UĞUR TEZCAN | YORUM
Neredeyse 2012 yılından yani Türkiye’de AKP zulmünün ve güç devşirme operasyonlarının başladığı yıllardan itibaren insanlar sosyal medyada Cemaat-AKP-Darbe vb. konular üzerinden karşılıklı eleştiri ve tartışmalarda bulunuyorlar. Doğal olarak bilgi eksikliği ve kirliliği, tartışma kültürünün eğitimli insanlarımız nezdinde dahi pek bilinmiyor ve saygı görmüyor oluşu, devlet kanalları ile sürekli dezenformasyon yayılıyor olması ve sosyal medyanın hem troller hem de kontrolsüz tartışan kitleler tarafından kullanılış biçimleri gibi etkenler, hakikat arayışlarını da gerçekleri de rotasından saptırıyor. Bu yazıda bu genel husustan ziyade konunun dar bir noktasına, “eleştiri” konusuna ışık tutacağız.
Bunu yaparken, ortalıkta eleştiri veya yorum adı altında çeşitli görüşler paylaşan, isimleri öne çıkan hiçbir kimseyi hedef almıyorum. Yazı, yorum, analiz ve eleştiri adı altında görüşler paylaşan her insana ve başta da nefsime karşı bir hatırlatma mahiyetindedir bu yazacaklarım.
Zira, bir nehirde rafting yapan bir grup insan nasıl manzarayı temaşa etmekle hemhal olamaz, nehrin taşkın sularına kapılıp alabora olmamak için birbirleri ile olan kürek çekme senkronizasyonuna yoğunlaşırlarsa aynı şekilde kendilerini büyük bir fikri tartışmanın içinde bulan insanlar da, hele de ortada ciddi bir soykırım süregidiyorsa, zamanla öfkelerinin, kontrolsüz tepkilerin hatta belki de kibirlerinin akışına kendilerini kaptırabilirler ve böylece fikri ve vicdani rotalarını yitirebilirler; hakikatin ve vicdanın manzaralarını zevk etmek yerine yanlış eleştiri kalıpları ve öfke dalgaları içinde alabora olabilirler. O nedenle de insanların bazen bir durup sakinleşmeye, düşünce ve vicdan rotalarını dengelemeye ihtiyaçları vardır.
Bu aralar sosyal medyada öyle yorumlar ve eleştiriler görüyorum ki bu kişi keşke bu tarz bir ruh haline kapılıp kendisini bu durumlara düşürmese, sosyal medyadan bir süre uzak kalsa ve düşünsel, vicdani ve ilkesel bir bütünsellik geliştirebilse diye hayıflanıyorum.
Bazı insanlar eksik temellerle eleştirel yorumlar yapıp sonra da gelen tepkileri göğüsleyecek dirayeti sergileyemiyorlar. Hemen öfke seline kapılıp karşılarındaki insanları kendilerini linç etmekle, ahmaklıkla, trollükle, suça ortak olmakla, niyet bozukluğu ile hatta bazen küfürler ve aşağılama yöntemleri eşliğinde suçluyorlar. Daha az sayıda birilerininse son derece kibirli bir şekilde hareket ettikleri ve karşılarındaki insanları veya farklı fikirleri görmezden gelerek ve onları hemen aşağılayarak kendi fikirleri üzerine fikir kabul etmekte zorlandıklarını da gözlemliyoruz.
Her taraf, belki bir taraf diğerinden daha fazla olacak ölçüde, birbirini eleştiriye açık olmamakla itham ediyor ki bunlar kısmen doğru olabilir. Sorunun aslen burada, yani eleştiriye açık olup olmamak da olmadığını artık çok sayıda kişinin kabul etmesi gerekiyor. Her insan, makam sahibi, şirket ve hareket derecelerine göre özünde eleştiriye açıktır. Tepkisellik refleksleri, dirençleri kişiliklere, grup ideolojisine ve şartlara göre değişebilse de doğru usul ve yöntemler takip edildiğinde aslında büyük ölçüde sağlıklı sonuçlar alınabilir.
