam hayatımı ve mesleki uygulamalarımı insanların tümünden ve her zaman saygı görerek mutlulukla sürdüreyim, ama ona ihanet eder ya da çiğnersem tam tersini yaşayayım.” Bana göre bu insanlar o yeminlerine ihanet ettiler. Çünkü yeminde aynen şunu demişlerdi: “Tıp fakültesinden aldığım bu diplomanın bana kazandırdığı statü, hak ve yetkileri kötüye kullanmayacağıma, hayatımı insanlık hizmetlerine adayacağıma, hastalarımı memnun edeceğime, insan hayatına mutlak surette saygı göstereceğime, mesleğim dolayısıyla öğrendiğim küçük sırları saklayacağıma, hocalarıma ve meslektaşlarıma saygı ve sevgi göstereceğime dil, din, milliyet, cinsiyet, takım, ırk ve parti farklarının görevimle vicdanım arasına girmesine izin vermeyeceğime, mesleğimi dürüstlükle ve onurla yapacağıma namusum ve şerefim üzerine yemin ederim.”

Şimdi soruyorum bu yazıyı okuyan herkese; Mustafa Türk Amcanın sağlık durumu meydanda. Buna rağmen yoğun bakımdaki bu insan oradan çıkar çıkmaz R tipi hapishaneye gidebilir kararı sırf cemaate aidiyetinden dolayı görevi ile vicdanı arasına girdiğinin göstergesi değil midir? Değilse o daha kötü. Demek ki vicdanı tamamen ölmüş.

Gelelim tarihe kayıt adına kerameti kendinden menkul partisinin özgül ağırlığı olan Bülent Arınç’a. Ona bir çağrıda bulunmuş ve ‘Şahsen tanıdığın Mustafa Türk Amca için devreye girecek misin?’ diye de bir soru sormuştum. Girmiş sağ olsun. Nurettin Topçu’dan iki alıntı ile başladığı bir sayfalık metin yayınlamış. “Merhametin olmadığı yerde insan yoktur”, “İnsanlık merhamet üzerine kuruludur” cümlelerini aktardıktan sonra merhametin, hukuki ve kanuni düzenlemelerin merkezinde olması gerektiğini bildiren tembihlerle yetkililere seslenmiş.

Bu metnin şimdi yazılma ve kamuoyu ile paylaşılma sebebini az-çok kestiren herkes gibi ben de satırları okuma yolculuğuna başladığımda “Şimdi Mustafa Türk diyecek” dedim. Heyhat, yazının sonuna kadar geldim, Mustafa Türk’ün adını zikredemedi Bülent Arınç. Özgül ağırlığı bu kadarmış demek ki? Zikretseydi daha anlamlı olacaktı metin ve tarihe daha farklı bir şekilde geçecekti. Belki de partisinin ağır abilerinden olduğu için yetkililerin daha rahat harekete geçmesini sağlayacaktı. Fakat dediğim gibi Mustafa Türk ve emsali cemaat mensubu yaşlı hastalar diyemedi. Dediklerini örneklendiremedi. Kürtlerden de isimler verebilirdi. Hala varsa Ergenekon davasından yatan yaşlı hastaları da söyleyebilirdi.

Diyebildiği en kapsamlı cümle metnin son cümlesiydi: “Çözüm basittir ve bunun karşılığı insan hayatıdır, merhamettir, adalettir ve vicdandır. Hem tutuklu ve hükümlüleri hem de ailelerini devlete bağlamanın yolu intikamcı yollarla değil kuşatıcı, kapsayıcı ve merhametli yollardan geçmektedir. Bunun gerçekleştirilmesini çok arzu ediyorum ve bu konuyu da yakından takip edeceğim. İlgililerden rica ediyorum lütfen bu konuyu çözme noktasında irade göstersinler.”

Her şeye rağmen çok teşekkür ederim Bülent Arınç’a. İnsani, vicdani, ahlaki bir duruş sergileyerek hukuki düzlemde olan ile olması gereken arasındaki farkı gösterdi, ardından da bir yol haritası çizdi yetkililere. Şimdi sıra hem “rica ediyorum” dediği yetkililerde hem de “yakından takip edeceğim” dediği kendisinde. Tahammülfersâ zulümlerin son bulması, siyasetin köpeği nitelendirmesine maruz kalan yargı erkinin üzerlerine yapışan bu yaftayı kaldırmaları adına güzel bir fırsat olacak sözü edilen kanuni düzenlemenin yapılması ve uygulanması. Bekliyoruz.

Not: Bu yazıyı gazeteye göndermek için bilgisayar başına oturduğumda bir de ne göreyim, Mustafa Türk’ü yoğun bakımdan taburcu edip Menemen cezaevine ambulans ile götürmüşler. Bir kez daha diyeyim o zaman: ‘Tükürün zalimlerin hayasız yüzüne!’

21 YORUMLAR

  1. İnsanın/ insanların ne kadar aşağılık olabileceklerini hayretler içinde, yaşayarak görüyorum…

    Sedat Peker de..
    ve benzerleride zalimler sürüsünden tepilmişlerdir..

    Yarın şimdiki zalimler de tepilse acımamak lazım…

  2. Her şey tamam da, neden bu yapılan zulümlerin karşılığını bu dünyada görme isteği? Üç günlük dünyada bunun karşılığını almak yerine, kalsa ahirete… o zalim insan müsveddeleri mazlumun tüm seyyiatini üstlense de mazlum tertemiz bir şekilde cennete gitse… sonra da ordan bu zalimlerin ateşler içindeki can yakıcı azabini izlese…

    قَالَ قَٓائِلٌ مِنْهُمْ اِنّ۪ي كَانَ ل۪ي قَر۪ينٌۙ
    (Cennet ehli birbirleri ile sohbet ederken) içlerinden birisi der ki: “Benim bir dostum vardı.”
    (37/Saffât Suresi, 51)

    يَقُولُ اَئِنَّكَ لَمِنَ الْمُصَدِّق۪ينَ
    Derdi ki: “Sen, (ahiret hayatını) tasdik edenlerden misin?”
    (37/Saffât Suresi, 52)

    ءَاِذَا مِتْنَا وَكُنَّا تُرَابًا وَعِظَامًا ءَاِنَّا لَمَد۪ينُونَ
    “Biz ölüp de toprak ve kemik olduğumuzda, yaptıklarımızın karşılığını mı alacağız?”
    (37/Saffât Suresi, 53)

    قَالَ هَلْ اَنْتُمْ مُطَّلِعُونَ
    “Siz de görmek ister misiniz (onun ne durumda olduğunu)?”
    (37/Saffât Suresi, 54)

    فَاطَّلَعَ فَرَاٰهُ ف۪ي سَوَٓاءِ الْجَح۪يمِ
    Baktı ve onu dehşetli ateşin orta yerinde gördü.
    (37/Saffât Suresi, 55)

    Saffat Süresinde tasvir edilen bu manzaranın benzerleri Sad suresinde ve Araf suresinde de mevcut.

    Hal böyleyken ne gerek var dünyada görmeye? Hem mümkün mü ki bu yapılanların karşılığını bu dünyada tam olarak görmek? Bu zalimler yaptıkları zulüm karşısında ayaklarına taş bile değmese de ahirette yaptıklarının cezasını eksiksiz bir şekilde alsa daha iyi değil mi? Nedir bu iç soğutma derdi? Ahiret mi, yoksa dünya mi, neye iman ediyor insan, hangisine daha fazla önem veriyor? İlk önce buna bir karar vermek gerekmez mi?

    Rabbim Mustafa Türk Amcayı cennetine alsın da kendisine bu zulümleri eden doktorundan [Dipnot: Her doktor hipokrat yemini etmek zorunda değil, törene katilmayip da o yemini etmezse hiç de bir şey olmuyor, ezberden hikaye yazmayı birakmak daha doğru olur] hakimine savcisindan memuruna tüm zalimlerin cehennemdeki azabını izlemeyi nasip etsin. Rabbim tüm zalimlere sadece adaleti ile muamele etsin de cezalarını cehennemde tastamam versin.

    • Selim bey burada alintiladigim ayetlerde ahiretten tasvir edilen bir manzara var. Cenneteki bir insan cehennemedeki insanın halini görebiliyor ve bu durum Saffat, Sad ve Araf surelerinde tasvir edilmiş.

      Mizanda mutlak adaletin tecelli edeceği noktada ise zalim mazlumun “eğer varsa” tüm günahını alıyor, sonrasında da zalimin hasenat olarak değerlendirilebilecek neyi varsa zalimden alınıp mazluma veriliyor. Şaşmayan terazi orada her hakkı hak edene bir tamam tevdi ediyor. Bu konu birçok ayet ve hadisle detaylı olarak izah edilmiş. Bir müminin bunların gerçekleşmesine olduğu gibi iman etmesi gerekir.

      Bu nedenle yukarıda yazılan ayetlerin halen konu ile bağlantılı olmadığı düşüncesinde iseniz, tekrar bakın derim.

      Aşağıda paylaştığım Zuhruf süresindeki ayetleri müddeinin iddiasına karşılık paylaştım. Manaları açık, öne sürülen iddia ile ne kadar alakalı olduğu okuyanların vicdanına kalmış. Herkese o ayetleri kelime kelime anlamları ile okuyup irdelemelerini tavsiye ederim.

      Ilaveten aşağıda 17-25 Aralık yerine 15-25 yazmışım. Onu da düzeltmiş olayım.

      Bir hususta da sual etmek isterim Selim bey ve bu soruya “hakimin vicdani kanaati” zaviyesinden cevap verirseniz sevinirim.
      86 yaşında yatağa bağlı, felçli, onca hastalığı olan bir insana, yapılan bunca zulümleri reva gören, doktorundan hakimine savcisindan olaya dahli bulunan herkese, tüm bu zalim insanlar Allah’tan(CC) mi yoksa RTE’den mi daha çok korkmaktalar? Tecrübeli bir hakimin vicdani bu soruya nasil cevap verir?

      Yapılan bunca zulmün arkasındaki “küfür bataklığı” halen görülmüyor mu? Eğer öyleyse, yüzlerce yıldır defaatle söylendiği gibi “Zalimler için yaşasın Cehennem”den başka söylenecek söz kalmamış demektir.

      • Eyüp bey,

        Sualinizden başlayayım.

        Öncelikle, şunu hatırlatmalıyım ki, Türkiyenin tabi olduğu hukuk sistemi, Kıta Avrupa sistemi, Ortodoks sistem, kazuistik. Tıpkı Anayasa gibi. Suçlar tanımlanır, cezaları da. Ceza kanununda yazılmayan birşey suç sayılmaz, orada belirtilen ceza alt ve üst limitlerine aykırı da ceza verilemez.

        Adam öldürenin cezasının alt ve üst limiti vardır, vicdanı kanaat dediğiniz hususta orada işler, olayın gelişi, sanıkların durumu, mücbir haller vb değerlendirilir ve ancak böyle durumlarda ortaya çıkar. Yani, 10-15 yıl arası ceza öngörülen bir suça, hiçbir hakim affettim demez, 15 yıldan da fazla veremez.

        Ayrıca, hukuk sistemi içinde, olmayan bir şeyi saymaya, olan suçu da yok saymaya, ne bir hakimin, ne de bir yargı organın, Yargıtayın yetkisi yoktur. Kanunları kim koymuşsa, onlar kaldırır.

        Hizmet hareketine yönelik bir soykırım uygulanması, bu soykırımın yargı mercileri eliyle de hassaten yürütülmesi zaten bir gerçek. Hakimler suç işlemekteler, hukuki bir zemin de de muhakkak yargılanmaları gerekir, zamanaşımı da olmadığı için bu kapsamda suçlara, onlar ölene kadar arkalarından bu cürüm tehditi takip edecek ve muhakkak birilerine de bu piyango vuracaktır. Buna da inancım tamdır.

