ANALİZ | ADEM YAVUZ ARSLAN, WASHINGTON DC TR724 TEMSİLCİSİ
ABD’nin Venezuela Devlet Başkanı Nicolas Maduro’yu doğrudan askerî bir operasyonla kaçırması, sadece Latin Amerika için değil, tüm küresel sistem açısından kritik bir kırılma anı olarak görülmeli. Trump’ın bu hamlesi yalnızca Maduro’nun akıbetiyle ilgili değil; ABD’nin İkinci Dünya Savaşı sonrası inşa edilen, hukuka dayalı uluslararası sisteme düzenli bağını büyük ölçüde kopardığını gösteren açık bir işaret.
Caracas’ta yaşananlar bir istisna değil. Uzun süredir şekillenen yeni bir dış politika anlayışının sahaya yansıması. Artık örtülü mesajlar yok. Artık “olağanüstü durum” gerekçeleri yok. Washington, gücü doğrudan ve açık biçimde kullanıyor. Doğal olarak Trump’ın bu hamlesi, aralarında Türkiye’nin de bulunduğu birçok ülkeyi doğrudan etkileyecek. Bu yüzden son birkaç günde yaşanan gelişmeleri çok boyutlu analiz etmek şart.
Yeni Dünya Düzeni: Yaptım Oldu!
Soğuk Savaş sonrasında ABD, Latin Amerika’ya yönelik politikalarını demokrasi, serbest piyasa ve insan hakları söylemiyle çerçeveliyordu. Müdahaleler elbette vardı, ancak genellikle “savunulması gereken istisnalar” olarak sunuluyordu. Venezuela operasyonu bu çerçeveyi dağıttı.
Irak’ta olduğu gibi “demokrasi getireceğiz” diye bas bas bağıran yoktu. Evet, bir demokrasi vurgusu vardı ama oldukça zayıftı. Hukukî gerekçeler de öyle. Aksine, ekonomik çıkarlar ve enerji kaynakları açıkça dile getirildi. Bir başka ifadeyle ABD yönetimi lafı dolandırmadı. “El koydum, çöktüm; çünkü ulusal çıkarlarım gereği böyle yapıyorum” demiş oldular.
ABD Başkanı Donald Trump, operasyonun hemen ardından Venezuela petrolünden defalarca söz etti. Bu detay sembolik değil. “İnsani müdahale” döneminin kapandığını, yerine çıkar merkezli, çıplak güç siyasetinin geçtiğini gösteriyor. Trump’ın operasyon sonrası neredeyse her soruya petrol üzerinden cevap vermesi, bu zihniyetin özeti gibiydi. Bu, ideolojik değil; tamamen çıkar merkezli bir yaklaşım.
Trump için toprak, üzerinde yaşayan insanlar için değil; çıkarılacak zenginlik için değerli. Petrolü almak için ülkeyi almak… Bu yaklaşım, 21. yüzyılda bile sömürgeci bir zihniyetin ne kadar canlı olduğunu gösteriyor.
“Donroe Doktrini”: Washington ile Uyumlu Değilsen…
Trump’ın kendi ifadesiyle ortaya koyduğu “Donroe Doktrini”, 19. yüzyıldaki Monroe Doktrini’nin güncellenmiş ama çok daha sert bir versiyonu. Monroe, Avrupa’yı Amerika kıtasından uzak tutmayı hedefliyordu. Donroe ise ABD’nin Batı Yarımküre üzerindeki tartışmasız üstünlüğünü ilan ediyor.
Bu yaklaşımda egemenlik mutlak değil. Washington’la uyum varsa sorun yok. Uyum yoksa hedef olma ihtimali var. Venezuela bu açıdan bir örnek. Bir uyarı. “Direnirseniz sonuçlarına katlanırsınız” mesajı.
Latin Amerika Neden Bölündü?
Tüm dünya Trump’ın Maduro operasyonu sonrası benzer tepkiler verirken, Latin Amerika’dan gelen sinyaller hayli enteresan oldu. Gelen tepkiler, bölgenin derin ideolojik ayrışmasını net biçimde ortaya koydu. Mesela Brezilya, Meksika, Kolombiya ve Şili gibi sol hükümetler müdahaleyi sert biçimde eleştirdi. Brezilya Devlet Başkanı Luiz Inácio Lula da Silva, ABD’nin kabul edilemez bir çizgiyi geçtiğini söyledi. Lula’nın başdanışmanı Celso Amorim ise bu kez müdahalenin demokrasi söylemiyle bile süslenmediğine dikkat çekti.
Sağ cephede tablo tersine döndü. Arjantin Devlet Başkanı Javier Milei, operasyonu “iyi ile kötü arasındaki mücadele” olarak tanımladı. Bu yaklaşım, otoriter rejim eleştirisini dış müdahaleyi meşrulaştıran bir araca dönüştürüyor.
Neden Güçlü Bir Bölgesel Tepki Yok?
Sert açıklamalara rağmen Latin Amerika’dan kolektif ve etkili bir karşılık gelmesi zor görünüyor. Birincisi, ekonomik bağımlılık. ABD hâlâ birçok ülke için temel ticaret ortağı. İkincisi, bölgesel parçalanmışlık. Ortak bir dış politika refleksi yok. Üçüncüsü ise Trump yönetiminin baskı kapasitesi. Yaptırımlar, gümrük vergileri ve finansal tehditler aktif biçimde kullanılıyor. Eski Meksika Büyükelçisi Arturo Sarukhán’ın ifadesiyle, kıtada diplomasi ilkesel değil; tamamen işlemsel ilerliyor. Her ülke kendi riskini minimize etmeye çalışıyor.
