Salavat, zulüm ve yanlış kurulan karşıtlık

AHMET KURUCAN | YORUM

Son günlerde YouTube’da yayımladığım “Efendimizin adı anıldığında her defasında salavat getirmek gerekir mi?” başlıklı videoya gelen bir eleştiri, aslında tek bir videoyu değil, çok daha geniş bir zihniyeti hedef alıyordu.

Eleştiri özetle şunu söylüyordu: “Bir gencin salavat sıklığından rahatsızlığını mesele ediyorsunuz ama Meriç’te boğulan çocuklar, zindanlarda ölen yaşlılar, KHK ile hayatı karartılan binlerce insan varken neden hâlâ bu konuları konuşuyorsunuz? Asıl tiksinti salavatta değil; kutsal değerlerin arkasına saklanıp zulme susan entelektüel duruştadır.”

Bu cümlelerde gerçek acı var. Bu acıyı inkâr etmiyorum. Ama eleştirinin kurduğu karşıtlık yanlış! Şunu en baştan net söylemek gerekiyor: Ben salavat videosunu, yaşanan zulümlerin yerine ikame olsun diye yapmadım. “Ya salavat konuşursun ya zulüm!” demek, meseleyi baştan sakatlayan bir zihinsel çerçevedir.

Daha önemlisi şu: “Bu konularda neden hiç konuşmadın?” sorusu gerçeği yansıtmıyor. Son 10 yılda TR724’te; yanlış stratejileri, bedelini masumların ödediği hataları, yönetim zaaflarını, hukuksuzluğu ve adaletsizliği ele alan sayısını artık benim bile hatırlamadığım yazılar yayımladım. YouTube programlarında konuştum. Zoom sohbetlerinde dile getirdim. Bunları yok sayıp, “Neden sustun?” demek, eleştiri değil; düpedüz gerçeği çarpıtma, doğruları eğip bükme ve dahası iftiradır! İnsaf…

Ama burada daha temel bir mesele var: Bir insanın her konuşmasında, her videosunda, her yazısında aynı yarayı kaşıması, ne ahlaki bir zorunluluktur ne de sağlıklı bir duruştur. Hayat devam ediyor. Sorular ve sorunlar bitmiyor. Gençler hâlâ dine dair meselelerde zihinleri karışık halde kapımızı çalıyor. Benim mesleki kimliğim tam da burada duruyor. İlmi, fıkhî, ahlaki ve vicdani sorulara cevap vermek. Toplumda karşılığı olan, sorulan meseleleri konuşmak. Birileri, “Öncelik bu değil!” dedi diye susmam mı bekleniyor? Kaldi ki herkes her programda aynı konuyu mu konuşmalı! Bu ne kadar sağlıklı olur sizce?

Söz konusu video bir fıkıh ve din dili meselesidir. Gençlerin dine temas ettiği yerde, baskıcı, daraltıcı, vicdanı boğan bir üslubun nasıl ters teptiğini anlatır. Bu küçük bir mesele değildir.

Çünkü bugün birçok genç dinden, tam da bu dilden dolayı uzaklaşıyor. “Disgusting” denilen şeyin kaynağı sadece salavat sıklığı değildir elbette. Zulüm de tiksinti vericidir. Liyakatsizlik de. Kutsalı perde yaparak susmak da. Ama şunu da görmek gerekir: Gençlerin bir kısmı, sorgulamayı günah sayan, şekli özü ezen, dili merhameti boğan bir din anlatımından yorulmuştur. Benim o videoda ele aldığım mesele budur.

“25 dakikayı buna ayıracağına başka şeye ayırsaydın!” demek, ilmi ve irşadı bir aktivizm yarışına sokmaktır. Ben hayatının 46 yılını dini ilimlere adamış ve öğrendiklerini halka anlatmaya çalışan sıradan bir insanım. Bu da unutulmamalı…

Ayrıca her acının çözümü kamera önünde, sloganla, yüksek sesle üretilmez. Bazen konuşmak gerekir, bazen yazmak; bazen de dili onarmak, zemini temizlemek gerekir. Çünkü dil bozulursa, adalet de anlatılamaz.

Son olarak “Adınızı tarihe, ‘Yanlış yönetimleriyle hareketi felakete sürükleyenlere karşı susanlardan oldu; ne pahasına olursa olsun, hakkı savunanlardan olamadı!’ şeklinde yazdırma yolunda azimle ilerliyorsunuz. Bizden söylemesi…” cümlesine yönelik şunu derim: Ben adımı tarihe, “Zor zamanlarda popülizme kapılmayan, acı üzerinden rol devşirmeyen ama dini de zulmün gürültüsü altında ezdirmeyenlerden biri” olarak yazdırma niyetindeyim.

Benden söylemesi. Bu kadar…

2 YORUMLAR

  1. Üstadın bir ilkesi vardı unutanlar için “Müsbet hareket etmektir ki, yani, kendi mesleğinin muhabbetiyle hareket etmek. Başka mesleklerin adâveti ve başkalarının tenkîsi, onun fikrine ve ilmine müdahale etmesin, onlarla meşgul olmasın”. Büyük acılar yaşandığı ve arkada travmalar bıraktığı bir gerçek. Biz geçmişteki büyüklerin hayatına bakınca, çok daha acılarını da görüyoruz. Fakat her gün bunları anlatmak bir çözüm getirir mi? Geleceğe dair planlar nedir, ne yapılmalıdır? Mesela depremde bir ev yıkıldı ve insanlar zarar gördü diyelim. Hergün o evi yapanlara, kolonu kesenlere, depremin ne kadar güçlü olduğuna ve evin çürük olduğuna dair konuşsak, ölenler için ağlasak birşey düzelir mi? Acıları unutmamak ve gevşersek nelerle karşılaşacağımıza dair zihinleri uyanık tutmak adına ara ara hatırlamak gerekir. Fakat zamanın asıl büyük kısmı, depremden en az etkilenecek zemini nasıl buluruz, daha sağlam evlerin inşasını nasıl sağlar ve ilerideki nesillere de aynı bilgi ve pratiği aktarabiliriz, geride kalan yaralı ve yetimlere yardım için neler yapabiliriz konularına harcanmalı değil mi? Evet hayat devam ediyor, yeni nesil hızla yetişiyor ve eskisinin yerine geçiyor. Kiminde bir kaybolmuşluk, amaçsızlık, dünyaya dalıp gitme durumları var. Onların bir kısmı yaşananları görmedi, hikaye gibi dinledi ya da duymadı bile. Farklı beklentiler ve yeni bir dünya var. Bu dünyaya verilecek ses hergün “biz ne acılar çektik, siz bilmezsiniz” olmamalı. Daha beterini çekenler, ümit veren seslenişle gelmese, planlar projeler ortaya koymasa, bugün elimizde ne kalır, nerede olurduk?

  2. Ahmet Hocam, hem ilgili videonuz hem de bu yazınız için teşekkürler.
    Ölçülülük güzel…
    Zulmün karşısında nasıl cesaretle durduğunuzu gösterir yazılarınızı okuduk, konuşmalarınızı dinledik. Allah razı olsun.
    O kadar mesajın içinde. bu vb yorumlar yok denecek kadar az. Muhtemelen okumamış, duymamış olabilirler.
    Siz yayınlarınızda: “abone olun, zili açın, like atın” sözünü çok az diyorsunuz. Başına ya da sonuna “zulüm sürdüğü sürece” vb. bir mesaj eklerseniz, eleştiren arkadaşlar da bir daha duymuş olurlar.

YORUM YAZIN

Lütfen yorumunuzu yazın
Lütfen isminizi girin