Başlıkta da belirttiğim gibi asıl mesele eleştirme, eleştirilme ve eleştiriye açık olup olmamak da değil; eleştiri yapıp bundan bir netice bekleyen insanların (eğer bunu gerçekten samimi bir şekilde yapıyorlarsa) beklentilerindedir.
Her eleştiri yapan insan, öncelikle benim bu eleştiriden beklentim ne; insan, grup, şirket vs. psikolojisi ve değişim dinamikleri de dikkate alındığında bu beklentimin arz ediliş şekli ve zamanlaması ve dönüşü ne olmalı ve nasıl bir dengede ilerlemeli ve ne zaman gerçekleşmeli; hatta gerçekleşmemesi durumunda benim bunu kabulleniş şeklim ve tavrım ne olmalı gibi soruları hem aklına hem de vicdanına sorması gerekiyor.
Yoksa bazı insanların öfke, kibir ve ergen bir çocuk aceleciliği ve ukalalığı ile yaptıkları eleştiriler karşısında (her kesimde olabilir bu) anında bir tepki, cevap, değişim ve düzelme beklemeleri ve bunu göremedikleri takdirde de ivedilikle aşağılamalar, suçlamalar ve hakaretler savurmaları faydadan çok zarar verir ve eleştiriyi amacından uzaklaştırır.
Eleştiri yapabilmenin ustalığı işte bu dengeleri iyi görebilmekte, o noktada sabır gösterebilmekte, en uygun zamanı kollayabilmekte, en uygun üslubu takip edip, beklentiyi, sabır, zaman ve bilgelikle yoğurup bir sonraki aşamaya basamak inşa edebilmektedir.
Bir şirkette yanlış giden hususları analiz edip ilgili yöneticilere ilettiğinizde, ‘git kendi işine bak’ cevabı alıyorsanız bu elbette ciddi bir soruna işaret eder. Ancak genelde bu böyle olmaz. Yöneticiler sizi dinler, derecesine göre açıklama-yorum yapar ve teşekkür edip gönderirler. Bu noktada benim “eleştiride beklenti dengesi” dediğim husus ön plana çıkar.
Siz idarecilere güvendiğinizi gösterir, mevzuyu o noktada zamana bırakır ve gözlemlemeye, görevinizi yapmaya ve sakince analizlerinizle o kişileri beslemeye devam ederseniz doğurgan bir döngü oluşturmuş olursunuz. Ama tutup da ivedilikle yönetimden ani bir karar, değişiklik, düzelme, özür, açıklama vs. görmediniz diye hemencecik başka çalışanlarla dedikoduya, idarecileri beceriksizlikle ve samimiyetsizlikle suçlamaya ya da öfkeyle karşılarına çıkıp niye bir şey yapmadınız tarzı suçlamalara girişirseniz mevzuyu kendi elinizle artık başka bir boyuta taşımış olursunuz.
O noktada idareciler ister negatif tavırları önleme adına ister idareci enaniyeti ile gurur ve pozisyonlarını koruma adına olsun, farklı refleksler geliştirirler ve siz eleştiri yaptığınız için değil sergilediğiniz negatif tavır ve beklentilerden ötürü sizi işten bile atabilirler. İlk çıkış noktanız samimi bile olsa keskin sirkenin küpüne zarar vermesi gibi kendi iç dengesizliğiniz, sabırsızlığınız, psikolojiyi iyi okuyamamanız ve beklentideki dengeleri iyi oturtamadığınız için o kendi elinizle oluşturduğunuz kısır döngünün kurbanı olursunuz.
Hele sosyal medyada güncel tartışmalar üzerinden yapılan eleştirilerde çok büyük oranda bilgi kirliliği ve dezenformasyon var. Cengiz Aytmatov, “Mide beyinden akıllıdır çünkü mide kusmayı bilir, beyin her pisliği yutar.” der. İşte insanlar bu kirlilikten nasıl etkilenmiş olabileceklerini unutarak veya dikkate almayarak yorumlar yapabiliyorlar. Bu noktada ilkeli olabilmek ve değerlerle hareket edebilmek daha önemli bir hale geliyor ki bu noktada en temel dayanaklar da hukukun, siyaset ilminin ve adaletin çizdiği sınırlardır.
