Sarı Zarflar filmiyle ilgili konuşulmayanlar: KHK ile işten atılanlar, çıplak arama, Saray’ın ‘ibişi’ne ve ‘pala’sına göndermeler

SEVİNÇ ÖZARSLAN – HABER YORUM

Kaç gündür Sarı Zarflar filmiyle ilgili yazılan yorumları okuyorum, röportajları dinliyorum. Gerçekten şaşkınım.

Filmin sanki Türkiye’deki siyasi baskılarla hiçbir ilgisi yokmuş gibi, Türkiye bağlamından koparılıp ‘evrensel bir hikaye anlatıyoruz’, ‘zamansız bir tema’ ve ‘bir aile filmi’ gibi sunulması rahatsız edici. Kamuoyuna anlatıldığı gibi gerçekten politik bir bağlamı yok mu? Tabi ki var.

Baştan söyleyeyim, bu yazı, bir filmin kritik edilmesinin dışında, hikayesine yönelik sessizliğe, yok saymaya karşı bir tepkidir. Filmin mesajıyla ilgili gizlenenlere dikkat çekmektir.

Öncelikle filmin yönetmeni İlker Çatak’ı, yazarları Ayda Meryem Çatak ve Enis Köstepen’i, ayrıca çok başarılı oyunculuk performanslarıyla öne çıkan Özgü Namal ve Tansu Biçer’i tebrik etmek gerekir.

İzleyen pek çok insanda aynı duyguyu bırakan, bana göre de baştan sona KHK hukuksuzluklarını ve bunun sonucunda oluşan sosyal sorunları anlatan film, 76. Berlin Film Festivali’de en büyük ödül olan Altın Ayı’yı kazanmayı başardı. Gerçekten önemli bir başarı.

İkincisi; KHK kelimesi Türkiye’de cız bir kelime. Antalya Film Festivali’nde gösterilmesi yasaklanan Kanun Hükmü belgeselinden sonra sanat camiası açısından ‘hassasiyet’ ve belki daha doğru bir ifadeyle ölüm sessizliği daha da arttı. O yüzden Çatak ve ekibi, böyle bir filmin Türkiye’de gösterilmesini sağladıkları için büyük bir alkışı hak ediyorlar.

Bir alkışı da şunun için hak ediyorlar: Bugün Türkiye’de sağcısından solcusuna pek çok KHK’lı bir araya gelmeye bile çekinirken, (hatta bazıları bilinçli olarak bundan kaçınırken) onları sinema salonlarında buluşturmayı başardılar. Gözlemlediğim kadarıyla KHK’lılar ‘bizim hikayemizi anlatıyor’ diyerek gruplar halinde filmi izlemeye gidiyor.

BİR AİLE FİLMİ İZLEMİYORUZ

Filmin konusuna ve değindiği güncel politik meselelere gelince…

Sarı Zarflar, bazılarının ısrarla söylediği gibi sadece bir aile filmi değil. Bu şekilde tanımlamak eksik kalır. Zamansız bir hikaye de değil; aksine Türkiye’nin son on yılındaki siyasi baskılara ışık tutan politik bir film.

Karı-koca ve kardeşler arasındaki fikir çatışmaları, -ki bunlar temelde politik duruş farklılıklarından kaynaklanıyor- maddi sorunlarla boğuşan bir ailelenin ve kızlarının yaşadığı savrulmalar filmde etkileyici biçimde işlenmiş. Ama bunlar bana göre filmin ana omurgasını oluşturmuyor. Sarı Zarflar, net bir şekilde mevcut iktidarın baskılarının oluşturduğu rahatsızlığa dikkat çekiyor.

CUMHURBAŞKANI’NA HAKARET DAVASI AÇILIYOR

Aziz (Tansu Biçer) Ankara’da bir üniversitede tiyatro dersleri veren akademisyendir. Aynı zamanda oyunları Devlet Tiyatroları tarafından sahnelenen başarılı bir oyun yazarıdır. Eşi Derya (Özgü Namal) da Devlet Tiyatroları’nda çalışan ünlü bir oyuncudur. Hatta eşinin yazdığı ve kapalı gişe oynanan “Fragman Toprak” adlı oyunda başroldedir.