        Sorunuzun duygusal yönünü kenara koyarak sanırım cevabım yeterli.

        Takıldığım, mantık silsilesinde, daha öncesinde olduğu gibi, kullandığınız önermeler, geçişler ve bunlara dayanaklarınız.

        Nezaketlice anlatmaya çalıştığım husus bu. Konumuz burada, işlenen suçların cezasının muhakkak verilmesinin gerektiği. Bu dünyada.

        Elimizden geldiğince bu suçların cezasız bırakılmaması, bunların takip edilmesi, bunun için girişimler de bulunulması, unutulmaması, unutturulmaması. Bunun bir çeşit dini vecibe olduğu, bunun dini bir temelinin de bulunduğu.

        Cevabi yazınızda,

        “Yapılan bunca zulmün arkasındaki -küfür bataklığı-halen görülmüyor mu?” demişsiniz örneğin.

        Cevap bekliyorsanız, evet bir zulm var, arkasında küfür bataklığı görülüyor diyelim.

        Kaldı ki, arkasında küfür bataklığı da olmayabilir, dini bütün insanlar eliyle de işlenebilir. Bu sonucu değiştirmiyor, orta da bir suç var, ve bu suçu birileri işliyor. Hukuk karşısında, bu suçu işleyen, kim olursa olsun, alacağı cezayı da asla değiştirmeyecek bir husus bu küfür bataklığı hususu.

        Ama mantığınızdan hareket edelim, ve evet ardında küfür bataklığı var olarak cevaplayalım.

        Devam etmişsiniz, EĞER ÖYLEYSE demişsiniz,

        “Yüzlerce yıldır defaatle söylendiği gibi -yaşasın zalimler için cehennemden- başka söylenecek söz KALMAMIŞ demişsiniz.

        Hepimizin söylediği bir sözü söyleyip, üstelik söylenecek söz kalmamıştır diye de şerhinizi de eklemişsiniz.

        Eyüp bey, yazınız da bir şey dememişsiniz kısaca, Konuya ilişkin yine.

        Sizi ayet ve hadisleri sıraladıktan sonra, savunduğunuz düşüncenizi daha net izah etmeye davet ediyorum. Zira okuyunca o ayetleri, açıklamlarınızla çelişkiler görüp, bu sefer, bu ayet bunu kast etmiyor ki deyip, elbette bir okuyucu olarak, yorumcu olarak öyle değil demeyi, bir mecburiyet hissediyorum.

        Lütfen, bundan sonra rica ediyorum, ayet ve hadis paylaşıyorsanız, ya tam konunun bağlamına ilişkin paylaşın, yahut kendinizce bir bağlam kuruyor iseniz, daha ayrıntılı açık net çıkarımlarınızı sunun ki, biz de yanlış anlıyor isek sizi, ha evet böyleymiş diyelim.

        Eğer yapılmak istenen yorumlarda, ayet ve hadisleri dayanak göstererek bir sonuca ulaşmaksa, elbette, öyle bir yorumu diğerleri gibi düşünüp es geçmeyip, tek tek irdelemek iktiza ediyor.

        Bunun yanında, ayetlerin araçsallaştırılmasına, bir fikrin savunulmasında bir çeşit done olmasına da değindim ve bunun da hatalı olduğunu söyledim.

        Size manipülasyon yapıyorsunuz vs demiyorum. Ancak, bir yerde bir konu var ise, biri bir yazı yazmış ise, o yazıya itiraz nevinden kullanılan ayetlerin konu ile bağını aramak elbette önemli.

        Belirttiğiniz ayetler ile altına yazdığınız birkaç satırlık açıklama arasında tenakuz var dedim, onun olmadığını varsaysak da, şunu görüyorum Eyüp bey. Konumuz ile bir alakası yok.

        Biz, mazlumlara yapılanların cezasız kalmamasını istiyor, adaletin gereği olsun istiyoruz. Bu dünyada olmalı, ahirete bırakılmamalı diyoruz.

        Siz ise, ahiret yurdunda alınacak mükafatlardan, asıl yurdun ahiret olduğundan bahsediyorsunuz.

        Paylaştığınız ayetler, bu dünya da hakkınızı aramayın, affedin ahirete bırakın cürümler deseydi, derdik ki, ayet böyle diyor, size ne oluyor, biz insanlara haklarını aramaları yerine, ahirete bırakmalarını tavsiye edelim.

        Eyüp bey, bu olsa idi bir alakası vardı diyecektim. Yok ama malesef. İtiraz niteliğinde ayet sonrasında açıklamalarınız olmasa idi, inanın çok da güzel bir yorum olacak, istifade edecektik.

        Allah razı olsun, herşeye rağmen yine istifa ettim kendi adıma okudum. Ama orta da itiraz edilecek bir husus yok.

        Eğer itirazınız var ise de net belirtin.

        Yoksa, niyetiniz hayr olsa da, çıkardığınız anlam,

        “Dambaşında saksağan vur beline kazmayı” olabiliyor.

        Herşeye rağmen affınızı istirham ediyorum, gönül koymamanızı istirham ediyorum bu yazıma. İthamdan mümkün olduğunca kaçınan biriyim. Bu nedenle, ayetleri araçsallaştırıyorsunuz demedim dikkat ederseniz, araçsallaştırma durumu olabilir demeyi tercih ettim. Zira, güzel insanlar topluluğu bu.

        Başlı başına o ayetleri okumak da güzel.

        • Bazı şeyleri düzgün ifade edememis olabilirim. Bu nedenle birkaç aydan beri buralarda yazdığım yorumlarda defaatle insanlara Allah(CC) ile aldatilmamak için dinlerini benden senden ondan bundan veya başkasından değil de, en baştan, ilk harfinden başlayarak 23 yıllık Devr-i Risalet dışında da kırmızı çizgi kabul etmeyerek kendilerine verilen akıl ve irade ile okuyup öğrenmeye çalışmalarını tavsiye ediyorum. Öncesinde akıl denilen kavramı sorgulayıp sınırlarını kavrayarak, aklı putlastirmayarak elbette. Kolay değil, amenna. Bu mücadeleyi vermek de zor, nefsim adına söyleyeyim, onlarca yıl küfür bataklığında debelenip de müslüman oldugunu zannedip de yılların emeğinin, mücadelesinin boş olduğunu anlamak da zor, son derece acı verici bir durum. Yıllarca içinde yetiştiğim Türkiye toplumunun kodları ile sahip olduğum İslam anlayışının bidatlerle küfürlerle dolu olduğunu görmek benim için hiç de kolay olmadı, halen de değil. Yazıyorum ki benimle aynı toplumun içinden çıkmış insanlar da belki aynı problemi yaşarlar, belki onlara da bir faydası olur düşüncesi ile. Meramimi ifade edemeyisim ise ortada demek ki siz bana bunları yazıyorsunuz. Hata varsa bendendir.
          Bir ayet belki okunur da bir uyanışa vesile olur, bir hadis belki bir kıvılcım çakar da insanlar istifade eder, günümüz toplumu kitaplardan uzaklaştı, en azından bir merak uyandırır niyetiyle yazıyorum, lakin bu kendi kafama göre kullandığım şeklinde anlaşıldı ise Rabbimden mağfiret dilerim. Defaatle ifade etmeye çalıştığım (her ne kadar düzgün olmamış olsa da) üzere, benim senin onun bir ayet veya hadisten ne anladığımız değil, Rasulullah(sav) ne anladı ve anlattı, Ashab-ı Kiram (rac) ne anladı ve anlattı, Tabiin ve Tebe-i Tabiin âlimleri (rac) ne anladı ve anlattı, onlar İslami nasıl anlayip nasıl anlattılar meselesidir önemli olan. İlk üç nesli benden senden ondan başkasından daha hayırlı görmeyeceksem eğer, bu çelişki değilse nedir. (Ilgili hadisleri Allah(CC) aşkına herkes kendisi bulup okusun, irdelesin)
          Söz konusu İslam hukuku ise, kastım sadece Kur’an ve Sünnet’tir, Asr-i Saadetteki uygulamalardır. Ne ilk üç devir sonrasındaki Kur’an ve Sünnet’e dayalı olmayan çıkarımlar, hiçbir delile dayanmayan fetvalar, ne Osmanlı’nın şeyhülislâmlari, modern hukuk fakültelerinde nasıl anlatırsa anlatilsin İslami baglamaz, zira din kemale ermiştir ve dinde çeliski yoktur. (Ilgili ayetleri lütfen tefekkür ediniz) Nesh, hükümlerin cem’i, hükümlerin kronolojisi, hukumlerdeki kat’i’lik veye genişlik gibi çeşitli İslam hukuku kaidelerini görmezden gelerek kitaba orta yerinden Aristo mantığı ile bakınca çelişki gibi görünen tablolar kitap en baştan sabırla ve sırayla okununca son derece uyumlu ve tutarlidir.
          Madem düzgün bir şekilde ifade edemiyorum, izah edemiyorum. Olan ne ise olduğu gibi yazayım, herkes nedenini kendisi araştırsın.

          Daha önce de defalarca yazdım buralarda, nedenlerini de anlattım. Lakin tekrar yazayım. Recep Tayyip Erdoğan kâfir bir tağuttur. Adamları gelip beni bulup kafama da sıksa, alıp işkence de yapsa umurumda değil, bu güne kadar anlayamadigima pismanim sadece. İslam hukukuna göre tevbeye davet edilmesi, Allah’ın hükmü ile hüküm eden bir hakim tarafından hakkına girdiği her insanla teker teker helalestirilmesi gerekir. Hakim insanlarin haklarını alırken haddi asmamalarini ve hakkın tam alınmasını sağlamakla mükelleftir. Affeden affeder, dileyen de kısasa göre hakkini alir. Recep Tayyip Erdoğan bu şekilde ölürse kâfir olarak ölmüş olur, namazı kılınmaz, rahmet dilenmez. Bu adam açıkça Allah’ın (CC) hükümlerine karşı gelmiş, insanları Allah(CC) ile kandırmış, Allah’ın(CC) dinini dünya menfaati için satan, bir gün nass dediği bir şeyi işine gelince görmezden gelen, Kur’an’ı güncellemeye çalışan bir kâfirdir. Bu konuyu araştırıp irdeleyip anlayamayan kişiler lütfen beni görmezden gelsin. Hiç tartismayalim lütfen. Selam der geçerim.
          Türkiye’de var olan bu zulüm ilk de değildir, toplum bu şekilde giderse kuvvetle muhtemelen son da olmayacaktir.
          Zulmün temel arka planinda uydurulmuş itikattan, küfürden başka bir şey yoktur.
          Yukarıda yazdığım, 86 yaşında kimseye zarar veremeyecek, bir sürü engeli ve hastalığı olan piri fani bir insana bunca zulmü reva bu doktorlar Allah’tan(CC) mi yoksa RTE’den mi daha çok korkuyor sorusunun duygusallıkla hiç alakası yoktur, zira bu doktorların hakimlerin tamamı bu yaklaşımla küfür islemektedirler. Bu insanların hepsi kâfir oldu olmadi vb tartışmalara lütfen girmeyelim, herkes kendisi aratirsin, okusun öğrensin. Iktidar sahibinin küfrü ile tebaa’nin küfrü aynı mıdır değil midir herkes kendisi öğrensin.