Oysa bugün birçok eleştiri ve yorumun bu hukuk-adalet çizgisi gözetilmeden, kahvehane yorumları tarzında yapıldığını üzülerek izliyoruz. Birçok insan duyguları, önyargıları ve hissiyatları ile yorum ve eleştiri yapıyor ama bunun farkında değiller. Hatta birçoğu içinden geçtikleri birtakım travmaların etkisiyle yorumlar yaptıklarını doğal olarak göremiyorlar. O nedenle de bahsettiğim “beklenti” dengesini de ölçüsünü de ayarlayamıyorlar.
Bir bardağa üç limonun suyunu sıkıp azıcık su ekleyerek de limonata yapabilirsiniz; çokça suya birkaç limon suyu damlatıp içine şeker katıp onu da limonata niyetiyle satabilirsiniz. Ortalıkta yorum ve eleştiri yapan birçok kişi işte bu ikinci kategorideler. Meseleleri hukuk-adalet-vicdan dengesinde irdeleyemiyor, travma ve öfkelerinin etkisinde (kimileri için kibir) yorumlar yapıyor ve beklenti ölçüsünü de tutturamıyorlar.
Kısaca, bir bardak suya iki damla limon suyu (hakikat damlacığı) katıp biraz da gurur, enaniyet, kibir şekeri ekleyerek limonata (yapıcı-samimi eleştiri) yaptıkları yanlışına kapılıyorlar. Bir de cümlelerine, “Allah için söylüyorum, Peygamber için söylüyorum…” tarzı olmaması gereken ilaveler de yaparak bu işlere girişenler oluyor ki bu da yanlış!
İşte bu dengesizlikler içinde iken siz de karşıdan gelen eleştirilere kendinizi kapatır, insanlarla ortak noktada, iz’an çizgisinde buluşma fırsatını kaçırmış olursunuz. Ayrıca, böyle devam ederek farkında olmadan kendinizi bir tarafın içinde, sizinle benzer düşünen (eleştiren veya yorum yapan) insanların arasında onay arama, kimlik bulma derdinde bulabilir ve dengeyi yitirebilirsiniz. Böylece de alternatif yorum (eleştiri) niyetiyle ve özgür düşünme saikiyle çıktığınız yolda o beklenti dengenizi ayarlayamadığınız için zamanla düşünceleriniz bir inanç (belki de bir saplantı) haline gelebilir ve benzer görüşleri destekleyen insanlar arasında yeni bir kimlik geliştirme gayretiyle kendinizi sabit fikrin esaretinde bir kısır döngüye sokabilirsiniz.
Bundan dolayı da psikolojideki “Bilişsel Çelişki” de olduğu gibi her çelişkili bilgiyi reddeder hale gelirsiniz. “Onaylama Yanlılığı” sergileyip sadece görüşlerinizi destekleyecek bilgi ve açıklamalara odaklanabilir ve başka hakikatleri dile getirenlere karşı kulaklarınızı tıkayabilirsiniz.
Bu da zamanla yine psikolojide “İnançta Israr” denilen hali doğurur ki bizzat eleştirdiğiniz şeylerin kurbanı olmuş olursunuz. Bu noktadan sonra artık “Geri Tepme Etkisi” oluşabilir ve fikirlerinize (eleştirilerinize) ters düşen kanıtlara ve karşı fikirlere karşı tamamen kapanır ve bunun da ötesinde artık o fikirlerinize daha bir saplantı ile bağlanır hale gelirsiniz. Bunun bir adım ötesinde de artık zamanla bazı yanlışlarınızın farkına varsanız bile, “Batık Maliyet Yanılgısı” denilen saikle o düşüncenin ispatı ve ısrarı noktasında çok miktarda zaman, kaynak ve duygusal enerji harcadığınız için kendinizi geri adım atmakta zorlandığınız bir noktada bulabilirsiniz. Son noktada ise, “Öğrenilmiş Çaresizlik” devreye girebilir ki bu noktada, gelecekte bir şeylerin değişmesine katkıda bulunabilecek olsanız bile artık bunu yapacak azmi ve direnci kendinizde bulamayabilirsiniz.