Aziz, bir gün derse girdiğinde öğrencilerini dışarda yapılan ‘Savaşa hayır’ eylemine katılmaya teşvik eder. “Devletin toplumlara sunduğu bu sahneyi deneyimleyemezseniz ben size burada tiyatro anlatamam’ diyerek sistem eleştirisi yapar. Bu nedenle görevinden uzaklaştırılır. Bir sabah üniversitedeki odasına geldiğinde bilgisayarına erişemediğini görür; şifresi iptal edilmiştir. Yedi ay sonra da hakkında cumhurbaşkanına hakaretten dava açılır.

Derya da bu süreçten payını alır. Eşinin yazdığı oyun yukarıdan gelen bir emirle kaldırılır ve o da sarı bir zarfla Devlet Tiyatroları’ndan uzaklaştırılır. “İçinde bulunulan siyasi atmosfer nedeniyle” kaldırılan oyununun yerine ‘Leyla ile Mecnun” repertuara alınır.

Sadece Derya ile Aziz değil, üniversitedeki muhalif akademisyenler de açığa alınır, sözleşmeleri iptal edilir, haklarında soruşturmalar, davalar başlatılır.

Bunların hepsi son derece tanıdık hikayeler.

ÇIPLAK ARAMAYA, REKTÖR ERKAN İBİŞ’E VE İSKENDER PALA’YA GÖNDERMELER

Film bundan sonra ailenin yaşadığı maddi ve sosyal sorunlara odaklanırken, İlker Çatak filmin sonuna kadar, işsiz bırakılan Aziz ile Derya’nın hikayesinin çerçevesinde;

* Ankara Üniversitesi’nden 78 akademisyeni ihraç eden kararlara imza attığı için ‘Saray’ın ibişi’ diye eleştirilen Rektör Erkan İbiş’e,

* Üzerinde ‘İşimizi geri istiyoruz’ yazan kırmızı yelekleriyle sokaklara çıkan akademisyenlerin ‘hak, hukuk, adalet’ sloganlı eylemlerine,

* Tutuklu öğrencilerle dayanışmak için Boğaziçi Üniversitesi’nde başlatılan sokak akademisi eylemlerine, fakülteye alınmayan hocaların dersleri parka taşımasına,

* Prof. Dr. İskender Pala’nın yazdığı, Devlet Tiyatroları’nda sahnelenen Leyla ile Mecnun oyununa, dolayısıyla Erdoğan’ın ‘Kültürel iktidarı ele geçiremedik’ açıklamalarına,

* İş bulamama ya da tutuklanma korkusuyla sosyal medyadaki paylaşımlarını silmek zorunda kalan insanlara/sanatçılara,

* Ve beni en çok çarpan “çıplak arama” uygulamalarına kadar, şu anda Türkiye’de yaşanan pek çok siyasi olayı bağırıp çağırmadan ustalıkla/incelikle işliyor.

AZİZ’İN YAŞADIĞI ONUR KIRICI O AN

Özellikle yıllardır Türkiye’nin gündemin düşmeyen “çıplak arama” olayını, filmin içine bir tiyatro oyunu sahnesi olarak tasarlayıp yerleştiren Çatak, kalbimde büyük yer kazandı. X-Ray cihazından çırılçıplak geçmek zorunda bırakıldığı için insanlık onuru kırılan Aziz’in göz pınarlarına biriken hüznü ve yüzündeki tarifsiz acıyı, en iyi başta KHK’lılar olmak üzere ancak yaşayanlar anlar. Aziz’in yaşadığı onur kırıcı an, derin bir sarsıntı yaratıyor.

Bu sahneyi dikkatlice izlemenizi öneririm. “Kimi soyuyorsunuz” diye görevlilere saldıran Derya’nın, ‘Emir kuluyuz’ diye kendilerini aklamaya çalışan memurların hadsizliğine dikkat çekmesi önemli. Bu durum gözaltı merkezlerinde ve cezaevi girişlerinde yapılan çıplak aramalarda gerçekten çok yaşandı.