          Modern hukuka gelince de, ne olduğunu AIHM herkese gösterdi. Insanlar kabre girince arkadan göreve iade edilmesini modern hukuk adalet olarak görüyorsa bu beni enterese etmez. İslam hukuku hakkın tam olarak alınması temeline dayanir. Hak tam olarak alınamayacaksa, adalet yerini bulmayacaksa, “zalimlerin toplumun vicdanında suclu bulunması” ile günün birinde kurulan bir mahkemeden “göstermelik bir ceza almaları” arasında ne fark vardır? Adalet midir bu? Geç gelen adalet adalet değildir ilkesi ne olacak? Bir müslüman adaleti sağlamakta arızası olan hukuku savunmak için neden uğraşsin ki? Müslümana düşen adaleti, Allah’ın(CC) hüküm ve kanunlarını mi savunmaktır, yoksa onlarca yıldır kayda değer bir sonucu dahi olmayan modern hukuk sistemini mi?
          Tüm bunlara rağmen “İslam hukukunu hakim kılmaya çalışmayan” böyle bir çabayı “ütopik” bulan, ancak buna rağmen kendini İslam’a nispet eden ve ahirete iman eden insan veya topluluklar modern hukukun enstrümanlari ile adaletin tecellisine ugrasinca bu bir tenakuz olmuyorsa eğer, hata bendedir. Hakikat ise sadece ve sadece Kur’an ve Sünnet’tir.

          • Eyüp bey,

            Bakın aynı hata da ısrar ediyorsunuz.

            Kuran ve Sünnete göre hukuk, modern hukuktan fersah fersah ayrıymış gibi gösteriyorsunuz. Fantastik bulduğum şey bu. Çok fantastik bir dünya böyle düşünmek. Tek tek ortaya da koyabiliriz, madde madde, inceleriz anayasaları batının. Yasalarını da.

            Dinin büyük bir kısmı şahsın kendi alanına aittir diye, Hocaefendi de kaç defa söyledi bunu

            Kuran ve Sünnete ittiba kişinin çok büyük oranda şahıslara bakıyor.
            Dışa ait kısmı ise, kanunlar ise, modern hukuk, Kurani diyorum çoğu noktasıyla.

            Bakın önceki yorumumda bir anlaşmazlık sorununu o nedenle yazdım size.

            Kuranilik, Sünnet diyorsunuz güzel kardeşim de, hadi bu olayı çözün dedim bilerek. Daha ardından birkaç tane daha sorum var.

            Kuranı, Sünneti elinize alıp emin olun o sorulara yanlış karar verebilirsiniz hatta. Sebebi Kuran ve Sünnette değildir.

            Sizin Kuran ve Sünneti anlayışında yatar çünkü.

            Asrı saadettekine bakarım demişsiniz, bakın ordan bile gidebiliriz. Sağlıklı bir analiz yöntemi geliştiremezseniz, birebir okuduklarınız dahi sizi yanıltabilir.

            Yazdığım soruya cevap verin, fikrinizi, cevabınızdaki mantığı bir söyleyin, mesela Kuran ve Sünnette ki hangi kıstaslara göre, o sorduğum sorunun diğer şıkları yanlış, ya da ötesi, doğru olan hangisi ve neden deyin, ona göre gidelim.

            Ben bu kadar yazıştıktan sonra, bu aşamada kalmasını istemiyorum. Artık, şu hatalı bakışınızı, ya da aslında dediğinizde neyi nasıl dediğinizin farkında olmadığınızı düşündüğüm yaklaşımınızı bizzat sizin görmenizi istiyorum.

            Bu nedenle de cevap veriyorum. Siz, Kuran ve Sünnete ittiba edelim dediğiniz de bir sancağı tutuyorsunuz, güzel bu güzel kardeşim, ama o boyayı hayatın içindeki olayları yorumlamakta da kullanıyorsunuz, oysa yorumunuzda hata yapıyorsunuz, olan Kuran ve Sünnete göre yazdığınız satırlara oluyor. Kuran ve Sünneti doğru okuduğunuzu sanarak hata yapabilirsiniz hatta diyorum.

            Hatta, Kuran ve sünnetten süzülen hukuku, modern hukukun zıttıymış, fersah fersah uzakmış gibi anlatmanız, farklı yerlere koymanız bu nedenle rahatsız edici.

            Ezber oluyor çünkü bu, açalım ülke anayasalarını, başlayalım hangi madde hangi Kuran hükmüne aykırı. Onu diyorum. Birebir örtüşüyor demiyorum. Kuran ve Sünnet hukuk kitabı değil ki zaten, baştaki hatanız bu. Buradan kaideler çıkardığınız da da, işte modern hukukun da ulaştığı noktalar bazı yönlerden çok yaklaşıyor. Kurani diyorum işte.

            Kararlar, içtihatlar Kurani diyorum. Kanunun özü ADALET olduğu için, ADALET de İslam hukuk açısnıdan da önemli olduğu için, modern hukukta da ADALET in çok güzel gerçekleştiği hususlar var diyorum.

            Batı da yaşıyoruz, ne güzel uygulamalar, kanuni düzenlemeler görüyoruz.

            Bir vergilendirme politikasında dahi bakın, Almanya için söylüyorum örneğin, zenginden çok, fakirden az alıyor. Amerika buna örnek edğil evet. Zaten tartışmayı böyle yapmalıyız. Heryerinde de aynı değil derseniz, hangi modern hukuk derseniz orada konuşabiliriz de. Güzel olur bu tartışma da. Daha çok ülke hukukunu da ilgilendirdiği için, anglosaksonu kenara koyup, ortodoks sistemi, kara avrupa sisteminin Adalet anlayışı ve uygulamaları kastım.

            Amerika da jüri sistemi var ki, cezai noktalarda, sistem olarak güzel tasarlanmış. Hakim, ben yanlış görebilirim, bir de toplumun her tarafından insanlar bir araya gelsin, aklı başında aklı selim insanlar tartışsın bu konuyu mantığıyla, jüri hakimle eşgüdümlü gidiyor örneğin.

            Az da olsa bu ayrıntıya girdiysem sebebi şu, güzel insan, bunlar da ADALET i sağlamak için bir düzen nizam kurmuşlar.

            O nedenle diyorum ki, elinize Kuran ve sünneti alın, önceki yazdığım soruya cevap verin. Görmenizi istiyorum size kendinizi. Kuran ve Sünnetle asla o sorun çözülemez demiyorum, ama ezberden yazdığınız o kelimenin içini doldurun, Halep ordaysa arşın burada,
            buyrun Kuran ve sünnete göre, bu olayda hangisi doğrudur .. diyorum.

            Kuran ve Sünnete göre deyip dev punto atmak güzeldir güzel kardeşim, ama ayrıntılar ah işte o ayrıntılar yok mu.

            Kuran ve Sünnete göre deyipte yerle yeksan edebilir insanı, insanlığı. Kuran ve Sünnetin suçu yok, yoksa evet Kuran da herşey vardır. Öyle buyuruyor Cenabı Hak. Mesela, peygamberimizin anladığı şekliyde dediniz ya, bunu derken bile, peygamberimizin anladığı şekli diye düşünüp yanlış yapabilirsiz. Peygamberimizin anladığı şekilde anlayamayabilirsiniz yani. Senin benim onun nasıl anladığı değil peygamberin anladığı şekliyle anlamak dediniz, on nedenle yazıyorum. Güzel kardeşim, uygulamayı çok önemserim ve onedenle sorularla gidelim demiştim ve soru sormuştum. Birkaç soru daha sorucam.

            Hatta peygamber döneminde doğrudan asrı saadette yaşanan bir olay üzerinden yola çıkıcam, hukuki fıkhi bir olay, bakalım nasıl cevap vereceksin. Biraz teknik olacak ama olsun. Siz ama önce bir cevap verin, önceki soruma, sonra onun altından gideriz.

            Bin defa Kuran ve Sünnet yazabilirsiniz buraya, ama Kuran ve Sünneti delik deşik eden bir uygulamayı, hükmü, Kuran ve Sünnete de mal edebilirsiniz. Bundan zerre şüpheniz olmasın. Öyle olaylarla karşılaşırsınız ki, Kuran ve Sünnete bakarken, normlar çatışabilir, net olamayabilirsiniz. Düşünmek, kıyas, analiz. Allah akıl vermiş ve onu kullanmak zorunda kalırsın ve yine de hata yapabilirsin.

            Kuran ve Sünnete ittiba bir toplumun mutluluğunun sihirli formülüdür, sosyal sorunlarının, toplumsal sorunlarının çözümüdür bu zaten tartışmıyoruz. Ama bir hukuki olayla karşılaştığınızda, artık hukuki nitelik kazanmış, anlaşmazlık, çatışma vb karşılaştığınız da, İşte tüm iyi niyetinize ve hatta ilminize göre, Kuran ve Sünnete göre karar verdiğniizi düşünürsünüz ve biri gelir, hayır der. Buna şöyle bakmalıyız. Falanca ayet ve hadislerde var. Neden olaya şöyle bakmıyoruz.

            Böylece Kuran ve Sünneti anlamak üzerine bu işin bilimi doğuyor.

            Kuran ve Sünnet sihirli bir çözümdür derim ama şunu da söylerim ki Kuran ve Sünnete bakarak bir olayı anında çözemezsin, düşünürsün, ayrıntılara girersin, Hak bu çünkü.

            İnanan insanlar da mahkemeye gidiyor dimi, dini bütün. Kuran ve Sünnete ittiba eden insanlar, aralarında bir husumet olunca neden mahkemelere gidiyor, İslam mahkemeleri diyeyim tabi, neden İslam mahkemelerine gidiyor?

            Kuran ve Sünnete göre açıp bakıp çözseler ya. Güzel kardeşim, mahkemeler, samimi olarak herkesin kendini haklı gördüğü taraflarla dolu. Yani, samimi olarak insan kendini haklı görebilir. Ama haksızdır, ya da ağır basar birinin haksızlığı. Ama bunu inandıramazsın ona.

            İnsan bu, elinden Kuranı ve Sünneti indirmeyen biri de, bir olayı yanlış değerlendirebilir. Kuran ve Sünnete göre yanlış değerlendirilmiyor dikkat edin altını ısrarla çiziyorum.

            Basbayağı, ben bunu falancadan, filancadan değil doğrudan hz. Peygamberin anladığı şekliyle anlayacağım deyip, kendince okuyup, ama hukuki bir olayda yanlış bir neticeye sebep verecek görüş bildirebilir.

            Konumuz hukuk üzerinden dediğim gibi hep o minvalde gidiyoruz.

            Kuran ve sünnetten süzülen hukuk ve modern hukuktan geldik.

            Hukuk adı üstünde, ADALET. Demek ki, haklı görecek herkes.

            Bunu anlayın lütfen.

            Tekrar ediyorum, o nedenle o soruyu yazdım önceki yorumumda, televizyon olayını. Başka sorumda var. Buyrun, Hz. Peygamberin anladığı gibi anlamaya çalışıyorum, Kuranı esas alıyorum diyorsunuz, buyrun, cevap verin olaya.

            Devamında sorularım da var, sizi bizzat karar verici olarak koyup, verip cevabı diycem. Cevapları var bende sizden öğrenmek istiyorum.

            Ben aydınlandım, Kurana ve Sünnete göre hareket ediyorum, sorunlarımı çözüyorum diyen size soruyorum. Önce o soruya cevap verin, sonra ardına doğrudan ASRI SAADETTEN bir olay sorusu gelecek.

            Bakalım, Peygamberimizi doğru mu anlamışsınız. Peygamberimizin anladığı şekilde anladığı diyorsunuz, doğrudan peygamberimizin bir uygulaması üzerinden gidicez.

            Bakalım ne cevap vereceksiniz.