Kendi çalıştığım kurumdan geçek bir örnekle bitiriyorum.
Çalıştığım Amerikan kurumunda üç yıl önce eğitim işlerinin başına çok yanlış bir kişi göreve atandı. Liyakatine göre değil, kim olduğuna bakılarak yapıldı bu. Bu kişi daha işin en başında çok yanlış ve yıkıcı kararlar verdi, kaliteye odaklanmak yerine kişilere odaklandı. Kimsenin fikrini, uzmanlığını dikkate almadı. Benim dışımda birçok kişi bu yanlış uygulamaların ileriye dönük etkilerini gördüler ve eleştirdiler. Ne var ki bunların birkaçı bu yazıda bahsettiğim eleştiride beklenti dengesini iyi ayarlayamadıkları için eleştirileri neticesinde ivedi çözümler görme yanlışlığına girdiler.
Beklentileri kısa süre içinde gerçekleşmeyince de yazıda bahsettiğim dengesizliklerin kısır döngüsüne kapıldılar. İdarecilere güvenmediler, o kişiyi hemen cezalandırmadıkları için onları benzeri bir beceriksizlikle suçladılar ve bunu her yerde anlatmaya başladılar. Sağda solda idarecileri eleştiren, aşağılayan, onları samimiyetsizlikle, beceriksizlikle suçlayan bir noktaya eğrildiler.
Ancak mevzuyu farklı bir boyuta taşıdıklarından dolayı da idare, bu kişiler çok kaliteli insanlar oldukları halde onlarla yollarını ayırmak yoluna gitti ki bu daha çok şikâyet edilen o şahsın işine yaradı. Çünkü mevzu artık farklı bir noktaya evrilmişti. Bu süreçte şahıs biraz daha “haklılık” bulduğu için daha bir cesaretle başka birkaç kaliteli insanın daha kaybedilmesine sebep oldu tavır ve yanlış kararlarıyla.
Üç yılın sonunda artık durumun yeterince olgunlaştığını ve bazı pozisyonlara gelen yeni insanların potansiyellerini ve kişiliklerini de iyi okuyabildiğim için bir idareci ile buluşup konuyu bütün kapsamı ile arz ettim. O da konuyu üstlere taşıdı. O üç yıl zarfında, samimiyetimi, bu konulardaki uzmanlığımı ve her zaman idareye güvenerek hareket ve eleştiride bulunduğumu gördükleri için o kişinin pozisyonunu çok etkili birisi olmasına rağmen iptal ettiler ve eğitimin genel kalitesini etkileyemeyecek başka bir pozisyona kaydırdılar.
İşte ben de diğer birkaç kişi gibi daha en başında yanlış beklenti zeminine oturmuş eleştiriler yapmış olsaydım ve çizdiğim kişilik portresini ona göre ayarlasaydım daha en başında ben de işimi kaybedebilirdim. Üç yıl sonra en uygun zamanında, mevzu olgunlaşma devresine girdiği bir aşamada yaptığım eleştirinin belli kanalları tetiklemesi ile faydalı bir değişime vesile olmuş oldum.
İçinde bulunduğumuz sene artık alt kadroların fikirlerine de danışılacağının bizzat idare kanallarınca ilan edildiği bir yıl oldu.
Sanırım bu örnek konuyu daha iyi özetlemeye yaramıştır.

Hizmetin Türkiye döneminde, daha ziyade “sırren tenevvirat” hakimdi. Civcivleri çakallardan korumak öncelikliydi.
Fakat şimdi Dünya ekseninde, gizemlilik, gizlilik şüphe çekiyor, ürkütücü oluyor, yabancılar açısından.
Bu yüzden “şeffaflık” çok daha fazla yakınlaştırıcı, etkili.
Kamuoyu nezdinde Hizmetin her konusunda yapılan tartışmaları sağlıklı bir faaliyet olarak görüyorum.
Zira bir kanal “geri bildirimi” iletmede engel veya isteksiz olursa yedek bir yol olur ve böylece sistem sağlıklı işler.
