“Tecellide tekrar yoktur!”

ENGİN TENEKECİ | YORUM

‘Tecellide tekrar yoktur’ şeklindeki kelâmî ve tasavvufî yaklaşım, klasik ve modern İslâm düşünce geleneğinde önemli bir yere sahiptir. Başta İbn Arabî, Azîzüddin Nesefî ve günümüze kadar Üstad Said Nursî olmak üzere birçok müellif tarafından farklı bağlamlarda ele alınan bu anlayış, “O, her an yeni tecellilerle iş başındadır.” ( 55:29) ayetiyle ilişkilendirilmiştir.

İbn Arabî, Fusûsu’l-Hikem’in gibi bilinen koleksiyonunun Şuayb Fassı’nda, tecellînin tekerrür etmediğini ve yaratılışın her an  tazelendiğini (halk-ı cedîd)  açıkça ifade etmiştir. (1) Bu ekolün önemli devam ettiricilerinden Azîzüddin Nesefî, Tenzîl adlı eserinde aynı ilkeyi sistematik biçimde yeniden formüle ederek, “tecellî evvelki tecellînin aynı değil, mislîdir” şeklinde ortaya koymuştur. (2) Nesefî’den yaklaşık altı asır sonra Bediüzzaman Said Nursî hazretleri, Risale-i Nur Külliyatı’nın birçok yerinde bu anlayışı modern çağda yeniden ifade etmiş; varlığın aynısıyla değil, Nesefi gibi misliyle sürekli tazelendiğini vurgulamıştır. (3)

Öncelikle, Kur’ânî bir kavram olan (A‘râf 7:143) ve tasavvuffun  temel konuları arasında yer alan tecellî kavramına kısaca açıklık getirelim. Tecellî, terim olarak “görünme, belirme, ortaya çıkma” anlamlarına gelir. Fizikî–metafiziki, ruhî–bedenî, zâhirî–bâtınî bütün varlık, Allah’ın (c.c.) Âlim, Mürîd, Kâdir gibi isimleri ve İlm, İrade, Kudret gibi sıfatlarının tecellîsiyle ortaya çıkar. Hayy ismi tecellî etmeden hiçbir varlık hayata mazhar olamaz; Kayyûm ismi olmadan da bu hayatını devam ettiremez. Çiçek, insan, balık gibi varlıkların belirli bir maddî biçim kazanmaları Musavvir ismiyle gerçekleşirken, onların nakışlı ve süslü oluşu Müzeyyin isminin tecellîsiyle belirgin hâle gelir.

Üstad Bediüzzaman, atomların hareketindeki hikmetlerden bahsettiği Ene ve Zerre bahislerinde, bir ağacın geçen baharda açan yaprak, çiçek ve meyvelerinin ruhu olmadığından, bu bahardaki emsallerinin hakikat ve mânâ bakımından aynı, ancak suretlerinde farklı olduğunu ifade eder. Tecellîleri her vakit tazelenen ilâhî isimlerin ve icraatın mânâlarını göstermek için, her baharda yeni mahsullerin farklı suretlerle öncekilerin yerine geldiğini belirtir. (4)

Ahmed Avni Konuk, İbn Arabî’nin bu düşüncesine açıklık getirdiği yerde, söz konusu modeli kayısı ağacı ve terzi örnekleriyle somutlaştırır. Konuk, mealen, her yıl kayısı ağacının yine kayısı verdiğini; ancak bu yılki kayısıların, geçen yılkilerin aynısı değil, onlara benzer (mislî) olduğunu ifade eder. Bunun sebebi, tecellînin ortaya çıktığı yerin (mahallin) kabiliyet ve istidatına göre gerçekleşmesidir. Aynı şekilde, akşam terzi olarak yatan bir kimsenin sabah kunduracı olarak uyanmaması da bu ilkeye dayanır; zira tecellî, kişinin sahip olduğu kabiliyete göre olur. Terzinin sanatıyla ilgili sabahki düşüncesi, akşamki düşüncesine benzer, fakat bire bir aynı değildir. Bu durum, her hâlin yeni bir yaratılış olduğunu gösterir. (5)

Bundan dolayı tekrarın olmaması, Allah’ın isim ve sıfatlarının  mutlak, yani sınırsız, oluşundan kaynaklanır. Sınırlı olan varlıklar imkanları kısıtlı olduğu için birbirini taklit  veya tekrar ederler. Ancak Yüce Yaratıcı  için bir taklit veya tekrar lüzumu yoktur. Hazine-i ilahiye hadsiz, sonsuz olduğundan her yaratış yenidir ve bu durum O’nun sonsuz gücünü gösterir.