            Hatanızı, Orman diye birşeyin olmaması. Ağaç diye bir şeyin olması. Orman diye canlı yoktur Eyüp bey, Ağaç diye adlandırılan canlı türü vardır. Orman, ağaçlardan oluşur.

            Sembollerle konuşmak güzeldir, Kuran ve Sünnet en büyük puntodur, başlıktır, ama güzel kardeşim, Orman dediğimiz şey ağaçlardan oluşur, ve ormanı elle tutamazsın, ağacı tutarsın. Orman ağaç demektir. Ben ağaçtan başlayalım buyrun diyorum. Mikro düzeyde iletişimi tercih ediyorum artık sizle. SOMUT olanı yani.

            Muradım da, bu iletişimin başından beri iddia ettiğim mantık hatanızı, düşünme metodolijinizin, yargılıma yöntemlerinizin yanlışlığını göstermek.

            Kuranilik ve Sünnet üzerinden gittiğniz için yapıyorum bunu. O kelimeleri yazmanın bir ağırlığı, ve taraflılığı vardır, ama onun kredisinden faydalanarak, ardından ulaştığınız sonuçlara itirazım var.

            Yoksa, yakında herkes bu bayrağı aşacak. Herkes, karşısındakini kötüleyip, aslolan Kuran ve Sünnettir deyip, Kuran ve Sünnet adına konuşuyormuş gib iyapacak.

            O nedenle, ormandan ağaca iniyoruz Eyüp bey.

            Sorular üzerinden, mikro düzeyde, mantığınızın yanlışlığını gösterme yöntemini seçiyorum şimdi. ve başladık.

            Evet o televizyon sorusuna cevap verin.. Ardından asrı saadette bir olay üzerinden, peygamber uygulaması üzerinden sorum olacak .HUKUKİ BAĞLAMDA.

          • Bir insan “Hakim” pozisyonuna geçip de karşısındaki kişi hakkında verdiği açıklamaları, gösterdiği kaynakları dikkate dahi almadan “hatalı” olduğu “hükmünü” vermiş ise, konu zaten kapanmıştır.

            Yunus Suresinde peygamberlerin kıssaları anlatılır. 75. ayetten itibaren Musa(a.s.)’in kıssası başlar. 90-110 ayetleri arasında öyle ibret alınması gereken ayetler vardır ki, nefsim adına bu ayetlere yüz çevirmekten Allah’a(CC) sığınırım.

            Iman hizmeti, imanın zıddı olan küfür nedir bilmeden, küfrü anlamadan, daha doğru imanı ve küfrü Rasulullah(sav)’in anlayıp anlattığı ve ilk üç neslin anlayıp anlattığı şekilde anlamadan, nasıl yapılabilir, idrak sahiplerinin izanina bırakıyorum.

            Ben nefsim adına Kur’an ve Sünnet’e yüz cevirenlerden olmaktan Allah’a (CC) sığınırım. Rabbim talep eden, isteyen herkese sıratı müstakim üzere iman ile kabre girebilmeyi nasip etsin.

      • Selim bey, buraya yazdıklarımı görmedi iseniz tekrar bakın lütfen.

        Neden bu zulümlerin karşılığını bu dünyada görme isteği? Ahirete kalsa daha iyi değil mi? Çünkü ortada arka planında küfür olan bir zulüm var. Küfrün karanlığı üzerine bina edilmiş ve her coğrafyaya yayılmış zulüm. Bir insan eğer bu küfrü görmüyor da, bunun çözümünü İslam’da, Kur’an ve Sünnet’e ittiba etmekte görmüyor da halen modern hukukta arıyorsa, bu insan neye itimat ediyordur? Allah’ın hükümlerine mi, yoksa modern hukuka mi? Yaptığı onca mücadeleye rağmen bir karşılık da alamayan, velev ki günün birinde zalime verilecek göstermelik üç beş yıl hapis biraz da para cezası olsa, ki yüzyıllardır çoğu vakada zalimin yaptığı yanına kar kalıyor, bu mazlum insanın uğradığı zulmün karşılığını almak için üstüne bir de o kadar mücadele verip aldığı bu karşılık, adalet mi oldu şimdi? Bir insana zulmedilecek, o insan gidip de Allah’ın ona verdiği hakkı değil de birilerinin insafına kalmış hakkı almak için uğraşacak, onu da adam akıllı alamayacak. Dünyada madem henüz böyle bir sistem yok, zulme maruz kalan müslümanin da hakkıni Allah’ın kanunları çerçevesinde alabileceği bir ortam yok, bunun için bir başına yapabileceği bir şey, değiştirebileceği bir hukuk sistemi yok, hal böyleyken ahirete kalsa da bu mazlum burada istese bile tam olarak alamayacağı hakkını orada bir tamam alsa iyi değil mi?

        Keyfe keder diye bir şey yok diyorsunuz. Meclislerde konulan bir kanun bazen bir yılın içinde bile onlarca kez neye göre değiştiriliyor? Bir terör kanununu bile acaba şöyle mi yapsak, yok bu olmadı şimdi bir de şöyle deneyelim, bu da iyi değil böyle olsun… Nedir bu? Ihtiyaca binaen kanun değiştirmek mi, yoksa keyfe keder kılıfına uydurmak mi? Bir hukukçu olarak değil bir insan olarak cevap verin bu soruya lütfen. Modern hukukta soykırım suçlarının zamanaşımı yok, eyvallah. Çoluk çocuğa işkence ederek katleden bir Nazinin doksan beş yaşına gelince kurulan bir mahkemede yargılanıp bu dunyada hiç cekmeyecegi bir ceza verilmiş olması, adalet mi oldu şimdi?

        Bugün Kur’an ve Sünnet’e göre yargilama yapabilen ülke mi var? İslam’la ilişkilendirilen 50 den fazla ülkede, müslüman olarak tanımlanan 1,5 milyar insanın yaşadığı her coğrafyada hapishanelerde, zindanlarda adı sanı dahi bilinmeyen, unutulmuş milyonlarca mahkum var. Bu ülkelerin Kur’an ve Sünnet’e göre hüküm verdiklerini iddia etmeleri öyle olduğu anlamına mı geliyor? Ben böyle bir şey mi yazdım? İran’da veya Suudi’de adalet mi tecelli ediyor? Yoksa bazı insanlar sırf yönetimdeki tagutlari rahatsız ettiler diye “göstermelik mahkemelere bile” çıkarılmadan yıllarca bilinmeyen yerlerde hapis mi ediliyor? Şahsen ben bugün Kur’an ve Sünnet’e göre hakkıyla yargilama yapabilen, her hükmüne riayet edilen ülke olmadığına (bazıları bunu iddia etse de) adıma emin olduğum kadar eminim. Kafasına göre oraları buralari bombalayan IŞİD’in de, intihar eylemleri yapan diğer benzerlerinin de kendi uydurdukları fetvalar dışında Kur’an ve Sünnet’ten metodolojiye usule kronolojiye bağlı kalarak tek bir hüküm dahi getiremeyeceklerine de eminim. Bu durum Kur’an ve Sünnet’e göre hüküm edilemez anlamına mı gelir? Devri Risalette, Asr-i Saadette yapılabilen bugün yapılamaz bir şey midir?

        Dediğiniz gibi, İslam elbette kolay anlaşılır.
        Bir mümin için en temel esas, Kur’an ve Sünnet’tir. Bir mümin hem dünyasında hem ahiretinde her şeyini Kur’an ve Sünnet çerçevesinde aramaya gayret eder, etmelidir. Modern hukuku değil, Kur’an ve Sünnet’i hakim kılmak için uğraşır, uğraşması gerekir, zira bilir ki eğer Allah’ın hükümleri ile hükmetmezse bunun sonucu ağır olacaktır. (Ilgili ayetleri kafama göre kullandığımı iddia etmeyesiniz diye yazmıyorum) Bir hukukçu eğer mümin ise, Kur’an ve Sünnet’i ikame edemedik, en azından modern hukuku edelim diyebilir mi, bu mudur çözüm? Hadi velev ki bu doğru olan oldu diyelim, 10 yıldır nerede bu modern hukuk, nerde adalet? Mağdurlar göçüp gittikten sonra tecelli edecekse, öyle ya da böyle kalmayacak mi ahirete?

        Eğer ki bir mümin Kur’an ve Sünnet’i dünyaya ikame etmek için uğraşmıyor, veya bunu istese de yapamıyor, bu konuda kollektif bir mücadele ortaya konulamiyorsa, o mümin Kur’an ve Sünnet’i kendi dünyasına ikame edip, devrin fitnesinden muhafaza olmak, izale olmak için, fitne hadislerinde açıkça ifade bulduğu gibi evine oturur ve ahireti bekler. (Hadisleri buraya yazmadım ki yine kendi kafama göre kullandığımı iddia etmeyesiniz) İslam anlaşılması zor bir din değildir, yeter ki insan anlamak icin biraz emek versin, temel kaynaklarini biraz okusun. Her şeyden önce temel kaynaklara bağlı kalsin, hakla batılın karıştırıldığı yazmalara değil.

        • Eyüp bey,

          Sizinle şöyle gidelim isterseniz. Size bir soru soracağım. Bu soruyu, sizin cevaplamanızı istiyorum.

          Kuranın ilk geldiği ana göre dediğiniz için, zaten yapmayacaksınızdır da, ama hiçbir fıkhı kaynağa da bakmayın rica ediyorum.

          Size, kendi kendinize bir ayna tutmak istiyorum.

          Soyut olan anlatımlarımızı bir noktaya çekmek istiyorum çünkü.

          Kuranı elinize alın, Sünneti de şu aşağıda vereceğim soruya cevap verin olur mu.

          Bu soruyu bahsettiğiniz üzere, Kuran ve Sünnete göre cevaplayın. İşinizi kolaylaştırıcam üstelik. Şıklar koyucam. Doğru cevabı bulun lütfen. Sistematize ettim, basitleştirdim.

          Soru aşağıda:

          Siz, bugün, otobüste yolculuk ederken, yanınızdaki kişiyle muhabbet ettiniz ve yanınızdaki kişi evindeki televizyonu sattıını öğrendiniz ve mantıklı geldi ve teslim tarihi 25 Ağustos olacak şekilde anlaştınız. Ancak parasını, semeni henüz vermediniz. Ancak, 27 Ağustos tarihinde milli maç olduğu için, adam size televizyonu 25 Ağustos tarihinde teslim etmedi. Ve adamın binasında, 26 Ağustos tarihinde çıkan yangın, adamın evine sıçrayınca, televizyon kullanılamayacak hale geldi.

          Bu olayla ilgili aşağıdakilerden hangisi doğrudur?

          a) Televizyon teslim edilemeyecek durumda olduğu, konusu imkansız olduğu için, satım sözleşmesi sona erer.

          b) Satan Adam, televizyonun telefi konusunda kusuru olmadığından, satan adamın borcu sona erer, ancak hasar sözleşmenin yapılmasıyla size geçtiğinden, siz semeni, yani televizyonun parasını adama ödemek zorundasınız.

          c) Satan Adamın televizyonun telefi konusunda kusuru bulunmadığından, Satan adamın borcu sona erer, fakat satan adam borcunu zamanında ödemeyip temerrüde düşmüş olduğu için, hasardan sorumlu olup, sizden televizyonun parasını isteyemez.

          d) Satan adam, zamanında televizyonu teslim etmeyerek, temerrüde düşmüş olduğundan, yangından sorumlu olup, televizyonun teslim edilmemesi borcunu ifa etmemesi nedeniyle, sizin uğradığınız zararı ödemek zorunda kalır.

          e) Bunlar, televziyon gibi cins mal olduğundan, Satan adam, bu borcunu başka bir marka televizyon vererek yerine getirebilir.

