Süreç ve ikinci dalga mağduriyet

PROF. M. EFE ÇAMAN | YORUM

Süreçte ister istemez karşınıza dramlar ve acılar çıkıyor. Hep öyle oldu! Ölümler, hastalıklar, haksızlıklar, hukuksuzluklar, gözyaşları… Her çileli yaşamı öğrendiğimizde yürekler biraz daha nasırlaşmış olsa da hisseder.

Kendimizi o gariban insanların yerine koyarız. Gece karanlığında gördükleri diğer binalardaki sarı ışıkların huzuruna öykünen insanlar… Onlar akşam yastığa başlarını koyduklarında hemen uykuya dalamayan talihsizlerdir. Taşıdıkları yükün ağırlığı altında ezildiklerinden gecenin bir vakti bölük pörçük uykularından uyanıp sabaha kadar yataklarında döner dururlar.

Onların kimi umuttan, kimi umutsuzluktan muzdariptir. Ortak noktaları hayatlarının bir yerde takılıp kalmış olmasıdır belki de. Sanki zaman onları bir yerde sabitlemiş, geçmişin herhangi bir huzurlu anına çapa atmış, nostaljiye mahkûm etmiş gibidir. “Çünkü o andan sonrası kötüye gidişti. Lütfen o an hep sabit kalsın!” Ama zaman sabit kalmaz. Evrenin doğasını tasarlayan kuvvet, zamanı biz insanlar için mütemadiyen ilerler kılmış. O geçmişte demir atılan huzurlu an da yitmiş gitmiş.

Sürecin belki de en yaygın belki de hayatlarımıza yaptığı doğrudan müdahaledir. Bizleri değiştirdi, dönüştürdü. Hiçbirimiz artık aynı insanlar değiliz. Bahsettiğim şey kariyerlerimizle veya maddi imkânlarımızla alakalı değil. Hayat standartlarımız veya sosyal statümüzle de. Bahsettiğim bizi biz yapan sosyal ilişkilerimiz. Ailemiz, çocuklarımız, eşimiz, akrabalarımız, arkadaşlarımız ve dostlarımız. Bunlar değişti, dönüştü. Süreç bunları etkiledi.

Süreç bizi de etkiledi zaten ve bizim etkilenmiş yeni benliğimiz de bu yeniden şekillenen sosyal ilişkilere etki etti. Dönüşen insanlar sevdiklerimizdi, dönüşen bizler de onların sevdikleriydik. Sürecin toksik etkisi üzerimizde; ilişkilerin dinamikleri dönüştü ve bu dönüşüm maalesef her zaman olumlu yönde olmadı. Yıpranmışlık, birikmişlik, travmalar, darbeler, sıkıntılar, buhranlar, acılar – olumsuz ne varsa görünmeyen bir yerde görünmeyen hesaplara yazıldı. Rejim uzun erimde de bu kalıcı hasara neden oldu. Tek sorumlu rejim değilse de, en etkili dış belirleyiciydi demek yanlış olmaz sanırım.

Böylece aileler parçalandı, çocuklar yaşadıkları travmaların etkisiyle farklı yörüngelere girdi, çiftler birbirlerine yabancılaştı, akrabalar sırtını döndü, arkadaşlar dostlar ihanet etti – velhasıl sabit olarak gördüğümüz ilişkiler farklı formlara ve biçimlere büründü. Birçoklarımız bunları yaşadı, yaşıyor. Etrafta insanlar sosyal ağlarda meydana gelen kopuşların gün geçtikçe daha da sık biçimde gerçekleştiğini söylüyor. Elimizde veri yok, ama sanırım az çok çevresini takip eden okurlarım bu dediklerimde haklılık payı olduğunu teyit edecektir.