SEMBOL OLAN “İŞİMİZİ GERİ İSTİYORUZ’ EYLEMLERİ

Filmde olan.
Gerçekte olan. Ankara Yüksel Caddesi, Mart 2017

Filmde ‘İşimizi geri istiyoruz’ sahnesini izlerken gözümün önünden, KHK’lı akademisyenler Nuriye Gülmen ve Semih Özakça’nın kırmızı yelekleri giyinip Ankara sokaklarında yaptığı eylemler geçti. ‘Hayatın gerçekleri ve konforu’ uğruna ideallerinden vazgeçmeyen Gülmen hala tutuklu.

Ezgi’nin (Leyla Smyrna Cabas), babasını açığa alan kararı imzalayan rektörle ilgili yorumu ve daha sonra babaannesi ve sevgilisi İsmail’le aralarında geçen ‘İbiş’ muhabbetinin (Erkan İbiş’e gönderme) neden yapıldığını anlamamak için ya kör, ya vicdansız ya da Türkiye gündeminden bihaber olmak lazım.

YERLİ Mİ, YABANCI OYUNLAR MI TARTIŞMASI

Türkiye’de uzun yıllar Leyla ile Mecnun, Hüsnü Aşk, Ferhat işe Şirin gibi kültürümüze ait edebi metinlerin neden tiyatroya uyarlanmadığı hep tartışıldı. Sadece Batılı oyunlara yer verilmesi eleştirildi. Açıkçası bu eleştirilerde haklılık payı vardı. Bir oyuncu, tiyatro yazarı, yönetmeni yaşadığı toprakların kültürüne bu kadar yabancı kalması mantıksız.

Yazar İskender Pala da yazılarıyla her zaman bu tartışmaların içinde yer aldı. Şehir ve Devlet Tiyatroları’nda bu oyunların olması gerektiğini savundu, sonunda da Leyla ile Mecnun adlı kitabı, Ankara Devlet Tiyatrosu tarafından tiyatroya uyarlanarak 2019’da sahnelenmeye başladı.

Filmde, kariyerinin zirvesinde olan Derya’nın, kapalı gişe oynayan oyununun kaldırıp yerine Leyla ile Mecnun getirildiğinde müdüre verdiği tepkiyi izliyoruz. Çok sinirlenen Derya ve oyundaki rol arkadaşı, balkona çıkıp sigara içerken Leyla ve Mecnun’dan bir diyalog/dörtlük okuyarak içine düştükleri durumla dalga geçiyorlar.

Filmdeki Leyla ile Mecnun
Devlet Tiyatroları’nın sahnelediği Leyla ile Mecnun

Film bu kadar politik bir içeriğe sahip olmasına rağmen, yapım ekibi, güzide Türk basını ve diğer herkes bu konular hakkında konuşmaktan kaçınıyor. Türkiye’deki siyasi ortam, baskı, tutuklanma korkusu nedeniyle bu durumu anlamak elbette zor değil, ama bu kadar olmaz dedirten açıklamalar üzücü.

Arjantin filmi Olimpo Garajı da, evrensel bir hikaye olarak işkenceleri, baskıcı rejimleri anlatıyor ama Arjantin örneğinden hareketle bunu yapıyordu.

Aslında filme emek verenler, bu açıklamalarıyla kendileriyle çelişiyorlar. Filmde Derya ve Aziz, hep birilerine onaylatmak zorunda oldukları oyunları eleştiriyor, yeterince cesur olmamaktan dem vuruyorlar. Gerçek hayatta ise Özgü Namal ve diğerleri suya sabuna dokunmadan açıklama yapıyor. Böyle durumlarda susmak daha iyi. Sussalar, hiç olmazsa hangi şartlarda sanat yapmaya çalıştıklarını daha iyi anlatmış olurlar.

Sadece Tansu Biçer’in köşesinden kıyısından da olsa bir açıklamasını dinledim. O da şöyleydi: “Aslında Aziz’e benzediğim ve onun yaşadıklarını kısmen yaşadığım bir hayatım var. Onun bakışı, durmak istediği yer, almaya çalıştığı kararlar, göstermeye çalıştığı direnç bunların hepsi benim hayatımda da var.”