          Buyrun hangisi doğrudur, sizin Kuran ve Sünneti önünüze koyun ve cevaplayın.

          • 1- Kur’an’ın ilk geldiği an gibi bir ifade hiçbir yazımda yok. Devr-i Risalet, Asr-i Saadet nedir merak edenler istirham ederim araştırsınlar.

            2-Zaten yapmayacağımı da siz biliyor iseniz benim bir şey dememe de yapmama da gerek kalmamıştır. Şahsim adına, gaybi olan, görmediğim, şahit olmadığım herhangi bir şeyi bildiğimi iddia etmekten, bu şekilde zanna düşmekten Allah’a(CC) sığınırım.

            3-Fikih kaynağına bakmayın şeklinde de rica etmişsiniz. Ne yapıp ne yapmayacağımı da tahmin mi ediyorsunuz? Ne desem bilemiyorum. Kur’an ve Sünnet’i özünde daha kolay anlamaya ve anlatmaya çalışma gayesi ile ortaya konan fıkıh kelam tefsir şeklindeki gruplandirmalar zamanla İslami bazı zihinlerde parça parça haline getirdiyse, Rabbim nefsim başta bu ümmete izan ve istikamet versin, İslami bir bütün olarak idrak edebilmeyi nasip etsin.

            4-Ben size bircok soru yönelttim. Bunlardan birisi de bir insanin herhangi bir karar verirken (buradaki konuda hakim ve doktorların verdiği mahkumiyet kararı) Allah’tan(CC) daha çok RTE’den korkarsa bunun adı nedir dedim. Siz bunu duygusallık olarak nitelediniz geçtiniz. Diğer sorularımdan hangilerine ne cevaplar verdiğiniz de ortada.

            Bir insanın hayatında herhangi bir varlığı Allah’tan(CC) öncelemesi duruma göre fisk, şirk, küfür olabilir. Bu vakada bir hüküm verme durumu söz konusu olduğu için bu önceleme durumu bir küfürdür. [Raporları yazan, kararları veren insanlar “eğer” kendilerini “açıktan” müslüman olmayarak niteliyor iseler bu başka bir durumdur, küfür de kâfir olma durumu da zaten aşikar olmuştur]
            İslam’da küfür nedir, fisk nedir, şirk nedir, küfür nasıl açığa çıkar, nasıl tanımlanır, hangi durumlarda küfür işleyene kâfir denir, hangi durumlarda denmez, küfrü bilmenin ve belirlemenin önemi nedir, İslam’a göre kâfire karşı uygulanacak hukuk (insanlar arasındaki her türlü münasebeti kapsar, selam vermek dahil) ile müslime uygulanacak hukuk arasında ne gibi yaklaşım farkları vardır, Allah(CC) aşkına herkes Kur’an ve Sünnet’i önceleyerek biraz olsun araştırsın. Kur’an ve Sünneti Rasulullah (sav) ve ilk üç dönem müslümanlari (bu kelime de farscadir bu arada, arapça ve daha doğru şekli “müslim”dir) nasıl anlamışlar diye hiç bakmadan bir Ömer Nasuhi Bilmen ilmihalinden, Elmalilidan küfür kavramını öğrenmeye çalışanlara çelişki dolu hayatlarında başarılar dilerim, kendileri için Rabbim istikamet versin şekilde dua ederim ve selam der geçerim. Ben elimden geldiğince vurgulamaya çalıştım, kaynağın temelini göstermeye çalıştım, pek başarılı olamasam bile.

            4-Sordugunuz sualin yazının konusu ile zerre alakası olmasa da (benim bazı yazdiklarimin da alakasız olduğu da ifade edildi, bunu da okuyanın izan ve insafına bırakıyorum) cevabı merak eden izan sahipleri için izah etmeye çalışayım. Alışveriş hukukunun ceza kavramı ile doğrudan bir ilişkisi olmasa da, bu kadar basit bir konuyu komplike bir sorun haline getirmenin zihin kodlarını her insanın kendisinin irdelemesi gerekir.
            “A” malını almak için bir miktar para belirlenir. O para ile mal el degistirir. Alışveriş olur biter. Ileri tarih için böyle bir anlaşma yapılmıştır. Para önceden verilmemiştir. Alışveriş mümkün olmaz. Kişiler birbirine durumu izah eder. Mesele biter. Para önceden verilmiş, mal verilememistir. Ya para iade edilir, ya da yerine yeni mal ikame edilir. Alıcı alışveriş öncesi malı görmüş ve o mal için fiyat biçilmiş ise para miktarı üzerinde yeniden anlaşmak gerekir, anlasilamazsa konu yine kapanır. Alıcı malı önceden görmemiş sadece konunun bahsi geçmiş ise karşısına getirilen ikame malı görünce kabul de edebilir, vazgecedebilir. Mal özünde ilk sahibinde (telef olup olmaması karşı tarafı ilgilendirmez), para da özünde ilk sahibinde kaldığı sürece arada geçen konuşmalar, geçen zaman, “her iki taraf açısından da” alışverişle ilgili bir mağduriyet olarak öne sürül(e)mez. Iki tarafın bunu “eğer” sorun haline getirdilerse alışverişten bağımsız olarak aralarında halletmeleri gerekir. Tekrar ifade edeyim. Arada geçen konuşmalar, yol ve zaman kaybı gibi ikincil meseleler eğer büyütülüp de sorun haline getirildi ise ve bu çözülemedi ise, tarafların bunu hakeme basvrurarak halletmenin yolunu aramaları gerekir. Bağımsız ve tarafsız, öncesinde “her ikisinin de kabul edeceği” hakemin bu ikincil problemde vereceği hükme her ikisi de razı olmak durumundadır. Bu şekilde bu konu da kapanır.

            Bu son derece basit her insanca algilanabilecek, insanların karşılıkli anlayış ve uzlaşma ile rahatça çözebilecegi, insanlar arasında bir sorun dahi oluşturmayacak meseleyi komplike hale getiren, yine başka insanların zihin kodlarından öte bir şey değildir.
            Konunun basit ve sadeligini anlamak adına bu satırları okuyan herkese Allah(CC) ve Resulü(sav) aşkına bir kerecik olsun Sahih-i Buhari’nin Alışveriş kitabını okumalarini tavsiye ediyorum. Çok bir şey değil. İnternete Sahihi Buhari oku şeklinde yazsanız bile Arapça ve Türkçe metinleri birlikte içeren kaynaklar dahi var.
            İslam’ın hukukunu, insanlar arasındaki ilişkide koyduğu kuralları, getirdiği yaklaşım tarzını öğrenmek, bilmek sadece “belirli bir meslek grubunun” işi olmayıp her müslimin üzerine bir vazifedir. Kabir gelmeden dinimizi öğrenmezsek eğer her şey için geç olabilir. Bu konu ile ilgili bir sürü ayet var, bir sürü hadis var. Ben yazınca yanlış anlaşılıyor. Lütfen açıp Kur’an ve Sünneti okuyun.
            Var olan tüm sorunların arkasinda biz insanların Kur’an ve Sünnet’ten uzaklaşması, habersiz hale gelmesi, iman nedir küfür nedir ayrımını dahi yapamaz hale gelmesi var. Lütfen bunu bir kere olsun tefekkür edelim, bir kere olsun, ya bu nedir acaba diye bir düşünelim, lütfen.

            Rabbim, başta nefsim, hepimize Kur’an ve Sünnet üzerine istikamet ve hidayet nasip etsin, sırat-ı müstakim üzere bir imanla kabre girebilmeyi nasip etsin.

  3. “Yahu sen kalkıp ta neden falanca hocaya çemkiriyorsun, ağzını neden bozuyorsun, senin gibi ilahiyatçıya yakışıyor mu” vs diye çemkirip duran, görünüşte hakkaniyetçi, halbuki alttan alta zalimi savunan utanmazları bu yazıların altında görmek istiyorum. Gerçi o utanmazların burada bile söyleyecek boş lafları vardır. Bir arkadaş ta tutturmuş, “bu dünyayı bırak öbür dünyada karşılığını görsünler” diye. Bir de ayetler filan seçmiş kendi fikrine uygun olanlardan. Hakikat mesleğinden bu kadar mı uzaksın. Adil ismi gereği bu dünyada tecellileri olacaktır. Zalimler yaptıklarının tam karşılığını almasa da, diğer insanlara ibret olsun diye bazı cezalar burada verilecektir. Bu dünyada zalimler düğün bayram ile yaşayıp gitse, mazlumlar hep acı ile kıvranıp gitse bu çok mu doğru olur. Eğer o fikrine göre örnekler alıp durduğun kitabı düzgün okusaydın Zuhruf Sûresi 33-35 ayetlerini de görürdün.

    • وَقَالُوا لَوْلَا نُزِّلَ هٰذَا الْقُرْاٰنُ عَلٰى رَجُلٍ مِنَ الْقَرْيَتَيْنِ عَظ۪يمٍ
      Dediler ki: “Bu Kur’ân’ın, iki beldenin büyüklerinden birine inmesi gerekmez miydi?”
      (43/Zuhruf Suresi, 31)

      اَهُمْ يَقْسِمُونَ رَحْمَتَ رَبِّكَۜ نَحْنُ قَسَمْنَا بَيْنَهُمْ مَع۪يشَتَهُمْ فِي الْحَيٰوةِ الدُّنْيَا وَرَفَعْنَا بَعْضَهُمْ فَوْقَ بَعْضٍ دَرَجَاتٍ لِيَتَّخِذَ بَعْضُهُمْ بَعْضًا سُخْرِيًّاۜ وَرَحْمَتُ رَبِّكَ خَيْرٌ مِمَّا يَجْمَعُونَ
      Rabbinin rahmetini onlar mı paylaştırıyorlar? (Oysa) dünya hayatında geçimliklerini aralarında biz paylaştırdık. Onların bir kısmı diğer bir kısmına iş gördürsün/hizmet ettirsin diye, bazısını bazısına derecelerle yükselttik. Rabbinin rahmeti, onların toplayıp yığdıklarından daha hayırlıdır.
      (43/Zuhruf Suresi, 32)

      وَلَوْلَٓا اَنْ يَكُونَ النَّاسُ اُمَّةً وَاحِدَةً لَجَعَلْنَا لِمَنْ يَكْفُرُ بِالرَّحْمٰنِ لِبُيُوتِهِمْ سُقُفًا مِنْ فِضَّةٍ وَمَعَارِجَ عَلَيْهَا يَظْهَرُونَۙ
      Şayet insanlar (küfür etrafında toplanıp dünyayı dine tercih edecek) tek bir ümmet olmayacak olsaydı Er-Rahmân’ı inkâr edenlerin evlerine, gümüşten tavanlar ve üzerinde yükselecekleri (gümüşten) merdivenler yapardık.
      (43/Zuhruf Suresi, 33)

      وَلِبُيُوتِهِمْ اَبْوَابًا وَسُرُرًا عَلَيْهَا يَتَّكِؤُ۫نَۙ
      Evlerine (gümüşten) kapılar ve üzerine kurulup yaslanacakları sedirler (yapardık).
      (43/Zuhruf Suresi, 34)

      وَزُخْرُفًاۜ وَاِنْ كُلُّ ذٰلِكَ لَمَّا مَتَاعُ الْحَيٰوةِ الدُّنْيَاۜ وَالْاٰخِرَةُ عِنْدَ رَبِّكَ لِلْمُتَّق۪ينَ۟
      Ve (daha başka) süsler… Bunların hepsi, dünya hayatının (geçici) metaıdır. Ahiret ise Rabbinin katında muttakilerindir.
      (43/Zuhruf Suresi, 35)

      وَمَنْ يَعْشُ عَنْ ذِكْرِ الرَّحْمٰنِ نُقَيِّضْ لَهُ شَيْطَانًا فَهُوَ لَهُ قَر۪ينٌ
      Kim de Er-Rahmân’ın zikrinden yüz çevirirse, ona bir şeytan bağlarız da (hep) onunla beraber olur.
      (43/Zuhruf Suresi, 36)

    • Eyüp bey,

      işlenen cürmün cezasını vermek mevzu hukuka göre zorunluluk. Yayından çıkmış bir ok nasıl geri döndürülemiyorsa, ceza kanunu kapsamında işlenen suçların yargılanmasından geri durulamaz. Şikayete bağlı suçlar istisna. Modern hukuka göre durum bu.