Böylelikle Hizmet, diğer onlarca dini cemaatin düştüğü TAASSUP batağına ilerde de düşmez. Hizmeti diğer gruplardan ayıran bir gaye (bir güneş) etrafında dönen Güneşlerin oluşturduğu GÜNEŞLER SİSTEMİdir.
Yani her bir ferdi bir peyk, bir uydu değil, bilgi ve değer üreten güneşlerdir.
Böyle insanlarım oluşturduğu bir yapıya, haksız eleştiriler zarar veremez, hatta bu eleştiriler zihinlerini daha canlı tutarak ve daha fazla ve etkin öğrenerek seviye atlatır.
Zaten şer şebekeleri yıllardır her türlü iftiraları sırf yıkmak, zarar vermek için medyada yayınlıyorlar, ama amaçlarına ulaşamıyorlar. Neden dersek!
Çünkü HİZMETİN ÜRETTİĞİ DEĞERLER, SEMERELER ortada.
Diğer bir konu;
Bir TEZ vardır, buna karşı bir de ANTİTEZ.
Tez ortadadır, somuttur, açıktır. Lazım olan varsa bir cevap Antitez olarak cevaplamaktır. Bu ölçülebilir bir durum.
Fakat Tezi gözardı edip, kişilerin niyeti, şekli önceliklenirse, bunlar ölçülemezdir, objektif değildir. Ve hertürlü zorlayıcı veya değiştirici ekeştiriler ortadan kaldırılmış olur. Bence bu durum öncelikle SİSTEME daha çok zarar verir.
Hizmetin Dünya çapında geldiği noktada, en uygun yapı:
“KONFEDERASYON” tipi.
Merkezi bir heyet, ve sadece Koordinasyon ve Bilgi üretip paylaşmakla vazifeli.
Merkezdeki Heyet Üyeleri de 4 yıllık için Yerel Heyetlerce yapılan SEÇİMLE tespit edilmeli ve en fazla 2 dönem seçilebilmeli.
Seçim ise Abd Senatosu şeçimine benzer bir tarzda, her yıl Heyet Üyelerinin 4 te 1 i seçilerek değiştirilmeli ki, işlerin takibinde bir sıkıntıya düşülmesin.
Mevcut Heyet üyelerini Merhum Hocaefendinin seçmiş olması, Seçim yapılmasına mani görülmemeli. Zira O hassas İnsan kendinden sonraki bir dönemde bir karışıklığa meydan vermemek için bu yolu tercih etmiş te olabilir.
Tekvini emirlere riayet, her zaman şahısların vasıflarından önceliklidir Yönetimde.
Yönetenlerin de denetlenmesi bir zorunluluktur Yönetim biliminde ve Heyetinde seçime tabi olması ile de bu gerçekleşmiş olur.
Zira Sistemler kurmak, komplike ve geniş coğrafi alanlarda faaliyette bulunmak için elzemdir.
Şahsen ben de sosyal medyadaki üsluptan rahatsızım, dolayısıyla o kanalları pek de takip etmiyorum, genel olarak dost ve arkadaşlardan gelen bazı paylaşımlar üzerinden görüyorum ve bu bile yetiyor zihin bulandırmaya. Bunların bir bölümü gerçekten iyi niyet ile yazıp çiziyor olabilir, bir bölümünün ise kasten zarar vermek amaçlı olarak işin içinde olduğu muhakkak.
Zor bir dönemden geçiyoruz… Fetret denebilir.
Efendimiz’in (s.a.s) şu mübarek beyanını kendimize rehber yapabilsek birçok şey kendiliğinden düzelebilir esasında:
“Kişiye, yalan olarak, her duyduğunu anlatması yeter!” (Müslim, Mukaddime 5)
Öte yandan, idareci pozisyonunda olanlara düşen de önemli bir duruş olduğu kanaatindeyim. Evet, genel olarak hüsn-ü zan etmek esastır ve elbette duyum durumunda olan negatif/eleştirel haberleri araştırmadan, doğrulamadan yaymak büyük vebal içerir. Diğer yandan milyonluk bir kitlenin idaresinin sorumluluğunu üstlenmiş bir şahıs ya da ekibin, bu kitlede su-i zan doğurabilecek herhangi bir fiil ya da söze sebebiyet vermeme noktasında azami hassasiyet de göstermesi gerektiği kanaatindeyim. ‘Kibir’ noktasında herkes kendinden mesul; çok dikkatli olunması lazım.