Değişmek doğamız elbette. Bu değişim dış ve iç etkilerin bir bileşkesi üzerinden meydana geliyor. Bizim on sene önceki insan olmamamız doğamızdan kaynaklı. Sosyolojimizin mikro ve makro her alanı değişime açık. Bireysel bazda dönüşüyoruz. Küçük enformel gruplar – aile, arkadaşlıklar vs – dönüşüyor. Büyük gruplar dönüşüyor. Ancak yukarıda anlattığım dönüşüm patolojiktir ve bir anomalidir. Eğer süreç olmasaydı bu değişimlerin birçoğu gerçekleşmeyecekti ya da değişim majör olmayacaktı. Radikal değişimin ve bunun travmatik artçılarının neden olduğu bireysel ve sosyolojik yıpranma olmayacaktı.

Sosyal soykırım denen tenkil sürecinde mağdurların çifte mağduriyeti budur. İnsanları anayasal haklarından mahrum ettiler, işlerinden kanunsuzca kopardılar, fabrikasyon delillerle mahkum edip yıllarını çaldılar, ülkelerini ellerinden aldılar, isimlerine leke sürdüler; bunlardan çok daha fazlasını yaptılar. Yazmakla bitmez! Ama dahası, birinci mağduriyetten sonra ikinci mağduriyet silsilesi başladı. Tıpkı atılan bir atom bombasının yıkıcı etkisinin ardından başlayan ikinci yıkım dalgası gibi (nükleer serpinti, nükleer kış vs), ikinci mağduriyet düşük yoğunluklu ama daha acı oldu, oluyor.

Yavaş bir eziyet gibi, bir tür programlı kolektif işkence, bir tür sosyolojik çözülme, bir nevi kolektif mental rahatsızlık durumu sinsice bize yaşamı değerli kılan her şeyin altını oyuyor. İkinci dalga mağduriyet sürecini yaşıyoruz ve hepimizin dikkatli olması gerekiyor. Başlayan bu yeni dalga düşük yoğunluklu mağduriyeti kognitif (bilinç kullanımı ile ve rasyonel tercihlerle) durdurmak çoğu zaman mümkün olmuyor. Kimliksel-aidiyetsel düzlemde insanlar dönüşürken onları bu dönüşümün “mantıklı olmadığına” ikna etmek başlı başına mantıklı değil. Hislere-duygulara rasyonel akılla söz geçirmek ne kadar rasyonel olabilir!

Geriye kalan uyum sağlamaya çalışmak. Geçmişin herhangi bir anının idealize edilişine takılı kalmak işkenceyi sürekli kılar. Kaybedilenlere odaklanmak bizi acıya mahkûm eder. Keşkeler depresyona sokar. “Yapılan hatalar” temelli bakış kendimizi ezer, bizi değersizleştirir ve kişiliksizleştirir.

Bilakis, kendimize dönmek, bizim kim olduğumuzu anımsamaya gayret etmek eldeki yegâne olasılık. Eski fotoğraflardaki kişilerin artık olmadığı gerçeği üzücü. Yani fiziken varlar, yüzleri o fotoğraflardaki kişilere benziyor, ama onlar artık başka insanlar olmuşlar. O fotoğraflarda sabitlenmiş duygularla bugün aynı kişilere bakmaya devam etmek, realitenin canımızı acıtmasından başka bir şeye neden olmaz. Gerçeklik ancak onu reddedersek acıtıyor. Kabul edildikten sonra işin içine başka öz savunma stratejileri giriyor. Bunlar öğrenilmesi elzem şeyler değil. Kuşlar için uçmak ne kadar doğalsa bizler için de o travma alanını terk edip yürümek ve o mahalli terk etmek tek yol.

Bir de en önemlisi şu ki, sizi karanlıktan elinde fenerle tutup çıkaracak, çoğunlukla kendi de sizin gibi sürecin mağduru insanlar mutlaka olacak – yalnız değilsiniz. Eğer gayretle kendinizi bulup yürür ve elinde fenerle yaklaşan insanlara da şans verirseniz süreç tarafından yutulmaz, onun toksik ve yıkıcı etkisini nötralize edebilirsiniz; elindeki gücü kırıp özgürleşebilir, mutlu olabilirsiniz.