Eğer kanunlar sürekli değişseydi, insan sürekli sürprizlerle karşılaşır, olayları takip edemez ve hiçbir sistem kuramazdı. Bilim, teknoloji ve medeniyet ancak sabit kanunlar üzerine inşa edilebilir. Ayrıca hayat tamamen rutin ve monoton olsaydı usandırıcı olurdu. Tamamen beklenmedik olsaydı yaşanılamazdı. İlahi hikmet, bu dengeyi kıvamında takdir etmiştir. Cennetteki ebedi saadetin ve usanmamanın sırrı da bu sürekli yenilenen tecellilerdeki sürprizlerde yattığı söylenebilir.

Varlığın  aşkın tecelliler yoluyla  devamlı tazelenip, benzersiz, misli bir şekilde yenilenmesi,  Bedî‘  ismiyle de alaka olduğu söylenebilir. Fethullah Gülen Hocaefendinin de vurguladığı gibi, her şey yaratılıp gelişmekte, geliştiği gibi bitip gitmekte, bitip gidenleri de aynı cazibedar başka güzeller ve güzellikler takip etmektedir. Her şey, bir bir gelmekte bir bir gitmekte ve sadece O “Bedîu’s-semavati ve’l-arz ” bâki kalmaktadır.  (6)

Bedenimizdeki her organın ve dokunun hücresel yenilenme hızı farklıdır. Bazı hücreler birkaç gün içinde yenilenirken, bazıları aylar, hatta yıllar boyunca varlığını sürdürür. Buna bağlı olarak, bu hücreleri oluşturan atomlar ve moleküller de aynı anda değil, farklı zaman dilimleri içinde değişime uğrar. Eski atomlar görevlerini tamamladıktan sonra metabolik süreçlerle sistemden ayrılırken, yerlerine besinler yoluyla vücuda alınan yeni atomlar dahil olur. Bu süreç sonucunda insan bedeni, zaman içinde öz yapısını ve işlevsel düzenini korumakla birlikte, maddi bileşenleri bakımından sürekli yenilenir. Dolayısıyla kişi, biyolojik olarak tamamen aynı bedenle değil; fakat önceki bedenin düzenini ve yapısını muhafaza eden, ona benzer (misli) bir bedenle varlığını sürdürür.

Duygu ve hislerimiz, zaman içinde istek ve arzularımızın etkisiyle olumlu ya da olumsuz yönde değişir. Bu değişimde aile, toplum, kültür, eğitim ve din gibi faktörler önemli rol oynar. Çocukluk ve gençlik dönemlerinde şekillenen duygular, yaşlılıkta farklı bir hâl alır. Araştırma, okuma ve öğrenme süreçleriyle insan aklen, fikren ve zihnen yenilenir. Kimi zaman neşelenir, kimi zaman hüzünleniriz. Bazen vicdanen dünyalara sığmazken, bazen daralmışlık hissine kapılırız. Böylece duygu dünyasında meydana gelen bu sürekli değişim ve tazelenmelerle bir ömür süreriz. Bu kesintisiz iç dönüşüm, insanın psikolojik boyutunda da tecellilerin tekrar etmeyip, bireyin tercihleri doğrultusunda her an yeni bir hal ile zuhur ettiğini gösteren bir örnek olarak değerlendirilebilir.

Yukarıdaki açıklamalar ışığında değerlendirildiğinde, varlık alemindeki sürekli yenilenmenin, eşyanın hakikatlerinin sabit olduğu gerçeğiyle çelişmediği görülür. Zira bu yenilenme belirtildiği gibi ayniyle değil, misliyle gerçekleşir. Eşyanın mahiyeti, hakikati ve manası sabit kalırken, bu hakikatin suretleri, elbiseleri zaman ve şartlara göre zuhuru her defasında kabiliyet ve donanımına göre yeni bir form kazanır. Bu bağlamda ilâhî isim ve sıfatların hakikati sabit, fakat onların cilveleri ve tezahür modelleri sürekli misliyle tazelenir. İnsanın kendisinde ve dış dünyadaki bu misliyle yenilenme ve tazelenme, tecellide tekrar olamama durumu,  Yüce Yaratıcı karşısında insana kendi sınırlılığını, aczini ve fakrını hatırlatır. Varlığın her an O’nun  bediiyet, ganiyet ve  kayyûmiyetine muhtaç olduğunu idrak ettirir.