Dolayısıyla Kürt kızı Rojda (Sultan Ulutaş), Aziz ve Derya’yı eleştirmekte haklı. Sarı zarflar olmasaydı Aziz ve Derya, DT dışında oyun sahnelemek için başka bir tiyatronun (Blok) kapısını çalmayacaktı. Suya sabuna dokunmadan, hiç kimsenin derdini anlatmadan senelerce rahat rahat çalışarak yollarına devam edecekti. Bu yüzleşmeyi yaşamayacaktı. Aziz bu eleştiriyi kabul ediyor ve ‘Rojda haklı ama şu andaki samimiyetimize güvenebilirsiniz’ diyor, Derya ise rahatsız oluyor.

O yüzden filme emek verenlere aynı eleştiride bulunmaya bizim de hakkımız var diye düşünüyorum:

Sarı zarflarla işlerinden atılan KHK’lılar olmasaydı siz bu filmi çekmeyecektiniz. Gerçekten tüm kalbimle söylüyorum; samimiyetime güvenebilirsiniz.

SİSTEME TESLİM OLMAK YA DA OLMAMAK

Filmin en etkileyici kısımlarından biri, son bölümüydü.

Hayatın gerçekleriyle yüzleşen ve evladının elinden kayıp gitmekte olduğunu anlayan Derya, sanatçıları hedef gösteren Kanal K’nın dizi teklifini kabul ederek sisteme teslim oluyor. Tabi ki bu teslimiyet maddi bir rahatlamayı beraberinde getiriyor.

Direnmekten yorulan Derya, etikten bahseden kocasına “Etik ne?”, “Küçük sanat tiyatrolarında çalışarak aileni geçindiremiyorsun Azizim’ diye haykırıyor.

Peki Aziz sisteme teslim olacak mı?

Yönetmen filmin sonunda bu sorunun ucunu açık bırakarak, herkesin kendi cevabını vermesini istiyor. Teslim olmak ya da olmamak.

Bu soruya vereceğiniz cevap, haksızlık karşısında nerede, kimin yanında ve nasıl durduğunuzu gösterecek.

YÖNETMEN BİRLEŞTİRİCİ BİR ROL ÜSTLENİYOR

Bu açıdan bakınca, son olarak dikkat çekmek istediğim nokta, milyonlarca insan KHK’lar ile haksızlığa uğrarken Barış Akademisyenleri’nin kendilerini konumlandırdığı yerle ilgili.

Barış Bildirisine imza attıkları için işlerinden atılan KHK’lı Barış Akademisyenleri kendilerini hiçbir zaman ‘öteki KHK’lılar’ ile aynı görmedi.

Hatta ‘Biz KHK’lıyız, onlar fetöcü’ şeklinde, kendi değerleriyle çelişen talihsiz açıklama yapanlarına bile rastladım. Oysa maruz kalınan hukuksuzluklar arasında bir fark yoktu.

‘Öteki KHK’lılar’ da filmde anlatıldığı gibi işsiz, güçsüz, güvencesiz bırakıldı, aileler parçalandı, bir şehirden başka bir şehre, hatta ülkeye göç etmek zorunda kaldı, tıpkı filmdeki gibi çocuklarını özel okullardan alıp devlet okullarına gönderenler oldu. Ergenlik çağındaki çocuklarla ciddi sorunlar yaşandı. İntihar edenler oldu. Çok ağır sosyal dramlara tanık olduk, olmaya devam ediyoruz.

Bu nedenle Türkiye’nin pek çok ilinde platform kurup hak arayan KHK’lılar filmi sahiplendi, hep birlikte izlemeye gidiyorlar.

İlker Çatak, aslında filmiyle tüm KHK’lıların yaşadıklarına temas ederek birleştirici bir rol üstlenmiş oldu.

Bu rolden umarım Barış Akademisyenleri de paylarına düşeni alır.

YORUM YAZIN

Lütfen yorumunuzu yazın
Lütfen isminizi girin