      Suç işlemiş kişi tövbe eder, af diler, mağdur ve yakınları affeder bunlar Hukuku bağlamaz. İslam Hukukunda da, modern hukukunda, tövbe etmek, ceza kanunu kapsamındaki suçları bağışlatmaz. Suçun cezası verilir, çekilir.

      Ayrıca, Hizmet Hareketine yönelik suçlar, Soykırım niteliğinde. BM nin Soykırımın varlığını işaret eden tüm şartları da sağlıyor.

      İnsanlığa karşı işlenen suç bu. Türk Hukuk sistemi bypass edilerek dahi yargılamalar yapılabilir, nitekim bunun cılız örnekleri bugün AHİM yargılamalarında var, BM nezdinde yapılan girişimlerde mevcut.

      Elbette, yukarıda anlattığım idealize edilmiş bir durum. Yoksa, Türkiye de ve dünya da işlerin nasıl gittiğini de biliyoruz.

      Buradaki esas işaret etmek istediğim nokta, işin teorisi ve ardındaki felsefe. Zaten, burada yazar ve yorumcularının da tek yapabildiği bu.

      Basitçe, insana ve insanlığa karşı işlenen sistematize suçlar var önümüzde.

      Bu nedenle modern hukuk, bu tarz durumlarda kamu adına hareket ederek, sen benim varlığıma kast ettin, bu artık beni de ilgilendirir deyip, ölene kadar o kişinin peşini bırakmıyor. Uluslararası anlaşmalarla, tüm dünyada bu suçu takip ediyor. Olay, Mustafa amcaya yapılan işkence, zulm değil.

      Kamu aleyhine, insanlık aleyhine işlenen suçlar, kamuyu, tüm insanlığı ilgilendirir. Bu nedenle, yerelliği de yok. Evrensel. İnsanın olduğu her anlaşmaya taraf ülkelerde yargılınabilir konsensusu var kısaca.

      Bunları biliyoruz elbette de neden anlattım peki?

      Mevzu hukuk, insan aklının üretimi. Antik Roma dan bugüne 2000 yıllık bir tecrübe.

      Tekrarlarsam, insan aklı, ortak akıl, konsensus, diyor ki, bu suçları affetme şansımız yok, hatta görmeme şansımız yok.

      Peki dinimiz, Kuran ve Sünnet, ilahi kaynak yukarıda bahsettiğim hususlarda ne diyor? İşte bu soru için onları anlattım.

      Tersten okumayla…

      İnsan aklı ve vicdanının yansıması, mevcut modern hukuk bunları söylerken, Kuran ve Sünnet kıstaslarının bu vicdani, akli seviyeden aşağı olamayacağı da aşikar… Modern hukuk bu kadar vicdanlıyken, biz İslam dini vicdansız diyemez kimse, ki nitekim öyle de. Bu konu da daha hassas, daha adaleti kılı kırk yarar derecede yerine getirmeye odaklı.

      Yani, Kuran ve Sünnet mantığıyla ADALET fikri de, fellik fellik bu cürmü işleyenlerin aranıp derdest edilip, dünyanın neresinde olursa olsun Hak sahibinden öte, Kamu vicdanının tezkiye edilmesini, bir ZORUNLULULUK, orta da hiçbir şikayet eden olmasa da, bir görev bilir. Ötesi bilmesi gerekir. Eksik kalır, yarım kalır yoksa.

      İşte bu nedende, sizin de yorumunuzda,

      “Nedir bu iç soğutma derdi?” kısmı bir mantığı değil, mantığa aykırılığı temsil ediyor.

      Hukuk felsefesi okuyanlar çok iyi bilirler.

      Adalet, geç kalmadan, mağdurun, mazlumun tarafsız tüzel kişilikçe, hıncının, öcünün, aynı zarar ölçüsünce alınması. Evet, iç soğutmadır adalet, tanımda, doktrinde bu dahi söylenir.

      Adalet iç soğutmadır. Bu nedenle de, maddi ve manevi zarar denilen zarardan tutun, müspet menfi zarara kadar çeşit çeşit bağlamda ince ince işlenmiştir hukukta bu.

      Kaldı ki, iç soğutmanın, hatta hınç almanın en özgün şekli İslam Hukukunda yerini alır. Hatta sertliği eleştirilir diğer dinlerde. İslam cezayı bir otorite eliyle verilmesini ister elbette. Herkes kendi adaletini yerine getirmesin. Onun adına, Kamu adına biri yapsın istenir. Bu konuda modern hukukla da bir farkı yok.

      Esas olan iç soğutmadır, Lenin bile yıllar sonra mezarından çıkarılmış ve yargılamıştır. Tarih önünde cezalandırabildik en azından denilmiştir. Kişinin içi değil, toplumun içinin soğuması da , adaletin gereğidir.

      Konumuz İslam Hukuku, modern hukuk değil aslında. Nitekim aynı bakıyorlar olaya.

      Nitekim, kızım Fatıma dahi olsa, adaleti uygularım.. emri orta da. Fazla bir söze hacet yok.

      Niyetinizin kötü olmadığını elbette biliyorum.

      Ancak, alta sıraladığınız ayetler ile çıkarımınız arasında bir ilişki olmadığı gibi,

      çıkarımınızın kendisi de, kriterler çerçevesinde İslami değil.

      Ve kendi değerlendirmemle hatalı buluyorum.

      • Hocam 15-25 üzerinden 10 yıla yakın 15 Temmuz üzerinden 7 yıldan fazla zaman geçti. Nerede gördünüz insanların oluşturduğu modern hukukun tecelli ettiğini? AIHM denen yapı hangi mazluma bir Osman Kavala muamelesi yapıyor?

        Velev ki uydurulmuş bu adaletin mekanizması işlemiş olsun. Bu hukuk 86 yaşında bir insana uygulanan bu muameleyi nasıl tazmin edecek, nasıl ceza verecek? Velev ki o insan kılığındaki doktor müsveddeleri günü geldi işkence suçundan 20 yıl hapis yattı. Bu mazlumun ahı karşılığını bulmuş mu olacak? Eğer bir hukuk sistemi adaleti sağlamıyor, saglayamiyorsa, bunun adına hukuk denir mi? Bu hukuk sayesinde adaletin tecelli edeceği iddia edilebilir mi?

        Olaylara rasyonel bakınca da gariban insanların bu dünyada hakkinin tam karşılığını alabileceği tek bir sistem dahi yok. Işin acı tarafı bunun için verilen adam akıllı kollektif bir mücadele de yok. Allah’ın(CC) kanununda kısas, kisasta da rahmet vardir. Kim uygulayacak peki bunu? Bu sistemi yeniden hayata geçirebilecek bir toplum, bir şuur, bir anlayış, bir hareket mi var? Yüzyıllardir ölen öldüğü ile kaliyor. Bir Lenin bir Hitler ornekleri ile insan ürünü hukuk işler hale gelmiş olmuyor. Adalet tecelli etmiyor. Bu nedenle ahiret. Mazlumun ahinin tam karşılığını alabileceği adaletin hakkıyla tecelli edebileceği başka bir yol yok.

    • Daha Recep Tayyip Erdoğan’ın kâfir bir tağut olduğunun idrakine bile varamamis, bunun nedenini anlayamamış, yapılan zulümlerin altta yatan fikir planını, birilerinin verdiği fetvaları görmezden gelen veya özellikle görmeyen insanlar, kalkıp da 86 yaşında bir piri faniye olmadık işkenceleri reva gören sözde doktor müsveddelerinin neden ve nasıl “belhum edall” olduklarına ayikamamis, sonrasında da hayal eseri uydurma itikatin bir sonucu olarak itimat edile(bile)n hipokratin yemininden, keyfe keder degistirilen yasalardan medet umarak adaletin elde edilebileceğine itimat ediyorsa, diyecek söz kalmamıştır. Ahiret yurdunu dünyaya tercih etmek demek aynı zamanda dünyada adaleti hakim kılmak için mücadele etmek demektir.

      فَلْيُقَاتِلْ ف۪ي سَب۪يلِ اللّٰهِ الَّذ۪ينَ يَشْرُونَ الْحَيٰوةَ الدُّنْيَا بِالْاٰخِرَةِۜ وَمَنْ يُقَاتِلْ ف۪ي سَب۪يلِ اللّٰهِ فَيُقْتَلْ اَوْ يَغْلِبْ فَسَوْفَ نُؤْت۪يهِ اَجْرًا عَظ۪يمًا
      (Öyleyse) dünya hayatını (feda edip) karşılığında ahireti satın alanlar Allah yolunda savaşsınlar. Kim de Allah yolunda savaşır, öldürülür ya da galibiyet elde ederse ona büyük bir mükâfat vereceğiz.
      (4/Nîsa, 74)

      يَٓا اَيُّهَا الَّذ۪ينَ اٰمَنُوا مَا لَكُمْ اِذَا ق۪يلَ لَكُمُ انْفِرُوا ف۪ي سَب۪يلِ اللّٰهِ اثَّاقَلْتُمْ اِلَى الْاَرْضِۜ اَرَض۪يتُمْ بِالْحَيٰوةِ الدُّنْيَا مِنَ الْاٰخِرَةِۚ فَمَا مَتَاعُ الْحَيٰوةِ الدُّنْيَا فِي الْاٰخِرَةِ اِلَّا قَل۪يلٌ
      Ey iman edenler! Size Allah yolunda savaşa çıkın denildiği zaman, ne oldu size de ağırlaşıp yerinize çakıldınız? Yoksa ahireti (bırakıp) dünya hayatına mı razı oldunuz? Ahiretin yanında dünya hayatının metaı pek azdır.
      (9/Tevbe Suresi, 38)

      Dünyanın da ahiretin de yegane Malikinin (sübhanehu ve teâlâ) kanunlarını görmezden gelerek, yada işine geldiği gibi eğip bükerek, hevaya ve hevese göre uydurulan kanunlarla adaletin tecelli edebileceğine inanan varsa, buyursun neye isterse ona inansın.
      Kaç yıl geçti, halen Allah’tan(CC) değil de insanlardan, ahiretten değil de dünyadan yana meyledenler kendileri bilirler. Allah’ın(CC) kanunlarina değil de insanların heva ve heveslerine, uydurmalarina, keyiflerine göre zırt pırt değiştirdikleri yasalarına bel bağlayanlar, “adaleti” yegane sahibi olan Adil-i Mutlak’tan(CC) beklediklerini iddia etmek gibi bir tenakuza düşmeseler en azından.
      Hepimiz bekleyelim de görelim bakalım, neler oldu ve daha neler olacak. Din günü geldiğinde her şeyin hakikati eninde sonunda açığa çıkacak.