Kaynakça:

1- Konuk, A. A. (1990). Fusûsu’l-Hikem tercüme ve şerhi (Cilt III). Haz. M. Tahralı & S. Eraydın. Marmara Üniversitesi İlahiyat Fakültesi Vakfı Yayınları. s.42.

2 Azîzüddin Nesefî, Tenzîl: Tasavvufta Varlık, Bilgi ve İnsan, ed. Selçuk Şimşek (İstanbul: Litera Yayıncılık, 2020), 74–75.

3- Bediüzzaman Said Nursî, Sözler (İstanbul: Şahdamar Yayınları, 2007), 583–584.

4- Nursî, Sözler, 601.

5- Konuk, Fusûsu’l-Hikem tercüme ve şerhi, s.43

6-M. Fethullah Gülen, Kur’ân’dan İdrake Yansıyanlar (İstanbul: Nil Yayınları, 2011), 74–75.

2 YORUMLAR

  1. TECELLİ TEKRARLANMAZ.. Muhyiddin Arabi, keşf ehli alimlerin bir hatasından da bahseder. Keşf ehli, Allah ın her nefeste tecelli ettiğini gördüklerinden bahseder ve aslında bunun hatalı bir bakış olduğunu söyler ve ekler. “Tecelli tekrarlanmaz”.

    Yani, gördükleri şeyi, ŞUHUD gözüyle görmektedirler. Bu da yanıltıcıdır der. Varlığın gidişi anında varlığın yok olması, tecellinin bir varlığı gidermesidir. Varlık ile tecelli birlikte hareket eden bir dualite gibi görülür. Yeni bir varlık yaratılması da, başka bir tecellinin onu meydana getirmesi olarak ele alır, Muhyiddin Arabi.

    Teceddüdü Hak kavramı içinde de yerini bulur bu anlatımlar. Ancak, bu çok hızlı gerçekleşir ve anlamayız biz.

    Bilimsel olarak, Plunk zamanı altındaki değişimleri anlamlandıramıyoruz, matematiksel olarak en küçük zaman birimi bu. Yani saniyenin yaklaşık 10⁻⁴⁴ altında ki zaman birimleri ile fikir yürütemiyoruz. Bilimsel olarak, şu an ki sınır bu. Fizik ile metafizik arasındaki geçiş noktası da, teceddüdü hakkın zamansal yansıması da ihtimal bu en alt limitin daha altında oluyor.

    Bazı fizikçiler, tıpkı madde gibi zamanın da kesikli olduğunu söylemişlerdir. Teceddüdü Hak ta, bir an yok olan VARLIK değil s adece, uzay zaman dokusunun kendisi de olabilir kısaca. Yani, zamanın da kendisi aynı anda yok olabilir. Ancak bunu anlayamayız. Ancak bunun en önemli noktası şu ki, işte uzay ve zaman olarak yok olan birşeyin, yeniden yaratılmasında, DAHA ÖNCEKİNİN BİLGİSİNİN YENİSİNE AKTARILMASI… işte asıl ilginç nokta bu. Yani, her an yoktan var edilme var, ve bu yoktan var edilmede, öncekinin bilgisinin sonraya aktarılması, KOZALİTE prensibi ile izah edilemez. Referans noktası, t=0 zaman aralığında potansiyel olarak, ÖNCEKİ TECELLİ den, dolayısı ile VARLIKTAN bir taşıma var. Dolayısı ile, Allahu alem, biz sabit sansak da kendimizi, sürekli öncekinin bilgisinin sonrakine aktarıldığı ve geliştiği, ENtropinin büyüdükçe büyüdüğü muazzam bir sistemin parçasıyız.

    Hz. Mevlanın, “her an yeni bir şen’deyiz” dediği husus ile ayeti kerimenin bir tefsiri ihtimal bu olabilir. (Allahu alemü bil gayb). Temessül ve tecessüd konusu burada üzerine düşünmemiz gereken iki esas kavram.

  2. Kalbe tesir eden bir yazı olmuş ellerinize sağlık.
    İbni Arabi’ye göre sessizliğin sırrı mevzuunu anlatsanız. “Kalp konuşmaz sadece işitir, konuşan ya nefistir ya Rab” burasa İbni Arabi’nin kastı nedir?

YORUM YAZIN

Lütfen yorumunuzu yazın
Lütfen isminizi girin