Maduro’nun Gidişi Putin’e Neden Yaradı?
İlk bakışta Maduro’nun devrilmesi, Rusya Devlet Başkanı Vladimir Putin için bir kayıp gibi görünebilir. Sonuçta Moskova ile Caracas yakın müttefikti. Ancak daha geniş çerçeveden bakıldığında tablo tersine dönüyor. Bu operasyon, hukuka dayalı uluslararası düzeni zayıflatıyor. En önemlisi, bu düzenin zayıflaması Putin gibi güç siyasetini savunan liderlerin işine geliyor. Kaçırma adaleti sağlamaz. Hukuksuzluk hukuku güçlendirmez. Saldırı savaşları güvenlik getirmez.
Ancak Trump’ın Venezuela’da yaptığı tam olarak buydu. Bu da Putin’in yıllardır savunduğu “güçlü olan yapar” anlayışını fiilen meşrulaştırıyor.
Trump ve Putin Kardeşliği
Maduro ile Ukrayna Devlet Başkanı Volodymyr Zelensky arasında büyük farklar var. Ancak burada belirleyici olan mağdurlar değil, failler. Trump ile Putin arasındaki benzerlik giderek daha görünür hâle geliyor. Her ikisi de dünyayı nüfuz alanlarına bölünmüş bir yer olarak görüyor. Her ikisi de egemenliği çıkarlarına göre tanımlıyor. Her ikisi de hukuku değil, gücü merkeze alıyor. Putin Ukrayna’yı “özgürleştirme” söylemiyle işgal etti. Trump Venezuela’da benzer bir dil kullandı. Bu benzerlik tesadüf değil; aynı dünya görüşünün yansımaları.
Zincirleme Etki: Çin ve Sonrası
Bu tablo yalnızca Moskova’da değil, Pekin’de de dikkatle izleniyor. ABD Venezuela’da bunu yapabiliyorsa, Rusya Ukrayna’da daha ileri gidebilir. Çin de Tayvan konusunda daha cesur hesaplar yapabilir. Trump’ın Latin Amerika’da açtığı bu kapı, Avrupa’daki güvenlik mimarisini de zayıflatıyor. Hukukun geri çekildiği bir dünyada, güç daha fazla konuşur hâle geliyor. Bu yüzden Venezuela operasyonu, tek başına bir ülkenin hikâyesi değil. Küresel düzenin nereye evrildiğini gösteren bir örnek. Hukuk geri çekiliyor. Normlar aşınıyor. Güç öne çıkıyor.
Türkiye İçin Yol Ayrımı
“Donroe Doktrini”, Türkiye açısından yalnızca Latin Amerika’yla sınırlı bir güç gösterisi değil; Ankara’nın uzun süredir benimsediği denge ve manevra siyasetinin giderek daralacağını gösteren bir işaret. ABD’nin egemenliği “uyum” üzerinden tanımlayan bu yeni yaklaşımı, Türkiye gibi hem Batı ittifakının parçası olan hem de zaman zaman bu ittifaka meydan okuyan ülkeler için riskli bir zemin oluşturuyor. Bugüne kadar Ankara, Rusya–Ukrayna savaşı, NATO genişlemesi ve Orta Doğu krizlerinde “arada kalma” stratejisiyle alan açabildi. Ancak Donroe Doktrini’nin mantığı bu gri alanları kabul etmiyor. Bu yaklaşım, ülkeleri açık biçimde “bizden” ve “karşıdan” diye ayırıyor.
Bu durum, Türkiye açısından özellikle iktidarın dış politika tercihlerini daha kırılgan hâle getiriyor. Recep Tayyip Erdoğan yönetimi, uzun süredir ABD ile ilişkilerde krizleri zamana yayarak yönetmeye çalışıyor. Ancak Venezuela örneği, Washington’un artık sabırla pazarlık yapan değil, doğrudan sonuç alan bir çizgiye yöneldiğini gösteriyor. Bu da Türkiye için şu anlama geliyor: Hukuk, normlar ve müttefiklik ilişkileri zayıfladıkça “güç siyaseti” herkesi daha savunmasız hâle getiriyor. Bugün Maduro hedefte olabilir; yarın mesele Doğu Akdeniz, Suriye ya da savunma sanayii yaptırımları üzerinden Ankara’nın önüne gelebilir. Donroe Doktrini, Türkiye’ye şu mesajı veriyor: Gücün konuştuğu bir dünyada manevra alanı daralır; yanlış hesapların bedeli ağırlaşır.
Venezuela operasyonu, Maduro’nun kişisel hikâyesinden çok daha büyük bir anlam taşıyor. Bu müdahale, hukuka dayalı uluslararası düzenin biraz daha geriye itildiğini gösteriyor. Yerine, gücün belirleyici olduğu, egemenliğin pazarlık konusu sayıldığı bir dünya anlayışı geliyor.
Bugün Caracas. Yarın Havana. Sonra başka bir başkent.
Artık soru şu değil: Maduro nasıl bir liderdi? Asıl soru şu: Bu yeni güç siyaseti dünyayı ne kadar daha güvensiz hâle getirecek?
Bu yeni düzen gerçekten istikrar mı getirecek, yoksa daha fazla belirsizlik mi üretecek? Bu sorunun cevabı yalnızca Venezuela’yı değil, Türkiye dâhil birçok ülkeyi yakından ilgilendiriyor.
