İDRİS GÜRSOY | YORUM
Yassıada Mahkemesi tutanaklarını okuyorum bu günlerde. Malum, Demokrat Parti’ye yöneltilen ağır suçlamalardan biri; “irticaya göz yumma”ydı. Bu ithamı desteklemek için devlet arşivlerinde ne varsa mahkeme dosyalarına taşımışlar. Özellikle Said Nursî ve talebeleriyle Demokrat Parti arasındaki ilişkiyi gösteren belgeler özenle dosyalanmış.
Cumhuriyet’in kuruluşuyla birlikte devletin zihinsel haritasında Said Nursî ‘bir tehdit’ olarak kodlanmış. Düşünceleriyle değil sadece; varlığıyla, çevresiyle, dostluklarıyla bir tehdit…
MAH raporları, valilik yazışmaları, istihbarat notları ve mahkeme tutanakları—hepsini tek tek okudum. Şunu net olarak söyleyebilirim: Devletin “gizli” ve “çok gizli” damgalı belgelerinde ne DP’ye ne de Said Nursî’ye yöneltilen suçlamaları destekleyecek somut bir delil yok. Said Nursi için ithamlar oldukça ağır:
- Rejimi yıkmak,
- İrticai faaliyetlerde bulunmak,
- Gizli bir cemiyet kurmak,
- Dini siyasete alet etmek…
Peki ya deliller?
- Risale-i Nur külliyatı,
- Talebelerine yazılmış mektuplar,
- El yazması risalelerin dolaşması,
- Kur’an tefsiri yapılan sohbetler,
- Dost ziyaretleri, çay içilen ev toplantıları…
Yani tamamıyla düşünceye, inanca ve tefekküre dayalı faaliyetler. Takip ve gözetim belgeleri sayfalarca uzanıyor ama ortada suç unsuru yok. Devlet, Nursî’yi ‘suçlu’ görmek istiyor fakat suç bulamıyor!
Belgeleri dikkatle incelediğinizde Demokrat Parti’nin Said Nursî’ye sahip çıktığı yönündeki yaygın kanaatin de, tam anlamıyla gerçeği yansıtmadığını görüyorsunuz. CHP dönemindeki yasakçı zihniyet, DP iktidarında da şekil değiştirerek devam etmiş. Menderes’e yazılan telgraflar, dilekçeler, mektuplar halkın, baskıların sona ermesini istediğini gösteriyor. Ancak devlet mekanizması bu talepleri bastırmakta kararlıymış.
Said Nursî, DP döneminde tek parti baskılarının sona ereceği ümidiyle bazı beklentiler taşıyor. Ancak belgeler diyor ki:
- Gözetim sürüyor,
- Emniyet raporları kesintisiz hazırlanıyor,
- Vali, kaymakam ve emniyet müdürleri aynı reflekslerle hareket ediyor,
- Nur talebeleri gözaltında, sürgünde, mahkemelerde…
Yani söylemde bir yumuşama olsa da sistemde bir dönüşüm yok. Tek parti refleksleri, Demokrat Parti döneminde de aynen devam ediyor. Rejim şekil değiştiriyor ama özünü koruyor.
Bu belgeler yalnızca Said Nursî’ye dair değil; Türkiye Cumhuriyeti’nin dinle kurduğu ilişkiye dair de çok şey söylüyor. Devlet zihniyetinde “bağımsız dini hareket” her zaman bir ‘tehdit’ olarak görülmüş. Bu zihniyet önce tehdidi tanımlar, sonra ona uygun “deliller” üretir, ardından hukuku buna göre yeniden yazar.
Bugün de benzer bir tabloyla karşı karşıyayız. Güçlü bir otorite, sivil yapıları tehdit olarak algılıyor ve bu tehdidi bertaraf etmek için hukuk dışı yolları meşrulaştırmaya çalışıyor. Hizmet Hareketi’ne yönelik yürütülen davalarda kitaplar, sohbetler, yardım kampanyaları, okul açmak, burs vermek, bankaya para yatırmak gibi tamamen anayasal haklar suç delili sayılıyor.
Yöntem aynı, zihniyet aynı: “Tehlike” olarak kodla, sonra bu tehdidin içini boş hukuki kurgularla doldur.
Bu da bizi şu net sonuca götürüyor: Mesele sadece iktidarda kimin olduğuyla ilgili değil. Devletin güvenlik bürokrasisinin ve yargının dünyaya nasıl baktığıyla ilgili. Partiler gelip geçiyor ama o sabit “tehlike algısı” yerli yerinde duruyor.
Ve yazıyı şu trajikomik belgeyle bitireyim…
20 Temmuz 1959 tarihli bir istihbarat raporu… Samsun Valisi Y. Fuat Ertuğrul, İçişleri Bakanlığı’na gönderdiği bilgi notunda, Said Nursî’nin eserlerini okuyan bazı kişilerin hayatlarında olumlu değişiklikler olduğunu bildiriyor. Raporda, içkiye, kumara, kadına düşkün kişilerin “Nurcularla intisap ettikten sonra” bu alışkanlıkları terk ettikleri ve “mütedeyyin bir vatandaş” hâline geldikleri yazılı.
Örneğin, Hamdi ve Ali Rıza Sağlamer kardeşlerin “babaya asi” ve “hadise çıkaran” bir yapıya sahipken, derslere katıldıktan sonra bambaşka insanlar oldukları belirtiliyor. Osman Tüfekçi adlı bir başka şahsın da benzer şekilde kötü alışkanlıklarını bıraktığı raporda yer alıyor. Ama raporun son cümlesi her şeyi özetliyor: “Bu olumlu gelişmelere rağmen söz konusu şahısların temas ve faaliyetlerinin yakından takibine devam ediliyor.”
Yani devlet bir yandan bu kişilerin suç işlemediğini, aksine ıslah olduğunu kabul ediyor; ama diğer yandan onları izlemeye, fişlemeye devam ediyor. Bu da gösteriyor ki: Devletin içindeki kliğin asıl meselesi vatandaşın suç işleyip işlememesi değil, hangi düşünceye mensup olduğu…