Fetret dönemi deyince, meseleyi Ahmet Kurucan ağabeyin ‘Hatırdan Satıra-2’ kitabından harfine dokunmadan buraya aktaracağım bir hatıra ile bağlamak istiyorum, ki bence günümüze çok iyi ışık tutuyor. Ola ki herkes ders çıkarır, ona göre kendine bir çekidüzen verir:
“…
Cemaat içi çekişmeler derken sizi Hocaefendi’nin gençliğine götüreceğim. Çünkü anlattığı sıkıntılar, Üstad Bediüzzaman’ın vefatından sonra onun talebeleri arasında cereyan eden çekişmeler. Hocaefendi o yıllarda çiçeği burnunda bir delikanlı ama ağabeylerin dikkatini çeken bir delikanlı. Gelecek vadediyor. Bu yüzden olsa gerek o, ağabeylerden bazılarının teklifi ve arka çıkması ile istişare meclisi üyesi olmuş.
Sohbete, Risale-i Nur ve onun temsilcilerinden bazıları ile tanışmasını anlatarak başlamıştı. Başka yerlerde de anlatıyor. Medresedeki talebe arkadaşları ile beraber, terzilik yapan Mücahit Ağabeyin -ki aynı zamanda Hocaefendi’nin akrabalarından biridir- dükkânında, Üstad tarafından Erzurum’a gönderilen merhum Muzaffer Aslan Ağabey ile tanışması ve onun derslerine katılmasını; Hatem Hoca ve kendisinden on yaş büyük olmasına rağmen Mehmet Kırkıncı ve Osman Demirci Hoca ile o derslere iştirakini; ardından Osman Kara, Manisa’daki Abdülkadir Hoca, Akhisar’daki Şahin Hoca ile olan münasebetlerini. Evet bunları anlattı ve peşinden kendisine müterciminden imzalı olarak hediye ettiğim, Seyyid Kutup’un “Son Sözler. Beni Niçin İdam Ettiler?” kitabından bazı alıntılarla imanın önemi üzerinde durdu. Risalelerin bu perspektiften icra ettiği fonksiyonun altını çizdi.
Sonra şunları dedi: “Hep ağabeylerle beraberdim. Bekir Berk gelirdi, çantasını alır, mahkemeye giderdim. Ayrılmak, ayrı cemaat olmak… hiç aklımın köşesinden geçmedi. Bir gün İzmir’de Risale-i Nurun iki büyük ve mühim rüknü, bizim yanımızda tartıştılar ve bu çatışmaya döndü. Artık birbirlerine sırtlarını dönüyorlardı toplantılarda. Ben dayanamadım ve bir gün dedim ki: ‘Vallahi bir mümin bir mümini gıybet etse, küsse darılsa onun yüzüne çakıl taşları saçmak lazım. Kaldı ki bu bizim Risale-i Nur cemiyeti içinde olursa.’ Taraflardan biri darılmış bu sözlerime. ‘Senin yüzüne çakıl taşları saçmak lazım.’ şeklinde anlamış. Hâlbuki hiç aklımdan geçmemişti. Buna muttali olunca oturdum bir mektup yazdım kendisine. ‘Bana atfedilen bu büyük günahın hesabını vermeye Rabbimin önünde hazırım, aklımdan bile geçmedi.’ dedim. Sonra Ankara’da bir yerde karşılaştık. ‘Nasılsın ağabey?’ dedim. Çok sert bir ses tonuyla ‘İyiyim!’ dedi.
Bir gün yine meşveretteyiz. Çocukluğum tuttu diyebilirim. Dedim ki: ‘Bizim bu istişarelerimize Bediüzzaman’ın sadık talebelerinden Hulusi Abi’yi, Mehmet Feyzi Abi’yi de çağırsak.’ İçlerinden birisi benim bu teklifimi duyar duymaz ‘Herkes oturduğu yeri bilsin!’ demesin mi! Sustum.