Rejimle mücadelenin en çetin cephesi bu ikinci dalga mağduriyettir. Bu tamamen apolitik, bireysel bir alandır. Oradaki küçük bireysel galibiyetlerle (iyileşmelerle) rejime aslında en büyük meydan okumayı yapıyoruz. Pes etmedim, bak hala buradayım!” diyoruz.

Siz başkalarını zifiri karanlıktan çıkaracak eli fenerli kişi olur musunuz? Eli fenerli, sizi zifiri karanlıktan çıkaracak kişiye şans verir misiniz?

10 YORUMLAR

  1. Her şey buraya kadarmış…

    Yeşertmeye çalıştığım kavuşma hayalleri, oturup saatlerce yaptığımız konuşmalar, uzayıp giden muhabbetimiz… Herkesi tek tek anlatırdın bana. Seni konuşturmak için evin dışındakileri anlatmanı isterdim.

    En son yüz yüze görüşmemiz 2017 Mayıs ayının ortalarıydı. Van’da saklandığımız eve gelmiştin. Benim hâlimi görünce birlikte ağlamıştık. Aradan dokuz yıl geçmiş. Yedi yaşındaki oğlum on altı yaşına gelmiş.

    En zor zamanlarımızda hep yanımızda oldun. Yunanistan’da sıkışıp kaldığımızda dualarına sığındık. En umutsuz anlarımızda senin şefkatini hissettim. Şimdi ise daha da yalnız kaldım. Ne senin şefkatin ne de benim arzum bizi birbirimize kavuşturabildi. Kavuştuğumuzda ayaklarını öpmeye niyet etmiştim. Boynuna sarılıp ağlayacaktım.

    Ve anlatmayı niyet etmiştim bu on yıllık süreçte yaşadıklarımızın özetini;
    Van’dan Istanbul’a geçişini, çocuklarımın bu zamanda yaşadıklarını ve buradan Yunanistan’a geçeceğimiz zaman planlamış olduğumuz senaryoyu…

    Gecenin karanlığında Yunanistan’a kaçışımızı, korku dolu halimizi, polise yakalanışımızı, çocuklarla beraber hayvanların bile barınamayacağı hapishane ortamını, yunan halkının şefkatini, Atina’da yaşadığımız yokluk günlerini; evsiz kaldığımız o zamanlarda iki ailenin iki ay boyunca tek odalı bir evde kalışını; kaldığımız o eski küçücük zemin kat evin duvarlarından fışkıran nemi ve küfü; küfe karşı alerjim olduğu için hep hasta olduğumu; ısıtma sistemi olmadığından soğuktan tir tir titrediğimizi; yer olmadığı için gündüzleri zamanın çoğunu dışarıda geçirdiğimizi, evin önündeki parkta kalıp akşamladığımızı… Tek kişilik yatakta iki kişinin yattığını, hayatımızın bu iki ayda adeta seyyar hâle geldiğini… Bir akşam diğer aile yokken bayram ettiğimizi, Mymarket’ten bisküvi alıp çaya bandırdığımızı… Evin bütün bu olanaksızlıklarına rağmen diğer ablayı hiç görmediğimi, mutluluğun ne olduğunu unuttuğumu…

    Sonraki zamanlarda insanların bize yardım ettiğini ve bir çaydanlığa sahip olduğumuzu… Çaydanlık küçücük bir şeydi ama imkân olmayınca değeri ölçülmez oluyordu.

    On aydan fazla Atina’da süren hayatımıza devam edemeyeceğimizi bildiğimiz için Yunanistan’dan çıkmak amacıyla kılıktan kılığa girdiğimizi ve son seferimde Rodos’tayken seni aradım. Akşamüstüydü ve güneş guruba kayıyordu. Seni aradım, çıkamadığımızı söyledim sana. Beraber ağladık. O gün tükenmiştim. O akşam saat dokuzda uçağımız vardı. Sanki tüm kapılar ardına kadar açılmıştı bize.