      وَمَا هٰذِهِ الْحَيٰوةُ الدُّنْيَٓا اِلَّا لَهْوٌ وَلَعِبٌۜ وَاِنَّ الدَّارَ الْاٰخِرَةَ لَهِيَ الْحَيَوَانُۢ لَوْ كَانُوا يَعْلَمُونَ
      Bu dünya hayatı, bir eğlence ve oyundan başka bir şey değildir. Asıl (yaşanılacak ve ebedî olan) ahiret hayatıdır. Keşke bilselerdi.
      (29/Ankebût, 64)

      وَمَا الْحَيٰوةُ الدُّنْيَٓا اِلَّا لَعِبٌ وَلَهْوٌۜ وَلَلدَّارُ الْاٰخِرَةُ خَيْرٌ لِلَّذ۪ينَ يَتَّقُونَۜ اَفَلَا تَعْقِلُونَ
      Dünya hayatı oyun ve eğlenceden ibarettir. Şüphesiz ahiret yurdu korkup sakınanlar için daha hayırlıdır. Akletmez misiniz?
      (6/En’âm Suresi, 32)

      وَلَاَجْرُ الْاٰخِرَةِ خَيْرٌ لِلَّذ۪ينَ اٰمَنُوا وَكَانُوا يَتَّقُونَ۟
      Hiç şüphesiz ahiret mükâfatı, iman edip Allah’tan korkanlar için daha hayırlıdır.
      (12/Yûsuf, 57)

      وَمَنْ اَرَادَ الْاٰخِرَةَ وَسَعٰى لَهَا سَعْيَهَا وَهُوَ مُؤْمِنٌ فَاُو۬لٰٓئِكَ كَانَ سَعْيُهُمْ مَشْكُورًا
      Kim de ahiret yurdunu ister ve onun için mümin olarak çabalarsa bunların çabası, karşılığını fazlasıyla görecektir.
      (17/İsrâ, 19)

      يَعْلَمُونَ ظَاهِرًا مِنَ الْحَيٰوةِ الدُّنْيَاۚ وَهُمْ عَنِ الْاٰخِرَةِ هُمْ غَافِلُونَ
      Onlar, dünya hayatının sadece görünen kısmını bilirler. Ahiretten de tam bir gaflet içerisindelerdir.
      (30/Rûm, 7)

      فَخَلَفَ مِنْ بَعْدِهِمْ خَلْفٌ وَرِثُوا الْكِتَابَ يَأْخُذُونَ عَرَضَ هٰذَا الْاَدْنٰى وَيَقُولُونَ سَيُغْفَرُ لَنَاۚ وَاِنْ يَأْتِهِمْ عَرَضٌ مِثْلُهُ يَأْخُذُوهُۜ اَلَمْ يُؤْخَذْ عَلَيْهِمْ م۪يثَاقُ الْكِتَابِ اَنْ لَا يَقُولُوا عَلَى اللّٰهِ اِلَّا الْحَقَّ وَدَرَسُوا مَا ف۪يهِۜ وَالدَّارُ الْاٰخِرَةُ خَيْرٌ لِلَّذ۪ينَ يَتَّقُونَۜ اَفَلَا تَعْقِلُونَ
      Sonra onların yerine Kitab’a da mirasçı olan bir topluluk geçti. Dünya malının değersiz olanını alıyor ve (ne de olsa): “Günahlarımız bağışlanacak.” diyorlardı. (Güya tevbe etmelerine rağmen) değersiz bir dünya malı geldiğinde yine onu alıyorlar. Oysa Allah’a karşı yalnızca hak olanı söyleyeceklerine dair onlardan Kitap sözü alınmamış mıydı? Kitab’ın içindekileri de sürekli okuyanlardı hâlbuki. Ahiret yurdu korkup sakınanlar için daha hayırlıdır. Akletmez misiniz?
      (7/A’râf Suresi, 169)

      اَلَّذ۪ينَ يَسْتَحِبُّونَ الْحَيٰوةَ الدُّنْيَا عَلَى الْاٰخِرَةِ وَيَصُدُّونَ عَنْ سَب۪يلِ اللّٰهِ وَيَبْغُونَهَا عِوَجًاۜ اُو۬لٰٓئِكَ ف۪ي ضَلَالٍ بَع۪يدٍ
      Onlar ki; dünya hayatını ahirete tercih eder, Allah’ın yolundan alıkoyar ve onun çarpık olmasını isterler. Bunlar (hakka geri dönmeleri çok zor olan) uzak bir sapıklık içerisindelerdir.
      (14/İbrahîm, 3)

      وَلِتَصْغٰٓى اِلَيْهِ اَفْـِٔدَةُ الَّذ۪ينَ لَا يُؤْمِنُونَ بِالْاٰخِرَةِ وَلِيَرْضَوْهُ وَلِيَقْتَرِفُوا مَا هُمْ مُقْتَرِفُونَ
      (Bırak onları kendi hâllerine!) Ta ki ahirete inanmayanların gönülleri o (yaldızlı sözlere) meyletsin, ondan (iyice) hoşlansın ve yapmakta oldukları kötülükleri yapmaya devam etsinler.
      (6/En’âm Suresi, 113)

      فَلِذٰلِكَ فَادْعُۚ وَاسْتَقِمْ كَمَٓا اُمِرْتَۚ وَلَا تَتَّبِعْ اَهْوَٓاءَهُمْۚ وَقُلْ اٰمَنْتُ بِمَٓا اَنْزَلَ اللّٰهُ مِنْ كِتَابٍۚ وَاُمِرْتُ لِاَعْدِلَ بَيْنَكُمْۜ اَللّٰهُ رَبُّنَا وَرَبُّكُمْۜ لَنَٓا اَعْمَالُنَا وَلَكُمْ اَعْمَالُكُمْۜ لَا حُجَّةَ بَيْنَنَا وَبَيْنَكُمْۜ اَللّٰهُ يَجْمَعُ بَيْنَنَاۚ وَاِلَيْهِ الْمَص۪يرُۜ
      Sen (tevhide) davet et. Emrolunduğun gibi dosdoğru ol. Onların hevalarına/arzularına uyma. Ve de ki: “Ben, Allah’ın indirdiği tüm Kitaplara iman ettim. Sizin aranızda adaletle (hükmetmekle) emrolundum. Allah, bizim de Rabbimiz sizin de Rabbinizdir. Bizim amellerimiz bize, sizin amelleriniz size aittir. Bizimle sizin aranızda hüccet (karşılıklı delil getirip tartışmak) yoktur. (Çünkü hak, apaçık ortadadır.) Allah hepimizi bir araya toplayacaktır. Dönüş O’nadır.”
      (42/Şûrâ Suresi, 15)

      • Eyüp bey,

        İki yorumunuzdaki tenakuzu görmenizi rica ediyorum.

        Bir taraftan,

        İlk yorumunuzda, “Her şey tamam da, neden bu yapılan zulümlerin karşılığını bu dünyada görme isteği? Üç günlük dünyada bunun karşılığını almak yerine, kalsa ahirete… o zalim insan müsveddeleri mazlumun tüm seyyiatini üstlense de mazlum tertemiz bir şekilde cennete gitse… ”

        İkinci yorumunuzda,

        “… Ahiret yurdunu dünyaya tercih etmek demek aynı zamanda dünyada adaleti hakim kılmak için mücadele etmek demektir.”

        Eğer öyleyse, ilk yorumunuzda bu bağlamı kullanmalıydınız. Deseydiniz ki, adaletin yerine getirilmesi için elimizden geleni yapmalıyız, bir nebze anlaşılırdı devamında bahsettiğiniz. Satırlarınız Kuran ayeti değil ki, tefsirine ihtiyaç duyup, şunu kastetti etmedi diye düşünelim. Bu nedenle metin okumasına uygun verdiğim cevabi yazı da bu nedenle uygun düşmektedir.

        Kaldı ki, şu an ki yorumunuz da da,

        “keyfe keder degistirilen yasalardan medet umarak adaletin elde edilebileceğine itimat ediyorsa, diyecek söz kalmamıştır…” işin daha tuhaf yani.

        Az yasa bilen, az hukuk felsefesi bilen kişinin, bu satırlarınıza güleceğini lütfen unutmayınız.

        İlk hatanız, yasaları keyfe keder değiştirilen değiştirilen bağlamında bakmanız.

        Size açıkça yazdım bağlamını değil mi yukarıda. Hizmet hareketine yönelik suçlar, keyfe keder dediğiniz kanunlarda dahi soykırım olarak adlandırılıyor, zamanaşımı dahi yok dedim. Keyfe keder dediğiniz yasalar, bu konuyu bu denli önemli görüyorken, zaten İslam hukuku da farklı göremez, görmüyorda dedim.

        Bu dualiteden vazgeçmenizi özellikle rica edeceğim. Aralarında farklar olsa da, zulm hassasiyeti konusunda birebir örtüşen yasalar bunlar.

        Bu nedenle, keyfe keder sözünüz boşa çıkıyor.

        Yasalardan medet umma kısmı işin diğer tarafı. Onu da dünyada işlerin nasıl döndüğünü biliyoruz diyerek açıkladık.

        Ama bakın siz kendi ağzınızla,

        “…yasalardan medet umarak adaletin elde edilebileceğine itimat ediyorsa, diyecek söz kalmamıştır” derken, “Ahiret yurdunu dünyaya tercih etmek demek aynı zamanda dünyada adaleti hakim kılmak için MÜCADELE ETMEKTİR demektir.” diyorsunuz.

        Aynı cümlede, düştüğünüz bir başka tekanuzu göstermek zorundayım, çok özür dilerim. Mücadele etmektir dediğiniz cümlenin başında yasalardan medet ummanın yanlışlığından bahsetmişsiniz.

        Mücadele yöntemi türlü türlü olmasa da, elbette iş dönüp dolaşıp yasalar önünde olacağı için, üzülerek söylemeliyim ki, bir mantık silsilesini ihtiva etmiyor yorumunuz.

        Ahiret yurdunu tavsiye etmenin hiçbir sakıncası yok. Ayetle sabit.

        Ama bunu yapılanların hesabı sorulmalı, ve tabiki bunun en birincil yolu hukuk önünde denmesine karşılık olarak yazdığınız Kuran ayetlerinin gerçekten bağlamının oturmadığını söylemeliyim.

        O ayetlerde, adaleti tesis etmeyin, umursamayın, siz burayı önemsemeyin denmiyor. Bu tartışma konusu dahi değil. Onun için, sizin izanınıza hakaret sayıp, buraya ayet ve hadisleri dökmekten haya ederim.

        Ama asıl haya ettiğim nokta şu ancak yoruma sebep de tabiki şu ki, düşüncenizi desteklemek için Kuran ayetlerinizi kullandığınızı görüyorum.

        Bunu üzülerek müşahade ediyorum. Çok özür dilerim. Niyet okuyamadığımı belirtmek isterim.

        Ama güzel kardeşim, Eyüp bey, inanın buradan öyle görünüyor.

        Fikir teatisi güzeldir hoştur ama lütfen, biz yorumcuları, Muaviyenin Kuran ayetlerini mızraklara sapladığı durumla karşı karşıya kalıyor ruhuna sokmayın.

        Bir düşüncenizi öne sürdünüz, öncesinde ayet yazdınız, aralarında bir ilişki yok ama buyrun sizin fikriniz buysa İslami değil de dedim, ama siz yine yeniden bir cevap niteliği taşımayan, ama İlahi Beyan, Kuran ayetlerini koydunuz yine.

        Ama üzülerek söylemeliyim, fikir teatisi niteliğindeki bu yazışmamızın bağlamı dışında.

        Üzüldüğüm nokta, savunma gibi kullanmanız, lütfen rica ediyorum böyle yapmayın.