Nihayet bu meşveret meclisi bensiz Manisa’da bir toplantı yapmışlar. Hâlbuki ben de o meclisin bir üyesiyim. Toplantıda ‘Kimse İzmir’e gitmesin, Fethullah ile görüşmesin!’ şeklinde bir karar almışlar. Mustafa Sungur Ağabey, başkalarından duymasın diye ya da meşverette aldıkları bu kararı bana iletme görevi kendisine verildiği için yanında birkaç kişi ile Çeşme’de kaldığım eve geldiler. Anlattılar verdikleri kararı.
İlk ve son olarak çok ama çok sert konuştum Sungur Ağabey’e. Hatırladığım kadarıyla ‘Ben o meclisin üyesi isem Manisa toplantısında ben neden yoktum? Eğer üyesi değilsem siz neden buradasınız?’ dedim. Bununla yetinmedim. ‘Niçin kendinizden başkalarının da bu davaya sadakatle hizmet edeceğini, edebileceğini kabul etmiyorsunuz? Siz kimsiniz Allah aşkına? Nesiniz siz? Bediüzzaman’ın etrafına toplanmış, onunla değer kazanmış kişilersiniz.’
Kabul ediyorum. Çok ağır sözlerdi bunlar ama ben o anki ruh hâlimle bunların hepsini söyledim. Sungur Ağabey büyük bir olgunlukla karşıladı benim bu çıkışımı. ‘Evet, haklısın. Bizim hiçbir değerimiz yok. Biz gerçek değerimizi Bediüzzaman ile kazandık.’ dedi ve ayrıldı.
Bizim İzmir’de açtığımız evleri, ihtimal, alternatif görmüşler. Hâlbuki böyle bir şey söz konusu değildi. Bana da ‘Milli Şef’ demiş birisi. Bunlar benim kulağıma geldi. ‘Yıkalım, ademe mahkûm edelim!’ demişler. Ben de ‘Eğer bu durum hak ise buna kimse karşı gelemez. Ama batıl ise gelin hep birlikte dua edelim, yıkılıp gitsin o zaman. Yeryüzünde batılın hükümrân olmasından daha fena bir dalâlet olamaz.’ dedim. Tam o sıralarda başka bir haber geldi. Güya beni öldürteceklermiş. Bunu benim yüzüme de söylemişlerdi bir istişarede. ‘Seni öldürseler ne olur sanki? Sen nesin ki?’ dedi birisi bana. Hacı Kemal Ağabey’in kükrediğini hatırlıyorum. Bütün bu olan bitenlerden sonra meşveretlere katılmama kararı aldım.
1971’de hapishaneden çıktıktan sonra tek başımaydım. Bekmezci’leri bile çağırmaya cesaret edemedim. Fettah dershanesi vardı. Duvarlarını yaparken bir amele gibi çalışmıştım. Tam bir fitne yuvası olmuş. Sonra Bekmezci, Mehmet Uslu, Mehmet Dayı, Köse Mahmut bunlarla görüştüm. Fettah dershanesini sattırdım. O zamana kadar benim yanımdan ayrılmayan bazı kişiler -ki sizin şu an ağabey dediğiniz kişilerden bazıları bunlar- yanıma gelmediler. Kimisi ‘Beni bu işe karıştırma.’ dedi, kimisi de ‘Ağabeyler ne derse o olur.’”
Merhaba
Aydınlatıcı yazınız için teşekkürler. Eskilerin ifadesiyle arîz ve amîk irdelemişsiniz mevzuyu. Peki ya sizin 3 yılınız yok ise o zaman ne olacak. Aksi düşünce irad eden arkadaşlar bōyle düşünmüş olabilirler. Nitekim o arkadaşların ayrıldıklarını fakat o kadar zarar verdiği sizin yazīnız ile de sabit olan kişinin hala gòrevde olduğunu söylediniz, pasif de olsa… Başka zararlar verebilsin diye herhalde. Şu anda yıkılan domino taşlarının etkisi son taşa ulaşınca belli olur.Teşekkürler ve mesainizde başarılar dilerim.