    Ve Oslo kamp hayatımız… Hiçbir şeyimiz yoktu. Derler ya, bir kuruş dahi paramız yoktu. İlk sahip olduğumuz şey, çöplerden aldığım iki ya da üç eski kahve fincanından ibaret olduğunu…

    Norveç’in soğuğunu; yaşadığım onca şeyden sonra geçirdiğim altı ameliyatı; umutsuzluklarımızı ve her şeye rağmen yola devam edişimizi, çaresizliğimi belli etmemek için verdiğim mücadeleyi bir bir anlatacaktım. Ama olmadı… Her şey yarım kaldı.

    Kimse benimle senin arandaki anne-evlat sevgisini anlayamadı. Daha üniversite yıllarımda, tatilimin bitip Bursa’ya dönme vaktim yaklaştığında ayrılığa dayanamazdın. Evdeki herkese çatar, içindeki hasreti saklayamazdın. Dokuz yıl boyunca ayrılık acısını yüreğinde taşıdın; bunu her konuşmamızda bana söylerdin. Kiminle konuştuysam hepsi aynı şeyi anlattı: “O, senin hasretinle gitti,” diyorlar. Sen ise her defasında görüntümü öperdin…

    Biliyor musun, yüreğim kor ateş gibi yanıyor. Tarifsiz acılar içinde kıvranıyorum. Şunu da anladım: Çokluğun hiçbir şey ifade etmediği zamanlar var ve bundan dolayı kimsenin bizi anlayamamasına, seni bana kavuşturamamalarına çok kırgınım. Beni yarım bırakıp gittin. Oysa kavuşma planları yapmıştım. Belki Irak’ta, belki Bosna’da, belki de Arnavutluk’ta… Seni iyi görünce umutlanmış, kavuşma hayalleri kurmuştum.

    Bedenin her gün biraz daha geriye gittiğini biliyordum ama ne olursa olsun seni bana getirirler umudumu hep korudum. Şimdi ise umut adına inancım kalmadı.

    Daha dün sabah (16.02) bizim saatle 10.11’de seninle görüntülü konuşmuştuk. Sana “Nasılsın?” diye sordum. Sen bana, “Nasıl olayım? İyi olsam burada ne işim var?” dedin. İlk fırsatta, nerede olursa olsun sana gelecektim. Ama konuşmamızdan sonra ruhunu Rahman’a teslim etmişsin…

    Yüreğim yanıyor. Dünden beri çaresizce duvarlara ağlıyorum. Beni teselli edecek hiçbir şey bulamıyorum.

    Seni kaybetmek hep en büyük korkumdu. Seni hiçbir zaman yaşlı göremedim; gözümde hep büyüttüğümüz bir bebek gibiydin. Dün gece yirmi bir yıl önceki fotoğraflarına baktım. Bu sabah ise son hâline… Yüzün, yirmi bir yıl önceki hâlin gibiydi.

    Seni hiç göremeyen kızım Rana, kimseye açmadığı odasını sana açmıştı daha buraya gelmeden. Benim sana olan muhabbetimi sezmiş olacak ki…Buraya geleceğini umut ediyorduk. O günlerde seninle her gün konuştuğumuz için her şeye seni katıyordu. Dün bana sarıldı ve “Ağlama baba, babaannem geri gelecek” diyerek beni teselli etmeye çalıştı. Seni onunla tanıştırmayı, onu görmeni o kadar çok istemiştim ki…

    Ama olmadı…

    Ölümün 2. gününde karaladıklarım

    • Allah rahmet eylesin.
      Allah evlat hasreti çeken anne babalara, ana-baba hasreti çeken evlatlara sabırlar versin. göçüp gitmiş olanlara katından özel bir merhametle muamele etsin; taksiratlarını affeylesin.

      masum insanlara bunları yasatanların da boyları devrilsin.

