Sırrın, sırrı!

ENGİN TENEKECİ | YORUM

“Sır”,  Üstad Bediüzzaman Said Nursi’nin Nur Külliyatı’nın birçok yerinde yoğun bir şekilde başvurduğu bir kavramdır: Sırr-ı vahdet, sırr-ı âye, sırr-ı ihlas, sırr-ı iman, sırr-ı Kur’ân, sırr-ı hikmet, sırr-ı hilka, sırr-ı şefkat, sırr-ı ubudiyet, sırr-ı tevhid, sırr-ı ehadiyet, sırr-ı hayat… Bunun birçok farklı sebepleri olabilir.

Örneğin, Allah (c.c.), imtihan gereği yarattığı şeylerdeki hikmeti, manayı ve hakikati sır perdesi altında gizlemiş olabilir. Çünkü maddî-manevî yaratılış, Cemîl, Hâlık, Ganî, Rahmân, Rahîm ile İlm, İrade ve Kudret gibi sınırsız ilahî isim ve sıfatlara dayandığı için hem çok değerli hem de eşsiz bir niteliktedir. Bu nedenle Üstad, öncelikle bu âfâkî, yani dış âleme ait hakikate dikkat çekiyor olabilir. Ayrıca sırrın en temel anlamı ‘gizli olan şey’dir. Bilindiği gibi insan da en değerli şeylerini gizler, bir yerde saklar ve  ulu orta herkesin göreceği bir yere bırakmaz.

Buna ek olarak, sır duygusunun özellikle ‘İslam’ın kalbi ve ruhî hayatı’ olarak nitelendirilen tasavvufî manasına da bir atıf olabilir. Başka bir ifadeyle bu, insanın enfüsî yani iç derinliğine yapılan bir göndermedir. Bu itibarla, bu disiplinde sır; ‘ilahi hakikatlere vakıf olabilecek kıvamda olan, incelerden ince bir duygu anlamına gelen bir latife ya da meleke’dir. Bundan dolayı bu sır, sıradan bir kabiliyet değildir. Buna göre, insanda farklı derinliklere sahip üç ayrı sır mekanizması vardır.

Birincisi sırdır. Bu latife, herkesçe bilinip sezilemeyen, Hakk’ın, hak yolcusunun gizli tuttuğu ve kimsenin de muttali olamadığı gizli bir gerçeğin adıdır. İkincisi hafâdır. Bu duygu, sırra göre daha kapalı, daha gizli ve aklî kabiliyetlerle idrak edilemeyen, insan ruhunda bir ihsas sistemidir. Üçüncüsü ahfâdır. Bu meleke ise, diğerlerinden daha saklı ve bilinip duyulmayacak derecede gizli, örtülü; ancak terakki etmiş, yükselmiş ruhlarda bulunan ve varlığı kesin olmakla birlikte mahiyeti bilinmeyen bir hakikattir.

Farklı bir ifadeyle, birinci duygu yani sır; daha çok ilâhî hakikatleri esmâ ve sıfat boyutunda müşahede, başka bir deyişle manevî olarak gözlemleme imkânı sağlar. İnsan ruhunda daha yüksek bir latîfe olan hafâ ise, ilâhî isim ve sıfatların ötesindeki hakikatlere şahitlik eden; mecazen manevî bir teleskop gibidir. Hafâdan da gizli olan ahfâ ise, esmâ ve sıfat ötesindeki (yani zâtî tecellilere ve ilâhî şuunâta ait) hakikatlere mazhar olma noktasında en zirve duygudur. (1)

Ancak insanın ruhani sisteminde yer alan ve yüksek hakikatleri algılayan bu manevî dedektörlerin, takva, zikir, ibadet, tevbe ve istiğfarla sürekli temiz, saf ve berrak tutulması gerekir. Kirli bir aynanın ışığı net yansıtamayacağı gibi, gıybet, şirk, yalan, haset ve fesat gibi günahlarla kaplanmış bir sır aynası da Hz. Hafiyy’den gelen gizli ve ince lütufları net bir biçimde aksettiremez.

Aslında insanın ruhî yapısındaki sır, hafâ, ahfâ ve benzeri ince, hassas duyguları tanıması ve bilmesi,  isim ve sıfatların tecelli alanları olan, aynı zamanda Allah’ı (c.c.) bize anlatan somut delil hükmündeki evren, Kur’an ve nübüvvet gibi realitelerde gizli manaları çözmek adına oldukça önemlidir. İnsan gibi harika bir maddî-manevî donanımla yaratılan şuurlu, akıllı ve ruhlu bir varlık, varlığın bir bakıma merkezi durumundadır.

Bediüzzaman Hazretlerinin Ene ve Zerre bahsinde mealen vurguladığı gibi, âlemin anahtarı insanın elindedir ve nefsine takılmıştır. Kâinatın kapıları görünüşte açık olsa da hakikatte kapalıdır. Cenâb-ı Hak, emanet olarak insana ‘ene’ adında öyle bir anahtar vermiştir ki, âlemin bütün kapılarını açar. Öyle tılsımlıdır ki, insan kâinatın Yaratıcısının gizli hazinelerini onunla keşfeder. Ancak benlik de gayet kapalı bir muamma ve çözülmesi zor bir tılsımdır. Eğer insanın hakikî mahiyeti ve yaratılış sırrı bilinirse, hem kendisi hem de kâinat açılır.

Nitekim On Birinci Söz’de de bu varoluş nedeni, Allah’ın isimlerine bağlanır. Kişinin yaratılışına yerleştirilen donanımların ve kabiliyetlerin anahtarlarıyla, Cenâb-ı Hakk’ın kutsî isimlerinin gizli definelerini açması ve Allah’ı (c.c.) o isimlerle tanıması gerektiği belirtilir. Dolayısıyla bir mümin, gerek dinin özünde gerek fenni ilimlerdeki ve bunların kaynağı olan isim ve sıfatlarda yer alan yüksek, derin sırları, manaları, hakikatleri ve hikmetleri çözmek istiyorsa, önce kendi içindeki, yukarıda belirttiğimiz sır ve benzeri latifeleri keşfetme yolunda olmalıdır.

Risalelerde geçen sırr-ı iman, sırr-ı Kur’ân, sırr-ı ehadiyet, sırr-ı hilkat gibi kavramların hakikatine herkes, kendi ilmî donanım ve kabiliyetine göre ulaşacaktır. Nitekim çoğumuzun bildiği ve kudsî bir hadis olarak rivayet edilen bir sözde şöyle buyrulmuştur: “Ey insanoğlu, nefsini bilen Beni bilir.”

İnsanın kendi sırlarına vâkıf olabilmesi için yollara düşmesi, benliğini araması gerekir. Günümüzde ise bu uzun iç yolculuğun en sağlam rehberlerinden biri, Kur’an ve Sünnet kaynaklı olan, hatta bir anlamda Ene ve Zerre bahsinde konu edinilen ‘ene’nin şerhi niteliğindeki Kalbin Zümrüt Tepeleri serisi olsa gerektir.


(1) Bu üç duyguya dair geniş bilgi, Fethullah Gülen Hocaefendinin  Sır, Hafâ ve Ahfâ isimli makalesinden mealen alınmıştır. Detaylı bilgi için bkz: https://fgulen.com/tr/eserleri/dergi-yazilari/sizinti-yazilari/Sizinti-Haziran-2011-Sayi-389-Sir-Hafa-ve-Ahfa

YORUM YAZIN

Lütfen yorumunuzu yazın
Lütfen isminizi girin