        Eğer tek bir ayeti alır, enine boyuna analiz edelim, tefsirinden kelamından kıyasından gidelim derseniz, niyet hayr, akibet hayr der yazışabiliriz de, ama inanın bu bağlamda hoş olmuyor.

        Dikkat ederseniz, yazdığınız ayetleri, ayet ayet yazıp, sonra ulaştığınız sonuçlarla kıyas etme durumuna dahi girmiyorum. Retorike girmek gerek çünkü. Ama söz konusu olan Kuran ayeti.

        Çok sakıncalı da bir yol olur bu.

        Kuran ayetini o nedenle lütfen yerli yerinde ve bağlamında kullanın rica ediyorum.

        Bu yazışma da haklı haksız yok Eyüp Bey. Ama bir istirham var.

        Lütfen, Kuran ayetlerini, bir fikri savunurken kullanırken, araçsallaştırmayın. Özellikle bir yorumda bulunurken.

        Ama alıyorum ki yazışmayı seviyorsunuz, bunu sağlıklı bir zemine kanalize edelim en azından.

        Kuran ayetlerini araçsallaştırma tehlikesinden lütfen uzak duralım derken, lütfen nefsinize dokunur şekilde algılamayın. Hakkın hatırı ali, bu nedenle, yazma ihtiyacı hissettim hasseten bu konuda.

        Harici sorun değil fikir teatisi yapabiliriz.

        Mesela, ilk bakışta dikkatimi çeken, modern hukuku hafife alan yaklaşımınızda.

        Ben, modern hukukun pek çok yönüyle, ama elbette ki her yönüyle değil!!, İslam hukukunu yakaladığını düşünenlerdenim örneğin. Özellikle haklara bakış yönüyle.

        Birinin kaynağı Kuran ve Sünnet, diğerinin kaynağı insan aklı olsa da, özellikle Cürümler, kabahatler ve onlara uygulanan hadler yönüyle, bir denklik görüyorum.

        Bu bu kadar basit değil tabi, sadece bir girizgah yaptım, maksadım, dualitenin yanlışlığını göstermek.

        Kuran ve Sünnet denilerek, apayrı bir dünya profili çizilirken, bugün batı toplumlarında, sosyal yaşamın içinde, özellikle ticari yaşamın içinde, tüzel kişi-şahıs, şahıs-şahıs bağlamında pek çok sorunda verilen kararların çok yerinde olduğunu görüyorum.

        İnanca dair meseleler hariç, ister borçlar hukuku, ister ceza, ister ticaret hukuku, hatta kamu hukuku olsun,

        aynı olayı, Mecelleyi yazan Ahmet Cevdet Paşaya da verseniz, Berlindeki Hakimlere de verseniz, sanırım yargılama ve hüküm yönüyle farklı bir sonuç doğurmayacaktır.

        Bir olayın Kurana göre değerlendirilmesi hükmedilmesi ayrı bir husus elbette. Ama bugün batı hukukunda, modern hukukunda çoğu kararın Kuraniliği de unutmamak gerek.

        Mutlak adalet, Nisbi adalet kavramına, izafi adalet kavramına girmemiz gerekecek ki, konu dağılacak.

        Ama az da olsa kastımı anladınız. Birde bu konuda bu hususu dikkatinize sunayım o nedenle.

        Tabi özü işin ADALET. Kanun değil. Ama ideal hukuka çokta aykırı değil.

        Bugün beğenmediğimiz ülke hukuku dahi, Avrupa Birliğimi ile uyumlu ve kanun olarak genel olarak adil.

        Kanun ayrı, Kanunla amaçlanan ulaşılması istenilen ADALET ayrı ama hepsinden ayrı da birşey varsa ki o da uygulama.

        Bu da kanunun suçu değil.

        Bugün Kuran ve Sünnete göre yargılama yapacağım diyen sözde İslam ülkelerinde de, hem de ayet ve hadisler kaynak gösterilerek, nice hak ihlali yapılıyor.

        Kaldı ki Kuran ve Sünnete göre karar verme de bu arada öyle kolay bir ameliye de değil.

        Sanki, bir tarafta karmakarışık birşey var, diğer tarafta çok net bir sonuç var gibi algı oluşturuluyor durum o değil.

        İsterseniz deneyelim ne derseniz.

        Hatta bağlamı ve yeri geldiği için yazıyorum, Kuran ve Sünnete göre diye yazdığınız için yazıyorum,

        Bazı sorular var, ben bunu Fıkıhçılar hariç, çoğu ilahiyatçının da yanlış cevapladığını gördüm.

        Şahsen eğlenceli olur, burada yazabilirim de, cevabınızı da beklerim mesela.

        Amacım sizi test etmek değil, amacım, kavramların öyle basit olmadığını, insanın Kuran ve Sünneti de önüne koysa, yanlış hüküm verebileceğini göstermek.

        Kadıların kararlarının bir üst merci tarafından bozulduğunu, onun da daha üst merciye gittiğini, bugünün bir çeşit temyiz süreci gibi süreçlerin olduğunu, geçmiş İslam Hukuku sistematiği veriyor.

        Bugünkü durumdan farksız kısaca. Bugün de ilk derece mahkemesi var, hatta tek hakimle karar veriyorsa, 3 hakimle karar veren, başka bir mahkemeye, onun da kararına itiraz yolu açık olup, daha üst mahkemeye, niteliğine göre, Danıştay Genel Kuruluna, cezai nitelikteydi Yargıtay İçtihadi Birleştirme Kuruluna kadar giden 2,3, 4 aşamalı yol var.

        Bu Kanunların basitliğini değil, karşılaşılan olayların zorluğunu gösteriyor.

        Zannetmeyin ki, Kuran ve Sünnete göre karar verilince, bunlar kalkacak, tersine, benzer bir durum Kuran ve Sünnete göre hüküm vermede de ortaya çıkacak.

        Normlar, normlar hiyerarşisi, kıyas.. nerede olursa olsun, ister modern hukuk, ister Kuran hukuku hüküm verme aşamasında işin içine girecek.

        Bu nedenle, de yorumunuzu okuyunca güldüm, keyfe keder değiştirilen kanunlar demenize..

        Bir ayeti okuyup birbirini tekfire kadar götürebilen ekolleri yaşadık gördük. Farkı görüyor musunuz.

        Üzerine bombayı yüklenip, kendini patlatmanın cennete gidecek anahtar olacağına inanan ve buna samimice fetva veren Kuran ve Sünnete göre karar verdiklerini düşünen insanlarla dolu.

        Eyüp bey, inanın retoriğe kaçmadan yazdım. Meramımı anladınız. Hiçbir şey öyle göründüğü gibi basit değil.

        Bakın, siz bir kaç ayeti sıralayıp, bir yargı da bulundunuz ben ve benim gibi birkaç kişi hemen itiraz etti, hayır o olayın bu yönü de var, neden öyle bakmıyorsun ki dedik.

        Bu size bir çeşit numune.

        Kavramlar güzeldir, ama uygulaması inanın çok zordur.

        Buna, Kuran ve Sünnete göre karar vermek, hükmetmek de dahil.

        Tabi, tüm bu yazdıklarım hukuki alana ilişkin. Yargı yönüyle Kuran ve Sünnet diyelim.

        Yoksa, dinimiz elbette kolay anlaşılır. Emir akıl baliğ herkesi bağladığına göre, akıl baliğ herkesin anlayacağı dilde.

        Ancak öyle olaylarla karşılaşırsınız ki, Kuran ve Sünnete göre karar verirken dahi, şaşırır kalırsınız.

        Bir norm, diğer normla karşılaşır, bir hadis bir ayetle, bir ayet diğeriyle düşündürür.

        Buna metodoloji diyorlar zaten.

        Modern hukukun da yaptığı bu.

        Bu nedenle değişimler olur. Siyasi mülahazalardan uzak, gerçek anlamda hukuki ikame etmek için, düzenlemeler olur bu nedenle.

        Sizi donanımlı buluyorum. Ama kanunlara sokak diliyle bakışınız, üzgünüm bir sığ bakış.

        Doneler ortaya konsa, tek tek üzerinde tartışılıp çürütüleceğinden de şüphem yok.

        Teşekkür ederim.

        diyerek çok uzatmıyorum ama lütfen buradan size itham da gelmesin.

        İlahiyat kökenli camia da, modern batı da uygulanan yasaları, hafife alma komedisini umarım sizde yürütmüyorsunuzdur.

        Kaldı ki, ben bir bağlam sundum, soykırım suçları, insanlığa suçlar başlığı altında anılacak kadar yapılan zu

        diyorsunuz.

  4. Hocam yazınız vicdanlarına, kalmışsa eğer, sağlık bir çağrı, bu son bir söz, kulakları açıksa, kendilerini kurtarmış olacaklar. Ama sadece “tetiği çekene” yüklenmişsiniz. Tabi ki yaptıkları hem meslek hem insan dışı, ama ya yaptırana. Bir kaç gün önce de iktidari temsil edenler aynen günah keçisi olarak adli tıp doktorları işaret ettiler. Yani iktidarın tuzağına düşmeyelim.

  5. Bir arkadas burda hönkürmüs. Görünüste hakkaniyetci olup alttan alta zalimi savunan utanmazlardan bahsetmis. Sadece ve sadece elestiren insanlara reva görülen su dilin cirkinligine bakar misin? Görüyor musun nasil da niyet okuyor?
    Bak ne geldi simdi aklima?

    Sen Amerikanin senatolarinda cirit atabilecek kadar network gelistirebiliyorken, kendi doktorlarini, kendi hukukcularini magduriyetleri duyurma ve kinama konusunda organize edebiliyor musun? Var mu bu tür olusumlarin?

    Bir ilahiyatci olarak yola cikip bu tür derneklerin olmasi icin kilini kipirdattin mi? Su an bu sekilde dernek kurmus doktorlarimiz olsa 86 yasindaki engelli bir insani ordan oraya tasitan doktorlari kinamak icin ABD´nin sözü dinlenen tipcilarindan en azindan birer imza alabilirlerdi.

    Su an ABD´de bizim hukukcularimizin kurdugu bir dernek, o ülkenin önde gelen hukuk otoritelerinden bu rezillige göz yuman Türk hakimlerini kinamak icin en azindan imza alabilirlerdi.

    Bizim ilahiyatcilarimiz napiyor? Onlar tarihe not düsmekle mesgul. Hayrettin Karaman, Türk doktorlari, hukukculari okumuyor mu, biz de tarihe not düseriz diyorlar. Kendilerini böyle kandiriyorlar.

    Gelecek nesil size vay be tarihe not düsmüssün, safini anladik, iyilerin tarafindasin mi diyecek? Hayir, diyecegi sey bellidir: Siz, ilahiyatcilar olarak tipcilariniza, hukukculariniza istikamet göstererek tarihe not düsecektiniz, doktor doktor gezecektiniz, ikna edecektiniz, birlik olmalarini saglayacaktiniz, bunu yapmadiniz, bunun yerine 10 sene boyunca agit ekipligi yaptiniz diyecek. Tarih ilahiyatcilarimizi böyle anlatacak.

    Hukukcularimizin her biri bir tarafta. Iltica basvurusu reddedilen insanlara bile bakamiyorlar. Bunun icin Hizmet tarafindan kurulmus bir tane bile danismanlik kurumu yok, bi dernek yok, bir birlik yok, bir inisiyatif yok.

    Ne var? Bunu anlatmaya calisan insanlari en agir sekilde itham eden, niyetini okuyarak iftira eden, bos ama bombos bir sekilde ve körü körüne abilerini savunanlar var. Böyle oldugu sürece de ne uzar ne kisaliriz.

YORUM YAZIN

Lütfen yorumunuzu yazın
Lütfen isminizi girin