  2. Bir mesele düşünün… Yıllardır konuşuluyor ama tam konuşulmuyor. Herkes biliyor ama pek az kişi açıkça dile getiriyor. Zaman geçtikçe gündemin kenarında kalıyor; fakat hayatların tam ortasında durmaya devam ediyor. KHK süreci, bugün tam da böyle bir başlık.
    Geçmişte çıkarılan yargı paketleri çoğunlukla adi suçlara odaklandı. Terör başlığı altındaki düzenlemeler ise ayrı bir çerçevede ele alındı. Ancak KHK’lılar bu iki alanın arasında kaldı. Ne açık bir hukukî zemine kavuşabildiler ne de belirsizlikleri net biçimde giderildi. On yılı aşan bu süreç, yalnız bireylerde değil, toplumun hafızasında da bir yorgunluk oluşturdu.
    Bugün tablo daha da dikkat çekici:
    Bir kısmı cezaevinde.
    Bir kısmı yurt dışında.
    Cezasını tamamlayanların bir bölümü ise yeniden risk yaşamamak için sessiz kalmayı tercih ediyor.
    Bu yüzden mesele güçlü bir kamuoyu başlığına dönüşemiyor. Konuyu daha çok sınırlı sayıda gazeteci, birkaç hukukçu, bazı milletvekilleri ve akademisyenler gündeme getiriyor. Ancak dağınık sesler, ortak bir zemin oluşturmakta zorlanıyor.
    Fakat burada önemli bir soru var:
    Gerçekten herkes susmak zorunda mı?
    Toplumların dönüşümü yüksek sesle değil, doğru sesle başlar. Gündem bağırarak değil, ikna ederek kurulur. Sert cümleler dikkat çekebilir; fakat kalıcı etkiyi ölçülü ve tutarlı bir dil oluşturur.
    Bu noktada umut şurada gizli:
    Herkes bir şey yapabilir.
    Bir hukukçu, meseleyi temel ilkeler üzerinden anlatabilir.
    Bir akademisyen, objektif analizle tartışma zeminini genişletebilir.
    Bir gazeteci, duygusal değil dengeli bir haber dili kurabilir.
    Bir vatandaş, bulunduğu ortamda “Hukuk herkes için eşit olmalı” diyebilir.
    Bazen büyük değişimler, küçük ama kararlı cümlelerle başlar.
    Önemli olan meseleyi siyasî kamplaşmanın dışına çıkarabilmektir. Bu konu bir tarafın değil, hukuk devletinin meselesidir. “Ayrıcalık” değil “eşitlik” vurgusu yapıldığında; “öfke” değil “hukuk” konuşulduğunda; algılar yumuşamaya başlar.
    Toplum güvenlik hassasiyetini de taşır, adalet beklentisini de. Bu ikisini karşı karşıya getirmek yerine denge kurmak mümkündür. Çünkü güçlü devlet, hem güvenliği sağlar hem de hakkı teslim eder.
    Belirsizlik uzadıkça zihinler sertleşir.
    Hukuk netleştikçe toplum rahatlar.
    Kamuoyu bir günde oluşmaz. Sabır ister, tutarlılık ister, ortak bir dil ister. Fakat imkânsız değildir. Sessizliğin yaydığı karamsarlık, yerini umutlu bir sorumluluk bilincine bırakabilir.
    Belki bugün büyük kalabalıklar konuşmuyor.
    Ama yarın, doğru zeminde kurulan her cümle bir başka cümleyi cesaretlendirebilir.
    Ve unutmayalım:
    Toplumsal normalleşme, birilerinin başlamasıyla olur.
    Adalet, birilerinin “Bu hepimizin meselesi” demesiyle güçlenir.
    Herkes bir şey yapabilir.
    En azından doğru yerde, doğru cümleyi kurabilir.
    Bazen bir ülkenin geleceği, işte o cümleyle değişmeye başlar.

  3. “Bir de en önemlisi şu ki, sizi karanlıktan elinde fenerle tutup çıkaracak, çoğunlukla kendi de sizin gibi sürecin mağduru insanlar mutlaka olacak – yalnız değilsiniz. Eğer gayretle kendinizi bulup yürür ve elinde fenerle yaklaşan insanlara da şans verirseniz süreç tarafından yutulmaz, onun toksik ve yıkıcı etkisini nötralize edebilirsiniz; elindeki gücü kırıp özgürleşebilir, mutlu olabilirsiniz…”

YORUM YAZIN

Lütfen yorumunuzu yazın
Lütfen isminizi girin